rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ekim 2022 Perşembe

Sanırım Bir Molaya İhtiyacım Var

Prozac'ın dozunu arttırdığım bu günlerde gördüğüm rüyalar pek acayip, pek düşündürücü. Bence hepsinin senaryosu 1buçuk saatlik bir film ama kendi beynime bu kadar iltifatı fazla görüyorum. Neyse, arkada Katatonia çalarken dün gece gördüğüm rüyayı anlatmaya başlayayım...

2 Temmuz 2021 Cuma

Dalyan Dune Olmuş, Bayan Kene Bir Gezgin

Pek acayip, pek karmaşık bir rüya gürdüm. O kadar bölük pörçük ki aslında nasıl anlatacağımı da bilmiyorum. O yüzden sadece en net aklımda kalan kısmını anlatacağım.

Evimizden caddeye giden toprak bir yol var. Sanırım o yoldayım. Diğer bir ihtimalde annemlerden Marmarlı'ya giden bir yol var. Ya da o yoldayım. Güneş inanılmaz parlak. O kadar ki göğe bakamıyorum. Ama sıcak değil hava. Sadece çok parlak.

28 Mart 2021 Pazar

Bir Pazar Günü

Bayan Kene nicedir kendi hakkında yazmıyor. Kendini düşünecek zaman bulamadığından olabilir. Eli kalabalık bu aralar. Zevk veren şeyler oyalıyor kendisini. O yüzden de kendini dinlemeye ve anlatmaya pek fırsat bulamıyor. 

Bir haftadır kendini bahar temizliğine verdi, Bayan Kene. Nesnelere olan takıntısı üzerine yoğunlaştı ve eline almadığı, dönüp bakmadığı, üstüne geçirmediği, ayağına giymediği her eşyayı atma işine girişti. Bu yoğun çalışmanın sonunda, hafifleyen bir gardırobu, can alıcı kırmızı renge sahip iki kapaklı bir ayakkabılığı ve daha derli toplu rafları oldu.

15 Şubat 2021 Pazartesi

Beyin Ne Tuhaf Şey

Beynime olan sevgim geçenlerde gene bir kabardı. Anlatayım...

Düşünür Veggi Hanım'la yürüyüş yapma planını gerçekleştirmek adına buluşma noktasına yürürken sol kulağımda aniden başlayan bir hava kaçırma rahatsızlığı yaşadım. Tam olarak nasıl bir problem, bilmiyorum. Hani arabayla dağ tepe çıkarken kulağınız tıkanır ve siz esneyerek açarsınız ve o tuhaf "pof" sesini duyarsınız ya, işte o "pof" sesinden arka arkaya 4-5 tane çıktı kulağımdan. Garip bir vakum etkisinin altında kalmış gibiydi. Sadece sol kulağımın başına aniden böyle bir şey gelmiş olması beni rahatsız etti. Neyse ki yürüyüş yapacağım, diye geçirdim içimden. Yoksa kafanı kurcalayacak ve günümü kendimi dinleyerek, internette nedenlerini araştırarak geçirecek, Bay Hastalık Hastası'nın izinden gidecektim. 

Gün içinde aklıma gelmediği gibi tamamen unutarak günü bitirdim. Ta ki rüya görünceye kadar...

11 Şubat 2021 Perşembe

Küçük Kadınlar (Bayan Kene Uyarlaması)

Daha fazla ayılmadan ve beynim gün içinde daha başka olaylarla, görüntülerle dolmadan rüyamı anlatmam lazım.

Rüyam Küçük Kadınlar kitabının yetişkin versiyonuydu. Ama porno yetişkinliği değil, daha çok Requiem For A Dream yetişkinliği. Karamsar, gergin, uyuşturuculu ve intiharlı.

Jo'nun kasabalarından ayrılıp şehre gideceği ve Meg'in de kardeşlerini alarak ülke dışında çıkacağı (muhtemelen Paris) gün. Jo'yu kocaman bir malikanenin içinde görüyorum. Malikane muhtemelen bunları çok seven o zengin amcanın malikanesi. Bir yatağın üzerine oturmuş ufacık poşetlerde (o dönemde poşet olduğuna emin değilim ama benim gördüğüm poşet idi) bir şeylere bakıp "Acaba bu kaç gramdır?" diye sorduğunu görüyoruz. Karşısında ince uzun bir adam var. O da onunla yatağa oturmuş, Jo'yu izliyor.

25 Ocak 2021 Pazartesi

Yersiz Espiri

İki gece önce garip bir rüya gördüm. Aslında garip rüyaları sık sık görürüm ama bu seferkinin garipliği biraz farklı.

Rüyalarım genellikle koşturmacalı, korkulu, kaçırmalı olur. Özellikle bu son zamanlarda gerilim konusu içine ruh kaçan evler ya da insanlar. Devamlı, grup halinde bir evde bulunuyoruz, sonra evin kapıları pencereleri çarpmaya başlıyor. Sonra bir oda da aniden kalın bir sesle çığlık atan birinin yanından kaçıyoruz, kendimi bir odaya kapatıyorum, içine ruh kaçmış insan kapıya dayanıyor ve yumruklamaya başlıyor vs vs vs...

Bunlar çok klasik Bayan Kene rüyaları. Blog'da biraz rüya kategorisinde takılırsanız, bunu siz de görürsünüz. Ama iki gece önceki rüya hiç böyle değildi.

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Doktor Civan'ı Andım

"Rüyada dişlerin döküldüğünü görmek evrensel bir imgeymiş. Pek çok farklı şekilde yorumlanabilir, kişinin tavır ve karakterine göre pek çok anlama gelebilirmiş. Doktor Civan'ım bir nokta atışıyla bunu şu anda yorumlayamayacağını söyledi. Araştıracakmış. Ama insanlar arasındaki ortak rüyalardan biriymiş. Balık ve yılan gibi. Balık, değişikliğin bilinçaltında dışa vurulmuş haliymiş. Yılanı ise söylemedi. Bir de aynen aktarıyorum:

"Diş dökülmesi pek çok şekilde yorumlanabilir. Mesela Freud'a sorsan cinselliğe bağlar ama bence çok saçma. Zaten genellikle cinselliğe bağlıyor. Tek bir sonuca ulaştırmak mantıksız." dedi. Güldüm.

Dayım'ın öldüğü rüyam da bilinçaltımın, bana değişmeyen gerçekleri kabul etmemde yardım etme şekli olabilirmiş. Annemin dağıldığını, ağladığını ve kendi değimimle saçmaladığını görmek de gene bilinçaltımın "Annen'de her insan gibi saçmalayabilir. Bu korkutucu bir şey değil." demesiymiş. İkna olduğum söylenemez. Ama hiç böyle bir açıdan da düşünmemiştim. Ayrıca o rüyamı asistanları ile yaptığı toplantılarda örnek olarak göstermek için izin istedi. Yok oluş kavramına karşı direnişin güzel bir örneği, dedi. Dedim, sen böyle konuş, ben sana daha neler anlatırım.

Seviyorum Doktor Civan'ı he... Komik adam."

Doktor Civan ile konuşmaya başladıktan sonra gördüğüm rüyalar üzerine kısa bir sohbetten alıntı. Özledim Doktor Civan ile konuşmayı ama şimdi kendisine anlatacağım çok ilginç rüyalarım yok. O kısma da çok üzülüyorum. Üstüne düşüneceğim rüyalar görmek isterdim. Belki o kadar korkunç ve üzücü rüyalar değil ama detaylı ve garip rüyalar görmeyi isterdim.

Son zamanlarda gördüğüm en detaylı rüya bir astronot öğrencisi olduğum rüyaydı. Şöyle ki...

