27 Haziran 2013 Perşembe
İçindekilerde ben varım!
An itibari ile kargo şirketinin paketinden kurtardığım psikiyatri dergisi elimde bulunmakta.
Dergi dediğime bakmamak lazım aslında. Zira kendisi 280 sayfa. Belki daha önce elime bu gibi bir derginin geçmeyişinden ötürü şaşırdım ama ne yalan söyleyeyim, bu kadar fazla yazının, çalışmanın yer alacağı bir dergi beklemiyordum.
İlk yaptığım şey, kalın karton kapağını yavaşça açmak ve derginin basım ve yayın hakları ile ilgili olan sayfalarını ağır ağır geçmek oldu. Hani ne kadar ağırdan alırsan o kadar tatlı olur ya. Onun gibi bir sahneydi.
Ofisteki masamda oturmuş, önüme paket parçaları yığılmış vaziyette ağır ağır sayfaları çevirdim. İçindekilere gelince heyecan bir seviye daha yükseldi.
Şöyle bir göz gezdirerek aramadım adımı. Onun yerine sıradan okumaya başladım yazaların ismini. Doktor Civan’ın ismine rastladım. 200’lü sayfalarda. Sonra birden garip bir korku ortaya çıktı. Yazımın basılmamış olma ihtimali var gibi geldi. Hemen ardından da ihtimal gerçeklik kazandı ve ben korkuya yenik düşüp içindekiler sırasından koparak deli gibi ismimi aradım. Doktor Civan’ın ismine ikinci kere rastladım ve merak ettim acaba onun yazısından sonra mı konulmuştur, diye. Ama ne onun yazısından sonraydı ne de önce.
Aramalarım nihayetinde sonuç verdi ve 257.sayfanın karşısında buldum ismimi. Hemen yanında da yazımın başlığını. Şans eseri çok doğru bir başlık vermişim yazıya. Dergide hep “izlemek” konseptli yazılarla karşılaştım. Bütünlüğe uygun bir başlık olmuş.
Belki garip gelebilir ama hangi sayfada bulunduğumu gördükten sonra gene aynı ağır hareketlerle derginin sayfalarını rastgele çevirmeye başladı. Her yazıdan bir iki cümle okudum, ilgimi çeken yazıları başından okumaya başladım. Aynı muhabbet işte, yavaş yavaş hedefe ulaşmanın verdiği hazzı hissetmek...
Doktor Civan’ın yazısı çıktı karşıma. Bana bahsettiği bir kaç hastasından bahsetmiş. Bana anlattıkları ile alakalı bir yazıydı, hepsini okumadım ama içinde benden “hasta” ismini kullanarak bahsetmiş mi, diye merak ettim, şöyle bir göz gezdirdim. Bana ait bir şeyler bulamadım içinde ve yoluma devam ettim.
Yazılar için gösterilen kaynakların çoğu, tahmin edildiği üzere Jung ve Freud’a ait. The Nerd’un dergiden hoşlanmayacağı çok aşikar yani. Rüyalara bu şekilde bakıyor olmanın pek anlamı olmadığını düşünüyor. Freud’u hiç sevmiyor, Jung’a biraz daha sempatik bakıyor ama genel olarak rüyalar üzerine çalışmanın çok faydalı olacağına inanmıyor. Genede dergiyi ona göstereceğim. Belki içinde ilgisini çeken çalışmalar bulur. Benim yazımında onun ilgisini çekeceğini hiç zannetmiyorum ama okumalı.
Çevirdiğim sayfalar arasında, benim gibi tıp ile alakalı hiçbir ünvana sahip olmayan yazarlar dışında, yazar ünvanına sahip olan birini de gördüm. Gülümsememe engel olamadım. Adımın onların arasında olduğunu görmek garip bir şekilde tatmin edici. O yazarın adını hiç duymamış olsam bile.
Sonunda sayfama ulaştım. Yazımın başlığı, yanında adım, altında “Mühendis” ünvanım ve... onun altında da mail adresim!
Bu noktada gerçekten korktuğumu itiraf etmeliyim. Neden mail adresim var ki? Ben yazarken ismimin olup olmaması gerektiğini düşünürken onlar mail adresimi koymuşlar!
Sonra bir iki derin nefes aldım ve umursamadım. İlk olarak, bu dergiyi okuyan her kimse bana neden ulaşma gereği duysun ki? Anlatımımı çok abartılı bulduğunu söylemek için mi? Ya da ne kadar samimi bir dil kullandığımı övmek için mi? Kim böyle bir şeye gerek duyar ki? İkincisi de kaldı ki gerçekten bir eleştiri ile dönmek istiyorlarsa, varsın geri dönülsün. Bir yerde aslında, kendi tatminim dışında bunun içinde yazmıyor muyum? Herhangi bir geri dönüşü olmadıktan sonra yazı yayınlatmanın çok bir anlamı olamaz. O yüzden, come at me bro! Böylece geçirdiğim anlık mail krizini atlatmış oldum.
Gel gör ki yazımı okuyamadım. Zamanım olmadığından ya da ofiste okumaktan çekindiğimden değil. Hayal kırıklığına uğramaktan çekindim.
O yazıda kullandığım her kelimeyi bilmeme rağmen, üstünden defalarca geçmiş olmama, çevremdeki insanlara okutmama rağmen, dergide basılan yazımı okumaya çekindim. Ufak bir hata yakalarım, anlatma şeklimin utandırıcı olduğunu fark ederim, diye cesaret edemedim.
Saçma... Hem de o kadar saçma ki... Ve o kadar geç kalınmış bir korkaklık ki, resmen anlamını yitirmiş aslında. Keçilik damarı işte, tuttu mu tutuyor.
Dergiyi çantama kaldırdım ve evde okumak üzere kendime söz verdim. Şimdi ise açıp okumamak için kendimi çok zor tutuyorum. Çünkü bunları yazarken, dergiyi elime aldığım, paketini yırtarak hunharca açtığım ve içindekiler kısmındaki adım gözümün önüne geliyor ve ben inanılmaz mutlu hissediyorum kendimi. Küçük bir adımın yarattığı tatmini hissediyorum. Bir duvarımın daha elimde tuttuğum çekicimle kırıldığını ve arasından sızan renkli ışık hüzmelerini hissediyorum. Heyecanlandırıyor.
Bundan sonra elime böyle bir fırsatın geçmeyeceğini biliyorum ama zaten başından böyle bir amacım da yoktu. Basit, rahatlamamı sağlayan bir yöntem ile kendimi oyalıyordum ki şimdi elimde bir dergi var. Success bebeği pozu ile resmimi çekmemek için zor tutuyorum kendimi!
Bu akşam kendime küçük bir kutlama yaparım belki. Charlie ile, başbaşa. Balkonumda, bu sefer ellerimizde sıcak çikolata kupaları ve sigara ile. Güzel manzara, değil mi Charlie? Gelirken ararım, sende sütü kaynatmaya başlarsın.
Labels:
Bayan Kene,
Charlie,
dergi,
Doktor Civan,
succes baby
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)