Prozac'ın dozunu arttırdığım bu günlerde gördüğüm rüyalar pek acayip, pek düşündürücü. Bence hepsinin senaryosu 1buçuk saatlik bir film ama kendi beynime bu kadar iltifatı fazla görüyorum. Neyse, arkada Katatonia çalarken dün gece gördüğüm rüyayı anlatmaya başlayayım...
20 Ekim 2022 Perşembe
2 Temmuz 2021 Cuma
Dalyan Dune Olmuş, Bayan Kene Bir Gezgin
Pek acayip, pek karmaşık bir rüya gürdüm. O kadar bölük pörçük ki aslında nasıl anlatacağımı da bilmiyorum. O yüzden sadece en net aklımda kalan kısmını anlatacağım.
Evimizden caddeye giden toprak bir yol var. Sanırım o yoldayım. Diğer bir ihtimalde annemlerden Marmarlı'ya giden bir yol var. Ya da o yoldayım. Güneş inanılmaz parlak. O kadar ki göğe bakamıyorum. Ama sıcak değil hava. Sadece çok parlak.
28 Mart 2021 Pazar
Bir Pazar Günü
Bayan Kene nicedir kendi hakkında yazmıyor. Kendini düşünecek zaman bulamadığından olabilir. Eli kalabalık bu aralar. Zevk veren şeyler oyalıyor kendisini. O yüzden de kendini dinlemeye ve anlatmaya pek fırsat bulamıyor.
Bir haftadır kendini bahar temizliğine verdi, Bayan Kene. Nesnelere olan takıntısı üzerine yoğunlaştı ve eline almadığı, dönüp bakmadığı, üstüne geçirmediği, ayağına giymediği her eşyayı atma işine girişti. Bu yoğun çalışmanın sonunda, hafifleyen bir gardırobu, can alıcı kırmızı renge sahip iki kapaklı bir ayakkabılığı ve daha derli toplu rafları oldu.
15 Şubat 2021 Pazartesi
Beyin Ne Tuhaf Şey
Beynime olan sevgim geçenlerde gene bir kabardı. Anlatayım...
Düşünür Veggi Hanım'la yürüyüş yapma planını gerçekleştirmek adına buluşma noktasına yürürken sol kulağımda aniden başlayan bir hava kaçırma rahatsızlığı yaşadım. Tam olarak nasıl bir problem, bilmiyorum. Hani arabayla dağ tepe çıkarken kulağınız tıkanır ve siz esneyerek açarsınız ve o tuhaf "pof" sesini duyarsınız ya, işte o "pof" sesinden arka arkaya 4-5 tane çıktı kulağımdan. Garip bir vakum etkisinin altında kalmış gibiydi. Sadece sol kulağımın başına aniden böyle bir şey gelmiş olması beni rahatsız etti. Neyse ki yürüyüş yapacağım, diye geçirdim içimden. Yoksa kafanı kurcalayacak ve günümü kendimi dinleyerek, internette nedenlerini araştırarak geçirecek, Bay Hastalık Hastası'nın izinden gidecektim.
Gün içinde aklıma gelmediği gibi tamamen unutarak günü bitirdim. Ta ki rüya görünceye kadar...
11 Şubat 2021 Perşembe
Küçük Kadınlar (Bayan Kene Uyarlaması)
Daha fazla ayılmadan ve beynim gün içinde daha başka olaylarla, görüntülerle dolmadan rüyamı anlatmam lazım.
Rüyam Küçük Kadınlar kitabının yetişkin versiyonuydu. Ama porno yetişkinliği değil, daha çok Requiem For A Dream yetişkinliği. Karamsar, gergin, uyuşturuculu ve intiharlı.
Jo'nun kasabalarından ayrılıp şehre gideceği ve Meg'in de kardeşlerini alarak ülke dışında çıkacağı (muhtemelen Paris) gün. Jo'yu kocaman bir malikanenin içinde görüyorum. Malikane muhtemelen bunları çok seven o zengin amcanın malikanesi. Bir yatağın üzerine oturmuş ufacık poşetlerde (o dönemde poşet olduğuna emin değilim ama benim gördüğüm poşet idi) bir şeylere bakıp "Acaba bu kaç gramdır?" diye sorduğunu görüyoruz. Karşısında ince uzun bir adam var. O da onunla yatağa oturmuş, Jo'yu izliyor.
25 Ocak 2021 Pazartesi
Yersiz Espiri
İki gece önce garip bir rüya gördüm. Aslında garip rüyaları sık sık görürüm ama bu seferkinin garipliği biraz farklı.
Rüyalarım genellikle koşturmacalı, korkulu, kaçırmalı olur. Özellikle bu son zamanlarda gerilim konusu içine ruh kaçan evler ya da insanlar. Devamlı, grup halinde bir evde bulunuyoruz, sonra evin kapıları pencereleri çarpmaya başlıyor. Sonra bir oda da aniden kalın bir sesle çığlık atan birinin yanından kaçıyoruz, kendimi bir odaya kapatıyorum, içine ruh kaçmış insan kapıya dayanıyor ve yumruklamaya başlıyor vs vs vs...
Bunlar çok klasik Bayan Kene rüyaları. Blog'da biraz rüya kategorisinde takılırsanız, bunu siz de görürsünüz. Ama iki gece önceki rüya hiç böyle değildi.