Etrafa bir kırmızlık hakim. Sanki ortamı kızıllaştıran bir filtre altında görüyorum her şeyi. Üstümde bir çeşit uzay kostümü var. Bir çeşit "Uzay Öğrencisi"yim. Kaskım, eldivenlerim ve tulumum. Üç kişiyiz. Ben, bildiğin, filmlerini gördüğün Charlize Theron'un vücudunun içindeyim. Yanımda son zamanlarda sıkça izlediğim gamer youtuber Markiplier var. Üçüncü kişi ise silik ama o da ünlü biri. Belki Ellen Page belki de Kristen Stewart. Sanırım Kristen, neyse...

Üstlerimizin bizden yapmamızı istedikleri bir şey var. Ama onu yapmak insanlık adına çok büyük bir problem yaratacak. O işin yapılmasını istemenin altında kötü bir niyet var. Bu nedenle aramızda anlaşıyoruz ve o işin yapılmasına tamamen engel olacak hareketi yapıyoruz. Bir roketin belirli bir koordinatlara fırlatılmasını istemişler bizden. Biz ise o koordinatları değiştirip boşluğa fırlatıyoruz roketi. Bulunduğumuz yerçekimsiz ortamdaki pencereden roketin yükselişini izliyoruz arkasında yoğun bir duman bulutu bırakarak. İçimiz rahat. Tam o sırada üstümüz olan komutanın kulaklıklarımızdan gürlemesini duyuyorum. Çağrılıyoruz. 

Yanına gidiyoruz ve emri yerine getirmediğimizi, artık her şey için çok geç olduğunu söylüyoruz. Küfretmeye başlıyor. Garip bir exoskeleton kıyafetin içinde komutan. Hızlı bir hareketle katlar arasındaki koridora doğru çıkıyor. Onu durdurmak için peşinden gidiyoruz. Boşlukta, türlü yerlere tutunup kendimizi çekerek, aynı şekilde ilerlemeye çalışan komutanı durdurmaya çalışıyoruz. O sırada kafama bir darbe alıyorum. Sanırım exoskeletonun koluyla vuruyor bana adam. Önce ilerlemeye devam ediyorum ama sonra kaskımın içine bir ılıklığın yayıldığını hissediyorum. "İyi değilim ben." diyorum. Kristen duruyor, yanıma geliyor, "Rengin atmış." diyor. Kaskımı çıkarıyorum, elimi başımın üstüne götürüyorum ve bütün başıma bir ıslaklık yayılıyor. Ellerim kan olmuş. Kristen kendi elleriyle kafama bastırıyor çünkü ben gücümü kaybediyorum. Bir platforma dayanıyorum. Kristen, Markiplier'a sesleniyor, "Yardım çağır!" diyor. Ilıklık yayılıyor. "Ben iyi değilim." diyorum. Kristen iyi olacağıma dair bir şeyler söylüyor ama sesler uzaklaşmaya, görüntü bulanıklaşmaya başlıyor. Etraftaki kızıl filtre yavaş yavaş sönükleşiyor sanki. Demek böyle oluyor, diye düşünüyorum. Ama sonra bunun bir rüya olduğu aklıma geliyor. Ama ılıklık ve uzaklaşma hissi o kadar gerçek ki... Acaba, diyorum bunlar gerçekte de oluyor mu? Gerçekten mi başım kanıyor? Gerçekten mi hissizleşiyorum? Gerçekten mi ölüyorum?

Ve uyandım... İlk yaptığım ellerimle başımı kontrol etmek oldu. Kan yoktu. Herhangi bir ıslaklık bile yoktu. Rüyayı yazmaya karar verdim, yavaş yavaş uykuya dalarken. Bu kadar detaylı... Kendimden memnun bir şekilde uykuya daldığımı hatırlıyorum. Ayrıca Charlize Theron vücuduna sahip olmak da güzeldi. Sonunda ölmüş olsam bile.

Not: Charlize Theron en sık rüyamda gördüğüm insan olabilir. Öldürdüğüm Afrodit de Charlize Theron'u. Sanırım kadına dev takığım... bir çeşit platonik aşkım mı?.. 

31 Aralık 2011 Cumartesi

Rüya ve Doktor Civan


"Dört beş kişilik bir grubuz. Beraber tatile çıkmışız. Tanımadığım bir evde kalıyoruz. Ev kiralamışız sanırım. 

Evin dış kapısının yanında küçük pencereler var. Bir an o pencerelerden birinde, birini gördüm gibi geliyor. Ürperiyorum. Kapının karşısında ayakta duruyorum. Yanımda da birisi, yüzünü hatırlamıyorum ama erkek. Gördüğümden bahsediyorum, gülüyor. Yanlış görmüşsündür, diyor. İnanıyorum. Çok kısa bir görüntüydü çünkü, gördüğümden bile emin değilim. 

Aklıma klişe bir korku filmi konusu geliyor. Tatile giden arkadaş grubunun sapık manyak bir katil tarafından öldürüldüğü bir korku filmi. Umarım kostümlü katil değildir, diyorum. Çok klişe. Umarım daha psikolojik bir korku filmi olur. Sanırım bu düşüncemi evdekilerle de paylaşıyorum. Çünkü “tam ortamı gerçekten” diyip gülüyoruz.

Banyoya giriyorum. Yatmadan önce hep elimi yüzümü yıkarım. Gene yıkıyorum. Yüzümü mavi bir havlu ile kuruluyorum. Banyodan çıkacağım sırada -banyonun kapısı evin sokak kapısına bakıyor- evin içinde birini görüyorum. Kafasını örten siyah cübbemsi bir kıyafet var üzerinde, sırtı bana dönük. Yavaşça bana doğru dönüyor. Yüzünde beyaz, üzgün suratlı bir maske var. Göz çukurları kapkara. Çığlık atıyorum. Gırtlağım yırtılırcasına bağırdığımı zannediyorum ama kimse duymuyor. İçeriden kahkaha sesleri gelmeye devam ediyor. 

Maskeli katil bana bakıyor. Çığlık attığımı görüyor. Aynı zamanda kimsenin duymadığını da görüyor. Omuz silkiyor. Elini boşversene dercesine sallayarak görüş alanımdan kayboluyor, evin içinde başka bir yere gidiyor. 

O zaman anlıyorum ki duymayacaklarını biliyor. Bana inanmayacaklarını biliyor. Anlıyorum ki en sona beni bırakacak. En çok beni kovalayacak. Duyulmayacağımı bilmeme, sonunu bilmeme rağmen çığlık atmaya başlıyorum tekrar. Ve uyanıyorum."

Bu geçenlerde gördüğüm bir rüyaydı. Hemen yazdım. Doktor Civan'ım beğenir, dedim. 

Okudu. Sonra bir daha okudu. Bu sefer sesli. Sence, dedi, bu rüya neyi anlatıyor? 

Düşündüm ve aklıma ilk geleni söyledim; sanırım o rüyada önemli olan beni kimsenin duymaması. Duymayacaklarını anlamam...

Kafasını sallıyor. Teması yalnızlık olan bir rüya, diyor. Sonra tekrar okuyor. Gördüğün maskeli adam, diyor, aslında katil olduğunu gösteren hiçbir şey yok rüyanda. Ve hatta maskesi korkunç bir surata sahip değil, tersine üzgün bir yüzü var, diyor. Ve sana yalnız olduğunu söylüyor, boşversene diyor sana. 

Aslında hep yalnız olduğumuzu ve yalnız olacağımızı biliyoruz, diyor Doktor Civan'ım. Sadece bazılarımız bunu duymayı istemez. Ama artık sen biliyorsun. 

