27 Mayıs 2020 Çarşamba

Climax, Gaspar Noe ve New French Extremity

2018'de gösterime giren Climax'i geçen gün izleme fırsatım oldu. 

Filmin yönetmeni Gaspar Noe hakkında çok fazla bilgiye sahip değildim. Sadece filmleri ile ya fanatiklik derecesinden sevilen ya da yuhalanacak kadar nefret edilen bir yönetmen olduğunu biliyordum. Bu zamana kadar sadece bir filmini izlemiştim. 

Irreversible, çıktığı dönemde aynen yukarıda belirttiğim gibi uçlarda yorumlar alan bir filmdi ve meraktan ölmüştüm resmen. İzledim, şok geçirdim ve gerçekten rahatsız eden filmler listemde ilk 5'e soktum. Ama bu filmi beğenmediğim anlamına gelmiyor. Irreversible, gerçekten rahatsız olmanız için yapılan bir film. Amacına ulaşmasının yanında, hikaye anlatımı, sahneleri, oyunculuğu ve kamera çekimleri ile gerçekten beğendiğim bir film oldu. 

Climax'i izleyeceğim zaman da beklentim aşağı yukarı Irreversible gibi bir film ile karşılaşacağım yönündeydi. Filmin bu açıdan beklentimin altında kaldığını söyleyebilirim. Ama konu itibari ile zaten Irreversible kadar sert bir film olamazdı. Bir grup dansçının partilediği bir geceyi anlatan bir film olarak sarsıcı bir öyküye sahip değil. Geceye uyuşturucunun dahil olması ve yaşanan "bad trip" ile hikaye rahatsız eden bir noktaya gidiyor. Gene de, hikayenin basitliği ve karakterlerin hissettikleri korkuların öznel olması sebebi ile dışarıda kalıyor olmak, aslında yaşanılan an hakkında bize gerçek fikri veremiyor. Bu nedenle özellikle sonlarına doğru atılan çığlıklar, hareketler ve paranoya seyirciye anlamsız gelmeye başlıyor. 

Bu film hakkındaki genel görüşümdü. Ama Climax daha detaylı bir incelemeyi hak ediyor. Açılış sahnesi ile izlediğiniz filmin sonunda çok da normal şeyler görmeyeceğinizi anlıyorsunuz. Sizde merak uyandırıyor. Sonra film yavaş bir tempo ile ilerlemeye başlıyor. Ardından karşınıza çıkan dans sahnesi ise tek kelimeyle mükemmel. Muhtemelen aklımdan gitmeyecek sahneler arasında yer alacak. Kesintisiz, uzun bir dans sahnesi... Sanki film değil de canlı bir dans gösterisi izliyormuşsunuz hissini yaratıyor. Kamera hareketleri ile en iyi açıları yakalayabildiğiniz canlı bir şov. Düşündükçe açıp açıp izleyesim geliyor. Gaspar Noe'nun neden farklı ve isim yapan bir yönetmen olduğunu anlatan bir sahne. Ve o sahnenin bitmesi ile karakterleri, karakterler arasındaki ilişkileri tanıdığımız diyalog bölümüne geçiyoruz. Bence filmin bu kısımları da güzeldi. Geçişler, diyaloglar sıkmıyor insanı. Gecenin nasıl sonlanacağını merak ediyorsunuz. Çünkü işler bir şekilde ilk sahneye bağlanacak...

Gerisini anlatmak spoiler olur ama sadece temponun asla o dans sahnesi kadar yüksek olduğu bir anla karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Benim nacizane fikrim "climax"i o sahnede yaşatan bir film olduğu. 