19 Ağustos 2020 Çarşamba
Doktor Civan'ı Andım
"Diş dökülmesi pek çok şekilde yorumlanabilir. Mesela Freud'a sorsan cinselliğe bağlar ama bence çok saçma. Zaten genellikle cinselliğe bağlıyor. Tek bir sonuca ulaştırmak mantıksız." dedi. Güldüm.
Dayım'ın öldüğü rüyam da bilinçaltımın, bana değişmeyen gerçekleri kabul etmemde yardım etme şekli olabilirmiş. Annemin dağıldığını, ağladığını ve kendi değimimle saçmaladığını görmek de gene bilinçaltımın "Annen'de her insan gibi saçmalayabilir. Bu korkutucu bir şey değil." demesiymiş. İkna olduğum söylenemez. Ama hiç böyle bir açıdan da düşünmemiştim. Ayrıca o rüyamı asistanları ile yaptığı toplantılarda örnek olarak göstermek için izin istedi. Yok oluş kavramına karşı direnişin güzel bir örneği, dedi. Dedim, sen böyle konuş, ben sana daha neler anlatırım.
Seviyorum Doktor Civan'ı he... Komik adam."
31 Aralık 2011 Cumartesi
Rüya ve Doktor Civan
27 Haziran 2011 Pazartesi
Rüya (Savaş)
Bildiğin insanlardan değiliz biz. Özeliz ama tanrı da değiliz. Onlara karşı savaşan özel insanlarız biz.
Küçük bir odadayız. Kaç kişiyiz bilmiyorum, onları tanıyıp tanımadığımı hatırlamıyorum. Ama neden benimle birlikte olduklarını biliyorum. Ya da benim neden onlarla birlikte olduğumu. Savaşacağız çünkü.Sadece biz öldürebiliriz Tanrıları. Hepsini... Bunun için toplanmışız. Ya da toplandıktan sonra karar vermişiz. Nasıl geldiğimi bilmiyorum ama neden orada olduğumu biliyorum. Birazdan gelecekler ve bizim hazır olmamız lazım.
Örgü şişi gibi bir demir buluyorum. Hafif, pek iş göreceğe benzemiyor ama odanın içinde başka kullanabileceğim bir şey göremiyorum. Sonra bir topaz buluyorum. Ucu yuvarlak değil ama. Şu eşkenar dörtgen olanlardan. Ama kırılmış bazı yerleri. Körelmiş. Genede alıyorum, tartıyorum şöyle bir. Ağır, iş görür, diyorum. Onu da şişle beraber alıyorum yanıma. Kalkana ihtiyacım olup olmadığını merak ediyorum ama aramak için zaman kaybedemem. Geliyorlar çünkü. Hissediyorum. Hissediyoruz.
Odanın kapısı açılıyor aniden. Önce uzun sarı saçları olan, gümüşi bir zırh giymiş iri yarı bir erkek giriyor. Ares olduğunu biliyorum. Onun ölümü benim elimden olmuyor ama. Arkamdan bir başkası çıkıyor önüme. Elinde bir kılıçla. S.kiyim! Ben neden öyle bir şey bulamadım ki! Kılıçla Ares'in gövdesini yarıyor. Savaş tanrısı gözümün önünde yarasından kanlar akarak yere devriliyor.
Sahne değişiyor. Odada tek başımayım. Odanın içinde bir yatak var. Yatağı siper olarak kullanıyor ve açık kapıdan içeri girecek tanrıyı bekliyorum. Ve o giriyor. Sarı omuzlarına düşen saçları var. Gözleri mavi ve o kadar güzel ki... Yüzünde bir gülümseme var. Üstünde en az onun kadar zarif gözüken ince bir zırh var. Ama detaylarına dikkat edemiyorum. Çünkü O o kadar güzel ki...
Kapıdan içeri giriyor. Bana doğru geliyor. O'nun kötü olduğunu, ben onu öldürmezsem beni öldüreceğini biliyorum. Elim topazıma gidiyor ama bıraktığım yerde değil. Tek işe yarayan silahımı da kaybettim, s.kiyim! Şişi buluyor ellerim. Alıyorum ve ayağa kalkıyorum. Yatağın üzerine çıkıp kendimi ona karşı avantajlı duruma getiriyorum.
Mavi gözleri elimdeki şişe takılıyor. Gülümsüyor. Sence işe yarayacak mı, diye soruyor. İşe yarayacak, diyorum. Ama korkuyorum. Çünkü yarayacağına bende inanmıyorum. S.kindirik bir demir .mına koyayım. O ise Afrodit! Tanrıça! Gene de hamlemi yapıyorum. Şişi boynuna saplıyorum. Köprücük kemiklerinin arasına. Demir elimde bükülüyor. Etine girmiyor ve ben kırılacağını hissediyorum. Geri çekiliyorum.
Bak, işe yaramadı, diyor. Yaramalı ama. Başka şansım yok. Yarayacak, diyorum. Bekliyor. Sapla haydi, diyor. Karnıma sapla. O zaman işe yarar.