Bir kuralımız vardır sadece, diye anlatmaya devam ediyor Doktor Civan. Gerektiği kadar yardım, dayanabildiği kadar yorum yapmak. Sana gerektiğinden fazla yardım edersem ilerleme kaydedemezsin. Ve dayanabildiğin fazla yorum yaparsam da dağılırsın, diyor. 

Kuralı seviyorum. Hatta çok hoşuma gidiyor. Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. 

Rüyanı çok sevdim, diyor. Yazmaya devam et.

İyi yıllar dileyerek çıkıyorum. Meydana giden 10 dakikalık yürüme mesafesini hala gülümseyerek kat ediyorum. 

27 Haziran 2011 Pazartesi

Rüya (Savaş)

((İki gündür bekliyorum yazmak için!! ))

Bildiğin insanlardan değiliz biz. Özeliz ama tanrı da değiliz. Onlara karşı savaşan özel insanlarız biz.

Küçük bir odadayız. Kaç kişiyiz bilmiyorum, onları tanıyıp tanımadığımı hatırlamıyorum. Ama neden benimle birlikte olduklarını biliyorum. Ya da benim neden onlarla birlikte olduğumu. Savaşacağız çünkü.Sadece biz öldürebiliriz Tanrıları. Hepsini... Bunun için toplanmışız. Ya da toplandıktan sonra karar vermişiz. Nasıl geldiğimi bilmiyorum ama neden orada olduğumu biliyorum. Birazdan gelecekler ve bizim hazır olmamız lazım.

Örgü şişi gibi bir demir buluyorum. Hafif, pek iş göreceğe benzemiyor ama odanın içinde başka kullanabileceğim bir şey göremiyorum. Sonra bir topaz buluyorum. Ucu yuvarlak değil ama. Şu eşkenar dörtgen olanlardan. Ama kırılmış bazı yerleri. Körelmiş. Genede alıyorum, tartıyorum şöyle bir. Ağır, iş görür, diyorum. Onu da şişle beraber alıyorum yanıma. Kalkana ihtiyacım olup olmadığını merak ediyorum ama aramak için zaman kaybedemem. Geliyorlar çünkü. Hissediyorum. Hissediyoruz.

Odanın kapısı açılıyor aniden. Önce uzun sarı saçları olan, gümüşi bir zırh giymiş iri yarı bir erkek giriyor. Ares olduğunu biliyorum. Onun ölümü benim elimden olmuyor ama. Arkamdan bir başkası çıkıyor önüme. Elinde bir kılıçla. S.kiyim! Ben neden öyle bir şey bulamadım ki! Kılıçla Ares'in gövdesini yarıyor. Savaş tanrısı gözümün önünde yarasından kanlar akarak yere devriliyor.

Sahne değişiyor. Odada tek başımayım. Odanın içinde bir yatak var. Yatağı siper olarak kullanıyor ve açık kapıdan içeri girecek tanrıyı bekliyorum. Ve o giriyor. Sarı omuzlarına düşen saçları var. Gözleri mavi ve o kadar güzel ki... Yüzünde bir gülümseme var. Üstünde en az onun kadar zarif gözüken ince bir zırh var. Ama detaylarına dikkat edemiyorum. Çünkü O o kadar güzel ki...

Kapıdan içeri giriyor. Bana doğru geliyor. O'nun kötü olduğunu, ben onu öldürmezsem beni öldüreceğini biliyorum. Elim topazıma gidiyor ama bıraktığım yerde değil. Tek işe yarayan silahımı da kaybettim, s.kiyim! Şişi buluyor ellerim. Alıyorum ve ayağa kalkıyorum. Yatağın üzerine çıkıp kendimi ona karşı avantajlı duruma getiriyorum.

Mavi gözleri elimdeki şişe takılıyor. Gülümsüyor. Sence işe yarayacak mı, diye soruyor. İşe yarayacak, diyorum. Ama korkuyorum. Çünkü yarayacağına bende inanmıyorum. S.kindirik bir demir .mına koyayım. O ise Afrodit! Tanrıça! Gene de hamlemi yapıyorum. Şişi boynuna saplıyorum. Köprücük kemiklerinin arasına. Demir elimde bükülüyor. Etine girmiyor ve ben kırılacağını hissediyorum. Geri çekiliyorum.

Bak, işe yaramadı, diyor. Yaramalı ama. Başka şansım yok. Yarayacak, diyorum. Bekliyor. Sapla haydi, diyor. Karnıma sapla. O zaman işe yarar.

Bu bir tuzak mı, bilmiyorum. Ama gözleri öyle olmadığını söylüyor. Sanki O'da bunu istiyor. Ve ben de şansımı deniyorum. Zırhının altından, karnının bembeyaz teni gözüküyor ve hamlemi yapıyorum. Pürüzsüz etinin direnmesi uzun sürmüyor. Şiş etten içeri giriyor. Şişi geri çekeceğime aşağı doğru kaydırıyorum. Ben kaydırdırça şiş eti yararak ilerliyor.

Acıyla geriliyor yüzü. Elleri karnına doğru gidiyor ama dokunmuyor. Yüzüme bakıyor sadece. İşe yaradı mı, diye soruyor. Yaradı, diyorum.

Yatağa çöküyor. Bana sırtı dönük bir şekilde oturuyor. Sonra da uzanıyor yatağa. Sadece O'nu izliyorum. Bukle bukle saçlarının yatağa dağılışını izliyorum. Elleri karnının üzerinde. Açtığım yarık gittikçe daha da büyüyor sanki. Gözlerim doluyor. O kadar güzel ki... Ve ben O'nu öldürüyorum.

Boğazımı yarman gerekiyor, diyor uzandığı yerden. Yutkunuyorum. Boğazını yarmam gerektiğini biliyorum. Doğruluyor ve bana doğru dönüyor. Şişi boğazına saplıyorum. Bu seferde yatay bir yarık açıyorum boğazında ama devam edemiyorum. Çünkü o kadar güzel ki... Ölürken bile...

Şişi boğazından çıkarıyorum. Çok üzgünüm, diyorum. Çük üzgünüm, çok üzgünüm, çok üzgünüm...

Gülümsüyor. İnce elleriyle yüzümü kavrıyor. Boğazı yarılmış olmasına rağmen sesi bozulmamış, kelimleleri çok net, sesi çok saf.

Ben yaşamam gerekeni yaşadım, diyor. Artık sıra sende. Tek verebildiğim karşılık "üzgünüm" oluyor. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyor. Üzgün olma, diyor. Bende bunu istiyorum. İnce dudakları dudaklarıma değiyor. O kadar tatlı ki... Beni öperken, ben O'nu öperken ağlamaya başlıyorum. Ellerim ince boynundan saçlarına dalıyor. Özür dilerim, diyorum O'nu öperken. O ise sadece gülümsüyor. Doğru olanı yapıyorsun, diyor. Yavaş yavaş boynu ellerimin arasından kayıp düşüyor. Hayatımı yaşamak istemiyorum. Onun dudaklarını hissetmek istiyorum. Ellerini, bukle bukle saçlarını...

Ben O'nu öperken ağlıyorum, O ölürken gülümsüyor ve ben uyanıyorum.

27 Mayıs 2011 Cuma

Başladık gene

Evdeyiz bu sefer. Annem, babam, ananem, Kaan ve ben. Ama çok ters bir şeyler var. Bir şeyi bekliyoruz ve o beklediğimiz şey o kadar kötü ki... Herkes üzgün ve sessiz. Kimse konuşmuyor. Bir tek Kaan gülüyor. Yüzünde bir gülümseme var, gidip herkesle konuşuyor.