Sinemanın kötü çocukları arasında yer alıyormuş Gaspar Noe. Böyle anılmasının sebebinin yaptığı filmlerin korkunç olayları anlatması değil, bence. Bizi rahatsız ettiğini düşündüğümüz şeylerin aslında ne kadar korkunç şeyler olduğu hakkında en ufak bir fikrimizin olmadığı gerçeğini gösterdiği için Noe kötü çocuk. Tabii bu konuda biraz daha net bir fikre sahip olmak adına geri kalan 3 filmini de izlemem lazım. Ama bir yönetmen, yaptığı 5 film ile bu şekilde anılan bir noktaya geldiyse yapmak istediği şeyi gerçekten başardığını söyleyebiliriz. 

Climax ile başlayan ve Gaspar Noe ile devam eden araştırmalarım benim New French Extremity sinema akımına götürdü. Gaspar Noe'nun yaptığı 5 filmin 5'ninde yer aldığı 90'larin başında başlayan bu akım seyirciyi irite etmeye yöneliyor. Cinsel çöküş, cinsel şiddet ve rahatsız edici psikozlar akımın genel hatlarını meydana getiren temalar. İnsan vücudu, çıplaklık gibi olgularla bu temaları anlatıyor. New French Extremity içinde yer alan filmlerin çoğu "gore" olarak tanımlanan korku filmleri. Bunların haricinde erotizmi içinde barından gerilim ve sanat filmleri de akım içerisinde yer alıyor. Akım ve Noe hakkında biraz daha fikir sahibi olmak adına Love ve Enter the Void filmini izleyeceğim.

Bakalım kendimi nasıl bir çukurun içine atıyorum, göreceğiz. 

21 Mayıs 2020 Perşembe

Her Korkunç İnsanın Arkasında Bir Medya Var

Aslında başlığın genele ne kadar uyacağından emin değilim ama üzerine düşünmek istediğim bir başlık olduğu için değiştirmeyeceğim. 

Netflix'in en sevdiğim tarafı içinde barındırdığı geniş belgesel arşivi. Ve gün geçtikçe de artıyor. Dizi kusmasından, dandik senaryolu filmler pompalamasından sıkılıp Netflix'e karşı kötü konuşmaya başlayacağım sırada belgesel bölümünde biraz geziniyorum ve dilimin ucuna gelen kelimeleri yutuyorum. Netflix'in, izlediğim belgeseller ile aklımda kalması bence onun başarılı bir platform olduğunun kanıtı.

Geçenlerde bir tavsiye üzerinde Netflix'de izlediğim Amanda Knox belgeseli de gene beni hem memnun etti hem de kızdırdı. Cinayet ile suçlanan yirmi yaşındaki Amanda Knox hakkında bir belgesel. Ben bu zamana kadar Amanda Knox'un kim olduğunu bilmiyordum. Diziyi tavsiye eden Türk Usülü Jarlax, kadının burada bile haber olduğunu hatırlıyor. Ben o zamanlar daha havari bir insandım. Her neyse... Neticede belgesel sayesinde Amanda Knox'u, suçunu ve İtalya'daki yargılanma sürecini öğrenmiş oldum.

Belgesel bu açıdan gerçekten çok başarılı. İlkin biraz taraflı gibi gözükse de bence olayın gidişatını, olaya dahil olan sanıkları, polisleri ve medyayı dışarıdan verebilmiş. İzlerken kendimi herhangi bir kişiye ya da tarafa daha yakın hissetmedim. Hissettiğim tek şey polis ve medyanın sahip olduğu etkilerden nefret etmem oldu. 

Sorguya çekme yetkisine sahip insanların gayesinin gerçeği aramak olması gerekir. Bir suçu itiraf ettirmek değil. Özünde bu gaye ile yaklaşmayan bir dedektifin bence işkence ile bilgi almaya çalışanlardan hiçbir farkı yok. Gerçeği bulmak isteyenin tarafsız olması gerekir. Gerçeği istediğin yöne çekmek bir yalana ortak olmaktan öte değil. Bunu "Jagten" filmini izlerken de hissetmiştim. Amaç bir suçun arkasındaki gerçeği bulmak olmalı. Bir itiraf almak değil. 