Bu bir tuzak mı, bilmiyorum. Ama gözleri öyle olmadığını söylüyor. Sanki O'da bunu istiyor. Ve ben de şansımı deniyorum. Zırhının altından, karnının bembeyaz teni gözüküyor ve hamlemi yapıyorum. Pürüzsüz etinin direnmesi uzun sürmüyor. Şiş etten içeri giriyor. Şişi geri çekeceğime aşağı doğru kaydırıyorum. Ben kaydırdırça şiş eti yararak ilerliyor.
Acıyla geriliyor yüzü. Elleri karnına doğru gidiyor ama dokunmuyor. Yüzüme bakıyor sadece. İşe yaradı mı, diye soruyor. Yaradı, diyorum.
Yatağa çöküyor. Bana sırtı dönük bir şekilde oturuyor. Sonra da uzanıyor yatağa. Sadece O'nu izliyorum. Bukle bukle saçlarının yatağa dağılışını izliyorum. Elleri karnının üzerinde. Açtığım yarık gittikçe daha da büyüyor sanki. Gözlerim doluyor. O kadar güzel ki... Ve ben O'nu öldürüyorum.
Boğazımı yarman gerekiyor, diyor uzandığı yerden. Yutkunuyorum. Boğazını yarmam gerektiğini biliyorum. Doğruluyor ve bana doğru dönüyor. Şişi boğazına saplıyorum. Bu seferde yatay bir yarık açıyorum boğazında ama devam edemiyorum. Çünkü o kadar güzel ki... Ölürken bile...
Şişi boğazından çıkarıyorum. Çok üzgünüm, diyorum. Çük üzgünüm, çok üzgünüm, çok üzgünüm...
Gülümsüyor. İnce elleriyle yüzümü kavrıyor. Boğazı yarılmış olmasına rağmen sesi bozulmamış, kelimleleri çok net, sesi çok saf.
Ben yaşamam gerekeni yaşadım, diyor. Artık sıra sende. Tek verebildiğim karşılık "üzgünüm" oluyor. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyor. Üzgün olma, diyor. Bende bunu istiyorum. İnce dudakları dudaklarıma değiyor. O kadar tatlı ki... Beni öperken, ben O'nu öperken ağlamaya başlıyorum. Ellerim ince boynundan saçlarına dalıyor. Özür dilerim, diyorum O'nu öperken. O ise sadece gülümsüyor. Doğru olanı yapıyorsun, diyor. Yavaş yavaş boynu ellerimin arasından kayıp düşüyor. Hayatımı yaşamak istemiyorum. Onun dudaklarını hissetmek istiyorum. Ellerini, bukle bukle saçlarını...
Ben O'nu öperken ağlıyorum, O ölürken gülümsüyor ve ben uyanıyorum.
27 Mayıs 2011 Cuma
Başladık gene
Yanıma geliyor. Üzülme, diyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sadece artık gitmem gerekiyor, diyor. Merak etme canım acımayacak. Ağlamamaya çalışıyorum ama çok zor. Kaan ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Bir süre sonra herşey normale dönecek, diyor. İmkanı yok ama bunu O'na söylemiyorum. Kafa sallıyorum sadece. Üzülme, diyor tekrardan ve yatağa yatıyor. Yanına gidiyorum. Gidiyoruz. Hepimiz başındayız ve bekliyoruz. Kaan gülüyor. Gözlerini kapadığında da gülüyor. Ve ben ağlamaya başlıyorum.
Sahne değişiyor. Dayımlar gelmiş. Ve başka tanımadığım insanlar. Eve doluşmuşlar, oturmuşlar, konuşuyorlar. Söyledikleri şeylerin hiçbir anlamı yok. Bir ara Dayım yanıma geliyor. Düzelecek herşey, diyor. Dinlemek istemiyorum. Dayım'dan nefret ediyorum ilk defa. Gitmelerini istiyorum. Beni rahatsız ediyorlar. Uygun davranmıyorlar. Düşünceli davranmıyorlar. Ayrılıyorum yanlarından, birine götürmek için elimde bir tabak var. Üstünde yiyecek birşeyler. Elimdeki tabakla dışarıya atıyorum kendimi. İçeriden gelen sesleri duyuyorum ve gerçek olamaz, diyorum. Bir yerde büyük bir yanlışlık var. Gerçek olamaz. Ve uyanıyorum.
27 Nisan 2011 Çarşamba
Rüya (Beş buçuk)
Dışarı çıkıyorum. Dayım'ı arıyorum. Durumu anlatıyorum. Git polislerle konuş, diyor. Ama kendine güven, açık bir ifadeyle konuş, yoksa adamı s.kerler, diyor. Kelimesi kelimesine. Durumdan çok dayımın dediği beni korkutuyor.
Tamam, diyorum. Biriyle mi gidiyim, yalnız gitmesem mi, diye soruyorum. Biriyle git, daha iyi olur, diyor.
Sonra sahne değişiyor. Mert yanımda. Olmam gereken yerin önündeyim. Üç katlı bir bina. En alt katından sesler geliyor. Mert'e orada olmam gerek beş buçuk da, diyorum. Gidecek misin, diye soruyor. Ya sen orada olacağın için patlatacaklarsa, diyor. Seni öldürmek için onları öldüreceklerse. O zaman söylemiyim, diyorum. Gitmiyim. Ama haber vermem lazım. Binaya doğru gidiyorum. Saate bakıyorum. Beç buçuğa geliyor ve ben uyanıyorum.