Yanıma geliyor. Üzülme, diyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sadece artık gitmem gerekiyor, diyor. Merak etme canım acımayacak. Ağlamamaya çalışıyorum ama çok zor. Kaan ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Bir süre sonra herşey normale dönecek, diyor. İmkanı yok ama bunu O'na söylemiyorum. Kafa sallıyorum sadece. Üzülme, diyor tekrardan ve yatağa yatıyor. Yanına gidiyorum. Gidiyoruz. Hepimiz başındayız ve bekliyoruz. Kaan gülüyor. Gözlerini kapadığında da gülüyor. Ve ben ağlamaya başlıyorum.

Sahne değişiyor. Dayımlar gelmiş. Ve başka tanımadığım insanlar. Eve doluşmuşlar, oturmuşlar, konuşuyorlar. Söyledikleri şeylerin hiçbir anlamı yok. Bir ara Dayım yanıma geliyor. Düzelecek herşey, diyor. Dinlemek istemiyorum. Dayım'dan nefret ediyorum ilk defa. Gitmelerini istiyorum. Beni rahatsız ediyorlar. Uygun davranmıyorlar. Düşünceli davranmıyorlar. Ayrılıyorum yanlarından, birine götürmek için elimde bir tabak var. Üstünde yiyecek birşeyler. Elimdeki tabakla dışarıya atıyorum kendimi. İçeriden gelen sesleri duyuyorum ve gerçek olamaz, diyorum. Bir yerde büyük bir yanlışlık var. Gerçek olamaz. Ve uyanıyorum.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Rüya (Beş buçuk)

Dışarı çıkmak üzereyim. Belirli bir zamanda olmam gereken belirli bir yer var. Tam dışarı çıkacakken telefon çalıyor. Açıyorum. Biri bir melodi mırıldanıyor. Anlamıyorum. "Beş buçukta patlayacak." diyor sonra ve telefonu kapatıyor. Patlayacak yer benim olmam gereken yer ve beş buçukta benim olmam gereken zaman. Gerçekten patlayacak mı yoksa sadece saçma bir tehdit mi bilemiyorum. Başkaları da var orada. Haber vermeli miyin yoksa insanları gereksiz yere mi telaşlandırmış olurum, bilemiyorum.

Dışarı çıkıyorum. Dayım'ı arıyorum. Durumu anlatıyorum. Git polislerle konuş, diyor. Ama kendine güven, açık bir ifadeyle konuş, yoksa adamı s.kerler, diyor. Kelimesi kelimesine. Durumdan çok dayımın dediği beni korkutuyor.

Tamam, diyorum. Biriyle mi gidiyim, yalnız gitmesem mi, diye soruyorum. Biriyle git, daha iyi olur, diyor.

Sonra sahne değişiyor. Mert yanımda. Olmam gereken yerin önündeyim. Üç katlı bir bina. En alt katından sesler geliyor. Mert'e orada olmam gerek beş buçuk da, diyorum. Gidecek misin, diye soruyor. Ya sen orada olacağın için patlatacaklarsa, diyor. Seni öldürmek için onları öldüreceklerse. O zaman söylemiyim, diyorum. Gitmiyim. Ama haber vermem lazım. Binaya doğru gidiyorum. Saate bakıyorum. Beç buçuğa geliyor ve ben uyanıyorum.

27 Mart 2011 Pazar

Mindfucker Rüya

Yeter hakkaten. Seni de, o saçtığın tozlarını da s.kicem. Bu zamana kadar sana hep saygım ve sevgim olmuştu ama çizgiyi aştın. Pis oynuyorsun artık. Bel altı vuruyorsun. Beynimi, o da yetmezmiş gibi günümü s.kiyorsun. O serpiştirdiğin tozlarını istemiyorum artık. Uğrama bana. Sakın gelme! Gelişin beni deli ediyor.

Dışarıdayım. Umay ve Serkan'la beraberim. Pasaj gibi bir yerin içine giriyoruz. Akşam ve ben bir şeye kızgınım sanırım. Umay, pasajın hemen girişindeki bankamatiğe gidiyor. Para çekmek için girmişiz pasaja. Umay Taranti Bankasına gidiyor (reklam olmasın). Serkan' da sağa doğru dönüp Şiş Bankası'nın bankamatiğine doğru gidiyor. Bende onun peşinden gidiyorum, zira benim de kartım Şiş. Serkan pek keyifli, bir şeylere gülüyor. Bilmiyorum, belki bana gülüyor ama ben garibim. Başım dönüyor. Tam Serkan'a bir şey anlatacakken gözlerim kararır gibi oluyor. Yere yığılıyorum. Serkan beni tutmaya çalışıyor. Ne oldu, iyi misin, diyor ama cevap veremiyorum. Dudaklarım yapışmış sanki. Tam o sırada yer sarsılmaya başlıyor. Deprem oluyor. O kadar güçlü ki uğultusu titretmeye yetiyor. Kendime geliyorum, çünkü çok korkuyorum. Serkan'a bakıyorum. O da çok korkmuş. Ağlamaya başlıyor. Hepimiz ölücez, diyor. Sarılıyorum. Korkma, diyorum, hiçbir şey olmayacak.

Bir süre sonra deprem bitiyor. Yerden kalkıyoruz. Yüzüm yaştan ıslanmış. Burnumu çeke çeke annemi aramam lazım, diyorum. Nasıl olduklarını öğrenmem lazım. Ama bir türlü hat düşmüyor. Eve gitmem lazım. Pasajdan dışarı çıkıyoruz. Bağrışlar, ağlamalar. Sonra sahne değişiyor.

Eve doğru gidiyorum. Yanımda birileri var ama Umay ve Serkan yok. Yolda annemi görüyorum. Anne, iyi misiniz, diye soruyorum. Eliyle bir şeyler yapıyorum. Tam olarak ne yaptığını hatırlamıyorum ama ne dediğini anlıyorum. Ananen intihar etmeye çalıştı, diyor. Elim ayağım boşalıyor. O da ne demek, diyorum. Birileri, ama iyi hastaneden çıkarmışlar, diyor. Bir başkası bir avuç ilaç içmiş, diyor. Eve doğru koşuyorum.

İki katlı evimiz. Kapıyı açıp salona giriyorum. Kaan bir koltuğun üzerine oturmuş ağlıyor. Yanında Serkan, onun yanında da Umay oturuyor. Ben ne yaptığımı bilmeden Kaan'ın yanına gidiyorum. O kadar fena ağlıyor ki. Ben de hıçkırmaya başlıyorum. Anlamıyorum, neden böyle bir şey yaptı ki?! O sırada ananem geliyor. Kapıdan girdiğini görüyorum. Üstünde şu hastanelerde giydirilen mavimsi beyazımsı hasta önlüğü var. Bileğinde beyaz bilekliklerden. Saçları karışmış, rengi solmuş. O kadar kızgınım ki iyi olup olmamasına dikkat etmiyorum. Nasıl yaparsın, diyorum. Neden? Cevap vermiyor. Önümden öyle yürüyüp geçiyor. Ne kadar üzdüğünün farkında değil misin, diye bağırıyorum arkasından. Özür dilerim, diyor. İyiyim bak. Ama dedikleriyle gördüklerim örtüşmüyor. Ruh gibi. Öyle geçip gidiyor. Ve ben uyanıyorum.

27 Şubat 2011 Pazar

Manzara

Harika bir manzara gördüm rüyamda. Akşamdı, parlak bir ay olmalıydı gökyüzünde, zira deniz parlıyordu. Bir köprünün üzerinde yürüyorduk. Şimdi düşününce hafiften Prag'a benziyor gibi geldi. Köprü taştandı. Kimse yoktu bizden başka. Belki bir iki kişi. Sessizdi ve sadece denizin sesi duyuluyordu. Denize bakıyordum. Hafif dalgalar kumsala vuruyordu. Kumsalda bıraktığı ıslak izler parlıyordu. Bazı izleri siliyor, yerine yenilerini bırakıyordu. Ve çok güzel gözüküyordu! Canım deli gibi denize girmek istiyordu. Resmen çekici bir görüntüsü vardı. Sesi bile insanı cezbediyordu.
"Denize girsek güzel olurdu." dedim.
"İstersen girelim." dedi.
"Hayır." dedim. Çünkü görüntüsüne, sesine rağmen girmek istediğim bir deniz dolmadığını farkettim. Tuzluydu. Ve ben içebileceğim bir denizin içinde yüzmek istiyordum. Karşımdaki denizin öyle olmadığını bilmek beni baya üzdü. Çünkü girsek güzel olabilirdi.

27 Ocak 2011 Perşembe

Rüya (berbat)

Bir gösteri izliyoruz. Annem, ben ve ananem. Işıklarını dayımın yaptığı bir gösteriyi izliyoruz. Ama sahnede değil gösteri. Daha çok kendi aralarındaymış gibi bir havaları var. Sandalyelerde oturuyoruz, kırmızı salon koltukları yerine. Bir dans gösterisi sanırım. Müziği duymuyorum ya da hatırlamıyorum ama dans ettiklerini hatırlıyorum.

Annem sigara içmek için dışarı çıkıyor. Ama oyuncuların kullandığı kapıyı kullanıyor. Çıkıyor. Ben merak ediyorum, çünkü annem normalde gösteri bitmeden ya da ara verilmeden dışarı çıkmaz. Neden çıksın ki? Sonra geliyor. Yüzü allak bullak. Suratında garip bir sırıtış var ama. Gülümseme değil. Sırıtış. Ağlamaya meğilli. Yerimden kalkıp yanına gidiyorum. Ne oldu, diye soruyorum. Yok bir şey, diyor. Yasemin, dayının tomogrofisini götürür müsün, diye soruyor. O zaman anlıyorum ki biz bir hastanedeyiz. Ve bende aslında bunun farkındayım. Dayımın hasta olduğunun farkındayım. Çünkü normal bir şekilde tamam diyorum anneme. Şu düz ince torbalardan alıyorum bir tane. İçi dolu. Dayımın tomografileri içinde. Annem, bende seninle geleyim, diyor. Beraber dışarı çıkıyoruz. Ananem içeride gösteriyi izlemeye devam ediyor.

Koridora çıkıyoruz. Annemin ellerinin titrediğini farkediyorum. Anne sen iyi misin, diye soruyorum. Suratında gene o ağlamaklı sırıtış var. Aptala dönmüş bir sırıtışı. Algıladıklarıyla gösterdiği tepkilerin çakışmasından ötürü suratı hata veriyor sanki. Ölüyor, Yasemin, diyor. Ne diyorsun sen, diye soruyorum. Ağlamaya başlıyor annem. Gülerek ağlıyor. Saçmalıyor ve ben daha önce annemin saçmaladığını hiç görmedim. Kurtaramıyorlar onu, diyor. Ölüyor. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. Saçamalama anne, diye bağırıyorum. O kadar kızgınım ki! Kes ağlamayı, diyorum. Ama o an için bu bir istek değil. Onu resmen tehdit ediyorum. Kendine gel, sakin ol!! Yok onun öldüğü falan, diye bağırıyorum. Annem susuyor. Susup ağlamaya devam ediyor. Nerede şimdi, diye soruyorum. 214 numaralı odaya aldılar, diyor. Üçüncü katta. Başka bir şey dinlemeden asansöre doğru gidiyorum.

Asansörü bekliyorum. Bir süre gelmeyince merdivenleri kullanmayı düşünüyorum ama daha uzun sürer. O arada başka bir asansör geliyor. Atıyorum kendimi içeri. 3'e basıyorum. Asansör hareket eder etmez kendimi bırakıyorum. Çöküyorum yere ve deli gibi ağlamaya başlıyorum. Bir daha olmaz, çok saçma, diyorum. Üstümde annemlerin doğum günümde aldığı bej, çizgili ince montum var. Gözlerimi silmekten kol uçları sırılsıklam olmuş. Kendimi toparlıyorum. Çünkü asansör durmuş. O zaman fark ediyorum ki 3'e basmama rağmen asansör aşağı inmiş. Ama yukarı çıkması gerektiğine çok eminim. Bir yanlışlık oldu herhalde diyorum ama gene de dışarı çıkıyorum. Asansör arkamdan kapanıyor. Ben ise bir caddeye bakıyorum. Dışarıdayım. Önümden insanlar, arabalar geçiyor. Yanlış geldim herhalde, diyorum. O anda farkediyorum ki elimdeki torbayı asansörde bırakmışım. Çok sinirleniyorum, geri dönüyorum ama asansör gitmiş. Aramaya zamanım yok, dayımı bulmak zorundayım. Caddenin karşısında yanyana aynı tip bir sürü ev var. Hemen üstlerinde gene aynı tip evlerden bir başka sıra. Her sıra başında da numaralar yazılı. biri 200den 208'e gidiyor. Dayımın orada olduğunu anlıyorum. 214'ün olduğu sırayı buluyorum. Evin kapısında camlar var. Şu amerikan vari evlerden. Merdivenleri çıkarken ağlamaya başlıyorum. Gerçek olamaz, diyorum. Kapının üzerinde bir yazı var. "Bitkisel Hayat" yazıyor ve ben uyanıyorum.

Sanırım bünyem daha fazlasını kaldıramayacağı için beni uyandırdı. Sağolsun varolsun. Annemi kaldırıp kaldırmama konusunda bir an kararsız kaldım. Dayımın nasıl olduğunu gecenin bir vakti sormak onu da korkutur diye düşündüm ve vazgeçtim. Bir şey olsa mutlaka söyler, dedim. Sabah ilk işim ona rüyayı anlatıp dayımı sormak oldu. İyiymiş. Ama ben hiç iyi değildim.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Rüya karmaşası

Resmen beynimin sızıntılarından, paçavralarından örülmüş rüyalar görüyorum. Bu seferkinin belli bir gidişatı, giriş gelişme sonucu yok. En azından benim hatırladığım parçaları pek devam eden türden değil. Gene de sadece beynim hakkında, benim hakkında bir fikriniz olsun diye yazıyorum.

Kaan'la Tekken turnuvasına katılıyoruz. Yaklaşık bir yirmi kişi bir odaya geçmişiz ekrana bakıyoruz. Güzel bir hatun kimlerin dövüş yapacağını ayarlıyor. Kaan oynuyor mu hatırlamıyorum ama benim ismim yok listede ve şikayet etmiyorum. Zira o odadaki herkesin azıma s.çacağından eminim. Bir tanesi dövüşte belindeki shotgun ı çıkarıyor, karşısındakini vurup öldürüyor. Onu gördükten sonra oynamaya hiç hevesim kalmıyor.

Bir başka sahnede Tekken'de son günlerde kastığım Leo adındaki karakterim. Ve sanırım şu Manhattan köprüsü var ya ya da işte oradaki çelik köprülerden biri, onun tepesine tırmanmaktayım. Çünkü Lili'yle (Tekken'deki diğer bir karakter) kapışıyorum. Bir ara aşağıya bakıyorum ve o kadar yüksekteyim ki fena oluyorum. Ellerimden asılmış tırmanmaya çalışıyorum. Ama aşağısı çok korkunç. Lili'nin yanına vardığım da bu kısımla hatırladıklarım bitiyor.