27 Mart 2011 Pazar
Mindfucker Rüya
27 Şubat 2011 Pazar
Manzara
"Denize girsek güzel olurdu." dedim.
"İstersen girelim." dedi.
"Hayır." dedim. Çünkü görüntüsüne, sesine rağmen girmek istediğim bir deniz dolmadığını farkettim. Tuzluydu. Ve ben içebileceğim bir denizin içinde yüzmek istiyordum. Karşımdaki denizin öyle olmadığını bilmek beni baya üzdü. Çünkü girsek güzel olabilirdi.
27 Ocak 2011 Perşembe
Rüya (berbat)
Annem sigara içmek için dışarı çıkıyor. Ama oyuncuların kullandığı kapıyı kullanıyor. Çıkıyor. Ben merak ediyorum, çünkü annem normalde gösteri bitmeden ya da ara verilmeden dışarı çıkmaz. Neden çıksın ki? Sonra geliyor. Yüzü allak bullak. Suratında garip bir sırıtış var ama. Gülümseme değil. Sırıtış. Ağlamaya meğilli. Yerimden kalkıp yanına gidiyorum. Ne oldu, diye soruyorum. Yok bir şey, diyor. Yasemin, dayının tomogrofisini götürür müsün, diye soruyor. O zaman anlıyorum ki biz bir hastanedeyiz. Ve bende aslında bunun farkındayım. Dayımın hasta olduğunun farkındayım. Çünkü normal bir şekilde tamam diyorum anneme. Şu düz ince torbalardan alıyorum bir tane. İçi dolu. Dayımın tomografileri içinde. Annem, bende seninle geleyim, diyor. Beraber dışarı çıkıyoruz. Ananem içeride gösteriyi izlemeye devam ediyor.
Koridora çıkıyoruz. Annemin ellerinin titrediğini farkediyorum. Anne sen iyi misin, diye soruyorum. Suratında gene o ağlamaklı sırıtış var. Aptala dönmüş bir sırıtışı. Algıladıklarıyla gösterdiği tepkilerin çakışmasından ötürü suratı hata veriyor sanki. Ölüyor, Yasemin, diyor. Ne diyorsun sen, diye soruyorum. Ağlamaya başlıyor annem. Gülerek ağlıyor. Saçmalıyor ve ben daha önce annemin saçmaladığını hiç görmedim. Kurtaramıyorlar onu, diyor. Ölüyor. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. Saçamalama anne, diye bağırıyorum. O kadar kızgınım ki! Kes ağlamayı, diyorum. Ama o an için bu bir istek değil. Onu resmen tehdit ediyorum. Kendine gel, sakin ol!! Yok onun öldüğü falan, diye bağırıyorum. Annem susuyor. Susup ağlamaya devam ediyor. Nerede şimdi, diye soruyorum. 214 numaralı odaya aldılar, diyor. Üçüncü katta. Başka bir şey dinlemeden asansöre doğru gidiyorum.
Asansörü bekliyorum. Bir süre gelmeyince merdivenleri kullanmayı düşünüyorum ama daha uzun sürer. O arada başka bir asansör geliyor. Atıyorum kendimi içeri. 3'e basıyorum. Asansör hareket eder etmez kendimi bırakıyorum. Çöküyorum yere ve deli gibi ağlamaya başlıyorum. Bir daha olmaz, çok saçma, diyorum. Üstümde annemlerin doğum günümde aldığı bej, çizgili ince montum var. Gözlerimi silmekten kol uçları sırılsıklam olmuş. Kendimi toparlıyorum. Çünkü asansör durmuş. O zaman fark ediyorum ki 3'e basmama rağmen asansör aşağı inmiş. Ama yukarı çıkması gerektiğine çok eminim. Bir yanlışlık oldu herhalde diyorum ama gene de dışarı çıkıyorum. Asansör arkamdan kapanıyor. Ben ise bir caddeye bakıyorum. Dışarıdayım. Önümden insanlar, arabalar geçiyor. Yanlış geldim herhalde, diyorum. O anda farkediyorum ki elimdeki torbayı asansörde bırakmışım. Çok sinirleniyorum, geri dönüyorum ama asansör gitmiş. Aramaya zamanım yok, dayımı bulmak zorundayım. Caddenin karşısında yanyana aynı tip bir sürü ev var. Hemen üstlerinde gene aynı tip evlerden bir başka sıra. Her sıra başında da numaralar yazılı. biri 200den 208'e gidiyor. Dayımın orada olduğunu anlıyorum. 214'ün olduğu sırayı buluyorum. Evin kapısında camlar var. Şu amerikan vari evlerden. Merdivenleri çıkarken ağlamaya başlıyorum. Gerçek olamaz, diyorum. Kapının üzerinde bir yazı var. "Bitkisel Hayat" yazıyor ve ben uyanıyorum.
Sanırım bünyem daha fazlasını kaldıramayacağı için beni uyandırdı. Sağolsun varolsun. Annemi kaldırıp kaldırmama konusunda bir an kararsız kaldım. Dayımın nasıl olduğunu gecenin bir vakti sormak onu da korkutur diye düşündüm ve vazgeçtim. Bir şey olsa mutlaka söyler, dedim. Sabah ilk işim ona rüyayı anlatıp dayımı sormak oldu. İyiymiş. Ama ben hiç iyi değildim.
27 Aralık 2010 Pazartesi
Rüya karmaşası
Kaan'la Tekken turnuvasına katılıyoruz. Yaklaşık bir yirmi kişi bir odaya geçmişiz ekrana bakıyoruz. Güzel bir hatun kimlerin dövüş yapacağını ayarlıyor. Kaan oynuyor mu hatırlamıyorum ama benim ismim yok listede ve şikayet etmiyorum. Zira o odadaki herkesin azıma s.çacağından eminim. Bir tanesi dövüşte belindeki shotgun ı çıkarıyor, karşısındakini vurup öldürüyor. Onu gördükten sonra oynamaya hiç hevesim kalmıyor.
Bir başka sahnede Tekken'de son günlerde kastığım Leo adındaki karakterim. Ve sanırım şu Manhattan köprüsü var ya ya da işte oradaki çelik köprülerden biri, onun tepesine tırmanmaktayım. Çünkü Lili'yle (Tekken'deki diğer bir karakter) kapışıyorum. Bir ara aşağıya bakıyorum ve o kadar yüksekteyim ki fena oluyorum. Ellerimden asılmış tırmanmaya çalışıyorum. Ama aşağısı çok korkunç. Lili'nin yanına vardığım da bu kısımla hatırladıklarım bitiyor.
Bitirme grubundan Özge var bu sefer. Bana bir mail atmış. Mail da bitirme ile ilgili herşeyi yaptığından hatta betonarme ödevini bile bitirdiğinden bahsediyor. Bir de üstüne başka yapacak herhangi bir şey olup olmadığını soruyor. O kadar deli oluyorum ki... Nasıl yetiştirdi lan, diye düşünüyorum. Ben bir s.kim yapamadım, karı herşeyi bitirmiş, diyorum. Ondan uyanıp rüya olduğunu anlayınca ayrı bir rahatladım.
Bir diğeri, bir barın önünde, dışarıdayım. Sanırım sigara içiyorum ama emin değilim. Sonra dışarıya tanıdığım iki kız çıkıyor. Bir tanesini gerçekten tanıyorum ama yüzü gittikçe silikleştiğinden bir fikrim yok artık. Ama diğer kız, onu gerçekte tanımıyorum ama rüyamda o kızı tanıyorum ve o kızdan baya hoşlanıyorum. Hatta buna hafif cinsel bir çekimde diyebiliriz. Baya beğendiğim bir kız. Tanıyoruz birbirimizi. Beni çağırıyorlar. Gidiyorum yanlarına. Bir kaç muhabbet falan ediyoruz. İçkilerden, içerideki ortamdan falan konuşuyoruz. Sonra beraber içeri giriyoruz. Ben kızın çok hoş olduğunu düşünüyorum. Bardan çıkıyorum tek başıma. Eve gidicem, sarhoş olmamışım, bu nedenle de tadım yok. Tam caddeye çıkıp gidecekken arkamdan gene ikisi çağırıyor. Nereye gidiyorsun, diyorlar. İçkim bitti, gidiyorum, diyorum. Bizim bir şişe şarabımız var, içer misin, diye soruyorlar. Tereddüt ediyorum, zira ayıp olur diye düşünüyorum. Ayıp olur ya, diyorum. Saçmalama, diyor benim beğendiğim kız. Onlara katılıyorum. Şarabın tadı biraz fazla buruk. Kötü şarapmış, diyor beğendiğim kız. Eh, diyorum, fena değil. Gene ayıp olmasın diye öyle söylüyorum. İçimden bunu yerine soğuk bir bira ne güzel olurdu diyorum. O arada bir başkasını görüyorum. Sanırım liseden Can. Geliyor, muhabbet falan ediyoruz. Sonra içkiye ortak olmak istiyor. Uyuz oluyorum. Sorun içkiyi onunla paylaşmak değil. Sorun benim olmayan bir içkiyi benim arkadaşımla paylaşmak zorunda kalmaları. Ona uyuz olarak da bu rüyadan uyanıyorum.
Bunların hepsi tek bir gecede görüldü. Her uyandığım da ayrı bir dumur yaşadım. Gerçekten düşünce parçalarımın oluşturduğu çamurumsu bir suyun içinde yüzüyorum. Ve bazen bu midemi bulandırıyor. Gore rüyaları bunlara tercih ederim!
10 Aralık 2010 Cuma
Rüya (Toplu Cinnet)
Arkadaşlarla çalışmaya karar vermişiz ve sanki Zincirlikuyu'nun oradaki metrobüs durağına benzeyen bir yerdeyiz. Gideceğimiz yere nasıl gideceğimizi konuşuyoruz.
Konuştuğum kişilerden bazısını tanıyorum. Biri bu dönem aldığım deprem dersinde grup arkadaşım. Çalışacağımız yere nasıl gideceğimizi soruyorum. Yürüyerek gidilir, diyor. Öndekileri takip edeceğiz. Tamam, diyorum. Yanımda erkek arkadaşım yürümeye başlıyoruz. Bir süre sonra kalabalıktan ayrı düşüyoruz ve ben etrafıma bakınıyorum. Neredeler, diye soruyorum yanımda ki kıza (deprem dersinden arkadaşım). Gelirler, diyor. Biz gidelim.