Bitirme grubundan Özge var bu sefer. Bana bir mail atmış. Mail da bitirme ile ilgili herşeyi yaptığından hatta betonarme ödevini bile bitirdiğinden bahsediyor. Bir de üstüne başka yapacak herhangi bir şey olup olmadığını soruyor. O kadar deli oluyorum ki... Nasıl yetiştirdi lan, diye düşünüyorum. Ben bir s.kim yapamadım, karı herşeyi bitirmiş, diyorum. Ondan uyanıp rüya olduğunu anlayınca ayrı bir rahatladım.

Bir diğeri, bir barın önünde, dışarıdayım. Sanırım sigara içiyorum ama emin değilim. Sonra dışarıya tanıdığım iki kız çıkıyor. Bir tanesini gerçekten tanıyorum ama yüzü gittikçe silikleştiğinden bir fikrim yok artık. Ama diğer kız, onu gerçekte tanımıyorum ama rüyamda o kızı tanıyorum ve o kızdan baya hoşlanıyorum. Hatta buna hafif cinsel bir çekimde diyebiliriz. Baya beğendiğim bir kız. Tanıyoruz birbirimizi. Beni çağırıyorlar. Gidiyorum yanlarına. Bir kaç muhabbet falan ediyoruz. İçkilerden, içerideki ortamdan falan konuşuyoruz. Sonra beraber içeri giriyoruz. Ben kızın çok hoş olduğunu düşünüyorum. Bardan çıkıyorum tek başıma. Eve gidicem, sarhoş olmamışım, bu nedenle de tadım yok. Tam caddeye çıkıp gidecekken arkamdan gene ikisi çağırıyor. Nereye gidiyorsun, diyorlar. İçkim bitti, gidiyorum, diyorum. Bizim bir şişe şarabımız var, içer misin, diye soruyorlar. Tereddüt ediyorum, zira ayıp olur diye düşünüyorum. Ayıp olur ya, diyorum. Saçmalama, diyor benim beğendiğim kız. Onlara katılıyorum. Şarabın tadı biraz fazla buruk. Kötü şarapmış, diyor beğendiğim kız. Eh, diyorum, fena değil. Gene ayıp olmasın diye öyle söylüyorum. İçimden bunu yerine soğuk bir bira ne güzel olurdu diyorum. O arada bir başkasını görüyorum. Sanırım liseden Can. Geliyor, muhabbet falan ediyoruz. Sonra içkiye ortak olmak istiyor. Uyuz oluyorum. Sorun içkiyi onunla paylaşmak değil. Sorun benim olmayan bir içkiyi benim arkadaşımla paylaşmak zorunda kalmaları. Ona uyuz olarak da bu rüyadan uyanıyorum.

Bunların hepsi tek bir gecede görüldü. Her uyandığım da ayrı bir dumur yaşadım. Gerçekten düşünce parçalarımın oluşturduğu çamurumsu bir suyun içinde yüzüyorum. Ve bazen bu midemi bulandırıyor. Gore rüyaları bunlara tercih ederim!

10 Aralık 2010 Cuma

Rüya (Toplu Cinnet)

Akşam olmuş, hava kararmış ve biz birkaç arkadaş ve yanımda erkek arkadaşım ile (tanımadığım bir insan kendisi) dışarıdayız.

Arkadaşlarla çalışmaya karar vermişiz ve sanki Zincirlikuyu'nun oradaki metrobüs durağına benzeyen bir yerdeyiz. Gideceğimiz yere nasıl gideceğimizi konuşuyoruz.

Konuştuğum kişilerden bazısını tanıyorum. Biri bu dönem aldığım deprem dersinde grup arkadaşım. Çalışacağımız yere nasıl gideceğimizi soruyorum. Yürüyerek gidilir, diyor. Öndekileri takip edeceğiz. Tamam, diyorum. Yanımda erkek arkadaşım yürümeye başlıyoruz. Bir süre sonra kalabalıktan ayrı düşüyoruz ve ben etrafıma bakınıyorum. Neredeler, diye soruyorum yanımda ki kıza (deprem dersinden arkadaşım). Gelirler, diyor. Biz gidelim.

Girişi büfe gibi olan bir yere giriyoruz. Koridor uzun. Sonuna doğru solda bir kapı görüyoruz ve içeri giriyoruz. Herkes gelmiş, çalışmaya başlamış. Bizde katılıyoruz ve çalışmaya başlıyoruz.

Sahne değişiyor. Ben içecek birşeyler almak için yerimden kalkıyorum. Bir kızla bir oğlanın arasına girmek zorunda kalıyorum. O arada kız bir laf söylüyor. Ne söylediğini hatırlamıyorum ama hareket ediyor, eziyor ya da sataşıyor. Üçünden biri ya da ortaya karışık bir şey. Gülüyorum ve omuz silkip yerime geri dönüyorum. Erkek arkadaşım güldüğümü görüyor ve ne olduğunu soruyor. Kızdan ve erkek arkadaşından ve bana dediklerinen bahsedip gülüyorum. Önemsemiyorum. Sallamıyorum, hatta erkek arkadaşıma anlatmamın tek sebebi de beraber gülüp geçmek için.

Ama bir anda erkek arkadaşım elindeki sigara paketini o çocuğa doğru atıyor. Paket çocuğun kafasına çarpıyor ve dönüp erkek arkadaşıma bakıyor. Sevgilimi hiç böyle görmemişim. O kadar korkuyorum ki hemen koluna sarılıyorum. Haydi, artık gidelim, çalışmayacağım, diyorum. Ama O kesinlikle beni duymuyor. Gözlerini yaklaşmakta olan çocuğa dikmiş halde.

Çocuk geliyor, insanlar aralarına giriyor. Ben deli gibi sevgilimin kolunu sıkıyor ve devamlı tekrar ediyorum, yapma ,lütfen, gidelim!

Bir şekilde fırsat buluyorum, aralarına dalıyorum ve sevgilimin kucağına atlıyorum. Beni tutmak zorunda kaldığı için dikkati dağılıyor. Sarılıyor bana. Ellerimi saçlarına daldırıp çekiyorum, yeter artık, gidelim, diyorum. Ağlamama iki var.

Bana bakıyor, sonra tekrar çocuğa bakıyor. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gülümsüyor. Tamam, gidelim, diyor.

Kapıdan çıkıyoruz. Kızın teki yanımdan geçerken omuz atıyor. Ama hiçbir şekilde tepki vermiyorum. Verirsem gene patlak verecek çünkü. Ve o an için tek istediğim oradan s.ktir olup gitmek. Korkuyorum çünkü. Deli gib korkuyorum. Bu yüzden arkama bakmadan kapıdan çıkıyorum.

Tek bir an görüyorum sevgilimin gözlerindeki bakışı. Tek bir an yakalıyorum ve anlıyorum ki artık bunu durduracak gücüm yok.

Bir anda kuduz köpekler gibi birbirlerine giriyorlar. Bağırışlar, çağırışlar... Ben ise keçiye dönmüşüm, kıpırdayamıyorum bile. İnsanların ayırmak için aralarına dalışını izliyorum sadece. Sonra farkediyorum ki ayırmak için dalmamışlar. Kavga etmek için dalmışlar. Yumruklar, tekmeler, çığlıklar...

Kendime geliyorum ve koşarak büfeye doğru gidiyorum. Yardım edin, lütfen, ayırın onları, diye bağırıyorum. İki üç oğlan buluyorum. Kollarından tutup odaya doğru götürüyorum. Lütfen yardım edin! Birbirlerini yiyorlar!