Girişi büfe gibi olan bir yere giriyoruz. Koridor uzun. Sonuna doğru solda bir kapı görüyoruz ve içeri giriyoruz. Herkes gelmiş, çalışmaya başlamış. Bizde katılıyoruz ve çalışmaya başlıyoruz.
Sahne değişiyor. Ben içecek birşeyler almak için yerimden kalkıyorum. Bir kızla bir oğlanın arasına girmek zorunda kalıyorum. O arada kız bir laf söylüyor. Ne söylediğini hatırlamıyorum ama hareket ediyor, eziyor ya da sataşıyor. Üçünden biri ya da ortaya karışık bir şey. Gülüyorum ve omuz silkip yerime geri dönüyorum. Erkek arkadaşım güldüğümü görüyor ve ne olduğunu soruyor. Kızdan ve erkek arkadaşından ve bana dediklerinen bahsedip gülüyorum. Önemsemiyorum. Sallamıyorum, hatta erkek arkadaşıma anlatmamın tek sebebi de beraber gülüp geçmek için.
Ama bir anda erkek arkadaşım elindeki sigara paketini o çocuğa doğru atıyor. Paket çocuğun kafasına çarpıyor ve dönüp erkek arkadaşıma bakıyor. Sevgilimi hiç böyle görmemişim. O kadar korkuyorum ki hemen koluna sarılıyorum. Haydi, artık gidelim, çalışmayacağım, diyorum. Ama O kesinlikle beni duymuyor. Gözlerini yaklaşmakta olan çocuğa dikmiş halde.
Çocuk geliyor, insanlar aralarına giriyor. Ben deli gibi sevgilimin kolunu sıkıyor ve devamlı tekrar ediyorum, yapma ,lütfen, gidelim!
Bir şekilde fırsat buluyorum, aralarına dalıyorum ve sevgilimin kucağına atlıyorum. Beni tutmak zorunda kaldığı için dikkati dağılıyor. Sarılıyor bana. Ellerimi saçlarına daldırıp çekiyorum, yeter artık, gidelim, diyorum. Ağlamama iki var.
Bana bakıyor, sonra tekrar çocuğa bakıyor. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gülümsüyor. Tamam, gidelim, diyor.
Kapıdan çıkıyoruz. Kızın teki yanımdan geçerken omuz atıyor. Ama hiçbir şekilde tepki vermiyorum. Verirsem gene patlak verecek çünkü. Ve o an için tek istediğim oradan s.ktir olup gitmek. Korkuyorum çünkü. Deli gib korkuyorum. Bu yüzden arkama bakmadan kapıdan çıkıyorum.
Tek bir an görüyorum sevgilimin gözlerindeki bakışı. Tek bir an yakalıyorum ve anlıyorum ki artık bunu durduracak gücüm yok.
Bir anda kuduz köpekler gibi birbirlerine giriyorlar. Bağırışlar, çağırışlar... Ben ise keçiye dönmüşüm, kıpırdayamıyorum bile. İnsanların ayırmak için aralarına dalışını izliyorum sadece. Sonra farkediyorum ki ayırmak için dalmamışlar. Kavga etmek için dalmışlar. Yumruklar, tekmeler, çığlıklar...
Kendime geliyorum ve koşarak büfeye doğru gidiyorum. Yardım edin, lütfen, ayırın onları, diye bağırıyorum. İki üç oğlan buluyorum. Kollarından tutup odaya doğru götürüyorum. Lütfen yardım edin! Birbirlerini yiyorlar!
O kadar yavaş yürüyorlar ki sanki... Ömrümden ömür gidiyor.
Kafalarını sola doğru çeviriyorlar ve bakışları değişiyor. Şaşkınlık, korku ve iğrenme.
Odaya bakıyorum ve yerde yatan iki beden görüyorum. Biri benim sevgilime ait biri de kavga ettiği çocuğa. İkisininde kolları vücutlarından ayrılmış, omuzlarının aşağısı kanlı boşluklar. İkisininde kafası geriye doğru bakıyor, gözleri ve ağızları açık. Daha sonra odanın içinde başka vücut parçaları görüyorum. O odanın içindeki herkese ait olan ama yerlerinden çok uzakta olan kollar, bacaklar, gövdeler...
Daha karşımdaki manzarayı sindiremeden yanımdaki çocukların da değiştiğini farkediyorum. Bakışları değişiyor. Artık korku ya da iğrenme yok. Açlık var sanki. Ete olan bir açlık değil ama. Acıya ve çığlıklara olan bir açlık.
Koşmaya başlıyorum. Kendimi dışarı atıyorum. Yürüdüğümüz bütün yolu koşarak geçiyorum. Metrobüs durağı gibi olan yere geliyorum. Gecenin bir vakti olmasına rağmen çok kalabalık. Biri bana doğru koşuyor. Herhangi bir kelime söyleyemeden üzerime atılıyor ve ısırmaya çalışıyor. Bir başkası geliyor ve kolumu koparmaya çalışıyor. İlerledikçe kalabalığın arasına karışıyorum ve kalabalık beni parçalamaya çalışıyor. Aklıma dünyanın sonu senaryolarından biri geliyor. Cehennemin kapısının açıldığını düşünüyorum. Herkes deliriyor, cinnet geçiriyor ve tek amacı acı tattırmak oluyor.
Etrafımı çevirenlerin sayısı o kadar fazlaki... Herkes üstüme çullanıyor. O zaman anlıyorum ki kurtulamayacağım. Ölüyorum, diye düşünüyorum ve uyanıyorum.
27 Kasım 2010 Cumartesi
Rüya (gore)
Dayımların evindeyim. Ama sanki eve yeni taşınmışlar. Böyle bir koşturmaca hakim eve. Dayımı görüyorum, Gülay Abla ortalıklarda değil. Bir de evin içinde tanımadığım bir iki kişi var. Dayımın arkadaşlarıymış. Evi toparlıyoruz beraber. Ha, bu arada evleri şimdiki evleri gibi değil. Başka bir ev. Herneyse...
Ben bulduğum eşyaları arka odaya götürürken evde bir kedi olduğunu görüyorum. Garipsemiyorum ama sanırım evde bir kedi olduğunun bilincindeyim. Kedi beyazlı sarılı biraz da grili. Zayıf. İnce bir kuyruğu vücuduna göre de büyük bir kafası var. Gözleri yeşil sanırım. Aklımda öyle kalmış. Pis pis bakıyor bana ama sallamıyorum. Kedileri bilirim. İşlerine gelirse yüz verirler işlerine gelmezse s.klemezler.
Arka odaya girdiğimde içeride bir kedi yavrusu olduğunu farkediyorum. Minicik böyle. Kırpık kırpık beyaz tüyleri var. Yumak gibi. Deliriyorum. Hemen alıp saklıyorum. Bir çekmecede yer yapıyorum ona. Çünkü öteki kedi görürse onu öldürür. Tam onu çekmeceye koyup kapatıyorum ki pis bakışlı kedinin beni kapıdan izlediğini görüyorum. Yavşak yavşak hareket ediyor. Yavşak yavşak miyavlıyor. İçeri girmek için .rospuluk yapıyor resmen. Ayağımla itekleyerek odadan çıkarıyorum kapıyı kapıyorum. Eşya taşımaya geri dönüyorum.
Salonda eşyaları toplarken bir diğer kedi yavrusu görüyorum. Ona da çok küçük. Tekir bu seferki. Ama böyle daha küçük ya koyu renkleri o yüzden. Düşük kulakları var. Hemen onu da alıyorum. Odaya götürüyorum. Bu sefer odanın kapısını kapatıyorum arkamdan yere koyuyorum onu. Debeleniyor falan. Diğerini de çıkarıyorum çekmeceden. Çok sıkılmış hemen koşmaya çalışıyor ama çok küçük daha. Biraz onlarla takılıyorum sonra da çıkıyorum odadan. Kapıyı açınca karşımda görüyorum pis bakışlıyı. Bu sefer .rospuluk yapmıyor. Bakışları daha daha pis. İçeri girmeye çalışıyor. Yakalıyorum ensesinden. İtiraz ediyor, tırmalamaya falan çalışıyor. Uzak bir yere götürüp koyuyorum onu. Sonra gidip dayıma söylüyorum. Bulduğum yavruları, onları sakladığımı anlatıyorum. Dikkatli ol, diyor. Bizimkisi kıskanır biliyorsun, girmesin odaya, diyor.
Böyle böyle ben iki üç yavru daha buluyorum evin içinde. Hepsini odaya götürüp koyuyorum. Birbirleriyle oynuyorlar. Bir tane de büyük bir kedi buluyorum. (O da bu bizim apartmandaki kedi. çok güzel bir kedi sarılı siyahlı beyazlı bol tüylü bir şey. Ben ona yakışıklım, diyorum. Akşamları eve geldiğimde beni merdivende bekliyor oluyor. Kısa bir sevişme yaşayıp öyle eve giriyorum.) Neyse, onu da bulmuşum odaya kapatmışım. Hepsi gayet mutlu. Bu arada da pis bakışlıyı pek görmüyorum. Uyuyor bir yerlerde, diye düşünüyorum.
Sonra sahne değişiyor. Ben dışarıdaymışım ve koşarak dayımın evine doğru gidiyorum. Dayımın arkadaşları oradan oraya koşturuyor. Dayım ise bir koltuğa çökmüş ağlıyor. Ne oldu, diyorum. Arkadaşlarından biri hepsini öldürdü, diyor. Kanım çekiliyor sanki. Odaya dalıyorum hemen. Kapıyı açıyorum. Oda kan revan içinde. Bütün yavrular parçalanmış. Benim bulduklarımın yanında başka yavrularda var. Dağılmışlar bir tarafa kimisinin gözleri kapalı, kimisinin açık. Boydan boya yırtılmış göğüsleri. Dilleri sarkmış. Etraf kan. Odanın içinde başka bir kapı var. Oraya doğru giderken benim yakışıklıyı da görüyorum. Duvara sırtını dayamış iki ayağının üzerinde kalmış. Sanki duvara asılmış gibi. Bağırsakları dökülmüş. Çok net görüyorum. Onun gözleri kapalı. Organları etrafa yayılmış, bütün kanı akmış. Titrememe engel olamıyorum artık. Benim suçum, diyorum. Onları buraya koymamam gerekirdi, diyorum. Odanın içindeki kapı bir banyoya açılıyormuş. Oraya giderken yerde başka yavrular görüyorum ölü, parçalanmış. Dayımın arkadaşı delirdi o, diyor. Öldürülmesi lazım.