O kadar yavaş yürüyorlar ki sanki... Ömrümden ömür gidiyor.

Kafalarını sola doğru çeviriyorlar ve bakışları değişiyor. Şaşkınlık, korku ve iğrenme.

Odaya bakıyorum ve yerde yatan iki beden görüyorum. Biri benim sevgilime ait biri de kavga ettiği çocuğa. İkisininde kolları vücutlarından ayrılmış, omuzlarının aşağısı kanlı boşluklar. İkisininde kafası geriye doğru bakıyor, gözleri ve ağızları açık. Daha sonra odanın içinde başka vücut parçaları görüyorum. O odanın içindeki herkese ait olan ama yerlerinden çok uzakta olan kollar, bacaklar, gövdeler...

Daha karşımdaki manzarayı sindiremeden yanımdaki çocukların da değiştiğini farkediyorum. Bakışları değişiyor. Artık korku ya da iğrenme yok. Açlık var sanki. Ete olan bir açlık değil ama. Acıya ve çığlıklara olan bir açlık.

Koşmaya başlıyorum. Kendimi dışarı atıyorum. Yürüdüğümüz bütün yolu koşarak geçiyorum. Metrobüs durağı gibi olan yere geliyorum. Gecenin bir vakti olmasına rağmen çok kalabalık. Biri bana doğru koşuyor. Herhangi bir kelime söyleyemeden üzerime atılıyor ve ısırmaya çalışıyor. Bir başkası geliyor ve kolumu koparmaya çalışıyor. İlerledikçe kalabalığın arasına karışıyorum ve kalabalık beni parçalamaya çalışıyor. Aklıma dünyanın sonu senaryolarından biri geliyor. Cehennemin kapısının açıldığını düşünüyorum. Herkes deliriyor, cinnet geçiriyor ve tek amacı acı tattırmak oluyor.

Etrafımı çevirenlerin sayısı o kadar fazlaki... Herkes üstüme çullanıyor. O zaman anlıyorum ki kurtulamayacağım. Ölüyorum, diye düşünüyorum ve uyanıyorum.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Rüya (gore)

Sanırım bu aralar en uzun ve en feci rüyamı gördüm. O kadar ki uyanmama sebep olan şey kendi hıçkırıklarım ve nefesimin tıkanması oldu. O zaman hemen rüyamıza geçelim:

Dayımların evindeyim. Ama sanki eve yeni taşınmışlar. Böyle bir koşturmaca hakim eve. Dayımı görüyorum, Gülay Abla ortalıklarda değil. Bir de evin içinde tanımadığım bir iki kişi var. Dayımın arkadaşlarıymış. Evi toparlıyoruz beraber. Ha, bu arada evleri şimdiki evleri gibi değil. Başka bir ev. Herneyse...

Ben bulduğum eşyaları arka odaya götürürken evde bir kedi olduğunu görüyorum. Garipsemiyorum ama sanırım evde bir kedi olduğunun bilincindeyim. Kedi beyazlı sarılı biraz da grili. Zayıf. İnce bir kuyruğu vücuduna göre de büyük bir kafası var. Gözleri yeşil sanırım. Aklımda öyle kalmış. Pis pis bakıyor bana ama sallamıyorum. Kedileri bilirim. İşlerine gelirse yüz verirler işlerine gelmezse s.klemezler.

Arka odaya girdiğimde içeride bir kedi yavrusu olduğunu farkediyorum. Minicik böyle. Kırpık kırpık beyaz tüyleri var. Yumak gibi. Deliriyorum. Hemen alıp saklıyorum. Bir çekmecede yer yapıyorum ona. Çünkü öteki kedi görürse onu öldürür. Tam onu çekmeceye koyup kapatıyorum ki pis bakışlı kedinin beni kapıdan izlediğini görüyorum. Yavşak yavşak hareket ediyor. Yavşak yavşak miyavlıyor. İçeri girmek için .rospuluk yapıyor resmen. Ayağımla itekleyerek odadan çıkarıyorum kapıyı kapıyorum. Eşya taşımaya geri dönüyorum.

Salonda eşyaları toplarken bir diğer kedi yavrusu görüyorum. Ona da çok küçük. Tekir bu seferki. Ama böyle daha küçük ya koyu renkleri o yüzden. Düşük kulakları var. Hemen onu da alıyorum. Odaya götürüyorum. Bu sefer odanın kapısını kapatıyorum arkamdan yere koyuyorum onu. Debeleniyor falan. Diğerini de çıkarıyorum çekmeceden. Çok sıkılmış hemen koşmaya çalışıyor ama çok küçük daha. Biraz onlarla takılıyorum sonra da çıkıyorum odadan. Kapıyı açınca karşımda görüyorum pis bakışlıyı. Bu sefer .rospuluk yapmıyor. Bakışları daha daha pis. İçeri girmeye çalışıyor. Yakalıyorum ensesinden. İtiraz ediyor, tırmalamaya falan çalışıyor. Uzak bir yere götürüp koyuyorum onu. Sonra gidip dayıma söylüyorum. Bulduğum yavruları, onları sakladığımı anlatıyorum. Dikkatli ol, diyor. Bizimkisi kıskanır biliyorsun, girmesin odaya, diyor.

Böyle böyle ben iki üç yavru daha buluyorum evin içinde. Hepsini odaya götürüp koyuyorum. Birbirleriyle oynuyorlar. Bir tane de büyük bir kedi buluyorum. (O da bu bizim apartmandaki kedi. çok güzel bir kedi sarılı siyahlı beyazlı bol tüylü bir şey. Ben ona yakışıklım, diyorum. Akşamları eve geldiğimde beni merdivende bekliyor oluyor. Kısa bir sevişme yaşayıp öyle eve giriyorum.) Neyse, onu da bulmuşum odaya kapatmışım. Hepsi gayet mutlu. Bu arada da pis bakışlıyı pek görmüyorum. Uyuyor bir yerlerde, diye düşünüyorum.

Sonra sahne değişiyor. Ben dışarıdaymışım ve koşarak dayımın evine doğru gidiyorum. Dayımın arkadaşları oradan oraya koşturuyor. Dayım ise bir koltuğa çökmüş ağlıyor. Ne oldu, diyorum. Arkadaşlarından biri hepsini öldürdü, diyor. Kanım çekiliyor sanki. Odaya dalıyorum hemen. Kapıyı açıyorum. Oda kan revan içinde. Bütün yavrular parçalanmış. Benim bulduklarımın yanında başka yavrularda var. Dağılmışlar bir tarafa kimisinin gözleri kapalı, kimisinin açık. Boydan boya yırtılmış göğüsleri. Dilleri sarkmış. Etraf kan. Odanın içinde başka bir kapı var. Oraya doğru giderken benim yakışıklıyı da görüyorum. Duvara sırtını dayamış iki ayağının üzerinde kalmış. Sanki duvara asılmış gibi. Bağırsakları dökülmüş. Çok net görüyorum. Onun gözleri kapalı. Organları etrafa yayılmış, bütün kanı akmış. Titrememe engel olamıyorum artık. Benim suçum, diyorum. Onları buraya koymamam gerekirdi, diyorum. Odanın içindeki kapı bir banyoya açılıyormuş. Oraya giderken yerde başka yavrular görüyorum ölü, parçalanmış. Dayımın arkadaşı delirdi o, diyor. Öldürülmesi lazım.