Ben banyonun kapısına geliyorum. O içeride. Etrafı da ölü kedilerle dolu. Aralarda fareler falan da var. Kendisi hiç kana bulanmamış ama. Beni görünce tıslıyor. Bana saldıracağını anlıyorum. Ama korkmuyorum. Sadece olanlarla o kadar dehşete düşmüşüm ki onun üstüme gelip bana saldırmasından korkuyorum. Ama delirmiş gerçekten. Ve o da bana aynı şeyi söylüyor. Hepsi senin suçun, diyor. Konuşmuyor ama bunu dediğini biliyorum. Onlar senin yüzünden öldü, diyor. Ağlamaya başlıyorum. Kedi bacaklarıma saldırırken ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Gözümün önünden yakışıklımın görüntüsü gitmiyor. Orada göğsüm sıkışmaya başlıyor işte. Dayıma bakıyorum. Ben öldüremem onu, diyor. Arkadaşı uyutalım, diyor. Dayım çok güçsüz, hayır anlamında kafasını sallıyor sadece. Yapamam , diyor. Onu öyle görünce daha kötü oluyorum. Kriz gibi bir şeye giriyorum. Çıkardığım sesler normal değil. Ağlamakla çığlık atmak arasında. Dayımın öyle olmasının da suçlusu benim, onu anlıyorum.
Birden annem odaya giriyor. Kediyi ayaklarımdan alıyor ensesinden tutup. Ben deli gibi ağlarken o çok sakin. Ben öldürürüm, diyor. Nasıl yaparsın, diyorum. Kanlı banyoya giriyor. O an elinde gümüş renkli bir silah olduğunu görüyorum. Şu altıpatlarlar gibi. Gümüş rengi parlıyor. Annem önce kediyi banyoya koyuyor. Dayım daha fazlasına bakamıyor, arkasını dönüyor. Ben ise sadece dayıma bakabiliyorum. Patlama hepimizi zıplatıyor. Dayım ağlayarak bir şeyler mırıldanıyor, ara ara bağırıyor. Ben ise olduğum yere çöküyorum, nefes alamıyorum. O kadar üzgünüm ki. Hem o yavrular hem yakışıklım hem de dayımın kedisi için. Tek yapabildiğim o garip sesleri çıkarmak. Çıkardığım seslerden korkuyorum. Kendimi toparlayamadığımı görünce daha çok korkuyorum.
O sesi gerçekten duyduğumda uyandım. İlk yaptığım yanaklarıma dokunmak oldu. Gerçekten ağladım mı diye. Ağlamamışım. Ama nefesim normal değildi.
Hala gözümün önünde geliyor o yakışıklımın hali vardı. Yarılmış karnı. Korkunçtu. Rüyalara böyle bir dönüş yapmak hoş olmadı. Bunun çıktısını alıp yarınki randevuya götürücem. Bakalım ne diyecek...
27 Ekim 2010 Çarşamba
Psikolojik gerilim türünden
Büyük bir yemekhanesi var mesela. Duvarları şu savaş gemileri grisinden. Ama kesinlikle bir savaş gemisi değil.
Neyse, gemimizde küçük kayıklarda var. Onlardan biriyle, mürettebattan biri açılmış. Spesifik biri değil benim için. İş arkadaşım sadece.
Kayığı geri dönmüyor ama. Biz gemiden uzakta buluyoruz onu. Ölü buluyoruz onu. Kan revan içinde. Birinin öldürdüğünü söylüyorlar. Aslında bu gemide dönen bir dedikodu. Resmi bir açıklama olmaz böyle yerlerde, bilirsiniz. Ben baya biliyor olmalıyım ki, bu dedikodunun aslında doğru olduğunu ve içimizden birinin onu öldürdüğünü farkındayım.
İşte o, duvarları savaş gemisi grisi yemekhanedeyiz. Demir masalar var bir kaç tane. Aslında düşününce, o masaların yerine tek bir büyük masa olması böyle bir gemi için daha uygun olabilirdi, ama bizimkisi öyle değil işte. Ya iki kişi ya da tek kişi oturulmuş masalara. Benim karşımda da biri oturuyor. Yüzünü çok net hatırlamıyorum. Sakin sakin yemeğini yiyor. Ben yanımızda oturan, tek başına yiyen diğer birine bakıyorum. Sanırım ondan şüpheleniyorum. Ve sanırım bunu karşımdakine söylüyorum. Yemeğini yemeğe devam ediyor. Sonra kafasını kaldırıp bana bakıyor. Gözlerinin çok korkunç olduğunu hatırlıyorum. "Sence o mu öldürdü?" diyor. Ve ben, yanlış kişiyle oturmuş yemek yediğimi anlıyorum. Yanlış kişiyle konuştuğumu anlıyorum.
Zaten böyle şeyleri paylaşmamayı öğrenemedim bit türlü. İnsanın söylediklerinin illa ki kendi g.tüne gireceğini hiçbir zaman öğrenemedim.
Bir de belli ki doğru kişilerle konuşmayı da öğrenememişim. Neyse ki uyanmasını biliyorum.