Ben banyonun kapısına geliyorum. O içeride. Etrafı da ölü kedilerle dolu. Aralarda fareler falan da var. Kendisi hiç kana bulanmamış ama. Beni görünce tıslıyor. Bana saldıracağını anlıyorum. Ama korkmuyorum. Sadece olanlarla o kadar dehşete düşmüşüm ki onun üstüme gelip bana saldırmasından korkuyorum. Ama delirmiş gerçekten. Ve o da bana aynı şeyi söylüyor. Hepsi senin suçun, diyor. Konuşmuyor ama bunu dediğini biliyorum. Onlar senin yüzünden öldü, diyor. Ağlamaya başlıyorum. Kedi bacaklarıma saldırırken ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Gözümün önünden yakışıklımın görüntüsü gitmiyor. Orada göğsüm sıkışmaya başlıyor işte. Dayıma bakıyorum. Ben öldüremem onu, diyor. Arkadaşı uyutalım, diyor. Dayım çok güçsüz, hayır anlamında kafasını sallıyor sadece. Yapamam , diyor. Onu öyle görünce daha kötü oluyorum. Kriz gibi bir şeye giriyorum. Çıkardığım sesler normal değil. Ağlamakla çığlık atmak arasında. Dayımın öyle olmasının da suçlusu benim, onu anlıyorum.

Birden annem odaya giriyor. Kediyi ayaklarımdan alıyor ensesinden tutup. Ben deli gibi ağlarken o çok sakin. Ben öldürürüm, diyor. Nasıl yaparsın, diyorum. Kanlı banyoya giriyor. O an elinde gümüş renkli bir silah olduğunu görüyorum. Şu altıpatlarlar gibi. Gümüş rengi parlıyor. Annem önce kediyi banyoya koyuyor. Dayım daha fazlasına bakamıyor, arkasını dönüyor. Ben ise sadece dayıma bakabiliyorum. Patlama hepimizi zıplatıyor. Dayım ağlayarak bir şeyler mırıldanıyor, ara ara bağırıyor. Ben ise olduğum yere çöküyorum, nefes alamıyorum. O kadar üzgünüm ki. Hem o yavrular hem yakışıklım hem de dayımın kedisi için. Tek yapabildiğim o garip sesleri çıkarmak. Çıkardığım seslerden korkuyorum. Kendimi toparlayamadığımı görünce daha çok korkuyorum.

O sesi gerçekten duyduğumda uyandım. İlk yaptığım yanaklarıma dokunmak oldu. Gerçekten ağladım mı diye. Ağlamamışım. Ama nefesim normal değildi.

Hala gözümün önünde geliyor o yakışıklımın hali vardı. Yarılmış karnı. Korkunçtu. Rüyalara böyle bir dönüş yapmak hoş olmadı. Bunun çıktısını alıp yarınki randevuya götürücem. Bakalım ne diyecek...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Psikolojik gerilim türünden

Bu sefer bir gemideyim. Ama böyle mürettebatı az bir gemi. Sanki bir av gemisi. Şu mevsim mevsim çıkıp balık avlayanlardan. Büyük balıklar olmalı ama, çünkü gemi de büyük.

Büyük bir yemekhanesi var mesela. Duvarları şu savaş gemileri grisinden. Ama kesinlikle bir savaş gemisi değil.

Neyse, gemimizde küçük kayıklarda var. Onlardan biriyle, mürettebattan biri açılmış. Spesifik biri değil benim için. İş arkadaşım sadece.

Kayığı geri dönmüyor ama. Biz gemiden uzakta buluyoruz onu. Ölü buluyoruz onu. Kan revan içinde. Birinin öldürdüğünü söylüyorlar. Aslında bu gemide dönen bir dedikodu. Resmi bir açıklama olmaz böyle yerlerde, bilirsiniz. Ben baya biliyor olmalıyım ki, bu dedikodunun aslında doğru olduğunu ve içimizden birinin onu öldürdüğünü farkındayım.

İşte o, duvarları savaş gemisi grisi yemekhanedeyiz. Demir masalar var bir kaç tane. Aslında düşününce, o masaların yerine tek bir büyük masa olması böyle bir gemi için daha uygun olabilirdi, ama bizimkisi öyle değil işte. Ya iki kişi ya da tek kişi oturulmuş masalara. Benim karşımda da biri oturuyor. Yüzünü çok net hatırlamıyorum. Sakin sakin yemeğini yiyor. Ben yanımızda oturan, tek başına yiyen diğer birine bakıyorum. Sanırım ondan şüpheleniyorum. Ve sanırım bunu karşımdakine söylüyorum. Yemeğini yemeğe devam ediyor. Sonra kafasını kaldırıp bana bakıyor. Gözlerinin çok korkunç olduğunu hatırlıyorum. "Sence o mu öldürdü?" diyor. Ve ben, yanlış kişiyle oturmuş yemek yediğimi anlıyorum. Yanlış kişiyle konuştuğumu anlıyorum.

Zaten böyle şeyleri paylaşmamayı öğrenemedim bit türlü. İnsanın söylediklerinin illa ki kendi g.tüne gireceğini hiçbir zaman öğrenemedim.

Bir de belli ki doğru kişilerle konuşmayı da öğrenememişim. Neyse ki uyanmasını biliyorum.

27 Temmuz 2010 Salı

Uyanmamı seviyim!

Rüyamda her şey b.ka sardığında, ama kelimenin tam anlamıyla b.ka sardığında ve başıma kötü bir şeylerin gelecek olduğunu hissettiğimde kendimi uyandırmayı seviyorum.

"Hayır!" diyorum, "Bu kadar korkunç birşey gerçekte başıma geliyor olamaz!"

Gözlerimi açmak için çabalıyorum. Bir an yattığım yerden gördüğüm görüntüyle rüyamdaki sahne üst üste biniyor gibi oluyor. En azından ben öyle hissediyorum. Ve sonra gözlerimi tamamen açıyorum.

Uyandığımda, başıma gelenlerin rüya olduğunu kendime bir şekilde kanıtlamam gerekiyor. Asla öyle bir yere gitmediğim ya da telefonumu düşürmediğim gibi detaylarla biraz önce olan olayların rüya olduğunu idrak ediyorum. O an ki rahatlama tarif edilemez!

27 Haziran 2010 Pazar

Gene rüya...

Rüyamda sarhoştum.
Rüyamda konserdeydim.
Rüyamda annemle telefonda konuşuyor, konuşurken uzun boylu esmer pis bir herifin bana bakarak eline plastik ameliyat eldivenlerinden geçirdiğini görüyordum. Anneme son sölediğim şey birinin beni takip ettiği oluyordu.
Rüyamda o pis, eldivenli heriften kaçıyordum.
Kaçarken ilkokul arkadaşıma rastlıyor ve beni korumasını istiyordum. Neyseki beni çok güzel koruyordu. Sanırım kollarının altına almak ifadesi bu kadar yerinde kullanılabilirdi.
Rüyamda kendi evim diye bambaşka bir evdeydim. Ve bu habersiz değişiklikten son derece rahatsızdım.
Rüyamda Umay ve Saadet bir boyut kapısından geçip kırmızımsı bir dünyaya geçiyordu. Yase ve ben ise arkada kalıyorduk. Daha önemli işlerimiz vardı ama hatırlayamıyorum.
Ve son olarakda artık kaçıncı defa bilmiyorum ama gene dişlerim kırılıyordu. Ağzımda dişlerimden kalan parçaların olduğunu, dilimi üstlerinde gezdirdikçe ağzımın kan içinde kaldığını, dilimin çizik çizik olduğunu hissediyordum.
Sıkıldım. Yeter artık. En çok da kovalanmaktan ve uyanmadan önce son gördüğüm şeyin avcumun içindeki diş parçaları olmasından sıkıldım.
Bir de... bütün olan bu şeylerin tek bir rüyada olmasından, tüm olayların birbirini takip ediyor olmasından sıkıldım.
Sıcağına koyayım.