Amanda Knox hakkında herhangi iyi ya da kötü bir düşünceye sahip değilim. Belgesel sizde öyle bir hissin oluşmasına neden olmuyor, bence. Ama davasını ele alan polis ekibi ve dedektif açısından şansız bir insan olduğunu söyleyebilirim. 

Ve Medya... Herkesin bu kadar şikayet ettiği "linç" olayının Amanda Knox zamanında medyanın öncü kuruluşları tarafından yapılmış olduğunu görmek çok ilginçti. 

Gezi olayları ile başlayan ve özellikle seçim zamanlarında medyanın ne kadar manipüle edici bir yapı olduğunu anladım. Önceden üzerine çok düşünmemiştim (sanırım önceden çok düşünen bir insan değilmişim). Ama şimdi 2000'lerin başında geçen bu Amanda Knox olayı ile medyanın satış uğruna attığı başlıkları, yazıları görünce medyanın elindeki gücü çok daha net bir şekilde anladım. 

Bir insanı, bir olayı nasıl bambaşka bir hale sokabileceğini ve bunu yaparken işini ne kadar iyi yaptığını düşünüyor olması... Ve yarattığı etkinin o insanın hayatını nasıl etkilediği... Amanda Knox'un şüpheli bulunmasının ardından patlayan haberler ile kadının ne kadar sosyopat bir insan olduğunu, erkek arkadaşı ile nasıl korku saçan bir çift olduklarını herkes "öğrenmiş". Yargı sürecinde iken yattığı hapishanede tuttuğu günlüğün medyaya sızması ile beraber olduğu erkekler, hayalleri ve korkuları artık herkesin malı olmuş. 

Düşünsenize, sadece sizin olduğunu zannettiğiniz düşünceleriniz, hayatınız tanımadığınız insanlar tarafından eleştirilmesi için "haber" yapılmış. O saatten sonra yargının sizin için verdiği kararın ne önemi kalır? Önemli olan sizin işinizi ne kadar iyi yapmış olmanız...

Belgeselde Trump'la karşılaşmak da garip oldu. İtalya'nın yargı sistemini eleştiren Trump'ın çözümü net; "Boycott Italy". Adam boykot etmeyi ezelden beri seviyormuş...

Covid İyi Gelebilir Sanki

Çin'de uzun bir süre sokağa çıkma yasağının sonunda boşanma taleplerinde artış olduğu haberini ilk duyduğum zaman gene bir medya abartması olduğunu düşünmüştüm. Haber anlayışının, gerçeği çarpıtmak ve popüler olan düşünceyi yansıtacak şekilde tekrar yoğurmak olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle gazete ve haber sitelerinde okuduğum şeylere mesafeli, tedbirli ve yüzde 80'i abartıdır, yaklaşımını benimsemiş haldeyim. Ama şimdi anlıyorum ki bu Çin'de boşanma talebinin artmış olduğu haberinde abartma yüzdesi daha küçük olabilir.

Kendi küçük çevremde bile beraber evde uzun süre geçirmek zorunda kalan insanların birbirlerini nasıl üzdüklerini, kırdıklarını görmeye başladım. 

Gerçekten zorla bir yerde kalma durumu, insan psikolojisinde bu kadar ciddi etkileri olabilir mi? Belki kendi evinde kalamayıp, ailesinin evine dönen insanlar için sarsıcı olabilir. Kendimi düşününce, 5 yıl aileden ayrı bir çatı altında yaşadıktan sonra bile ufak bir aile ziyaretinde ne kadar bunaldığımı hatırlıyorum. Şimdi insanlar, o bunalma ile neredeyse iki aydır yaşıyor. O yüzden evinden hariç bir yerde kalıyor olmanın insanın psikolojisini gerçekten etkileyeceği aşikar.

Ama ya zaten hayatını beraber geçirmeye karar verdiğin biri ile beraber kurulan bir evde yaşamak? Evden çıkamıyor olmak, zaten "Evet." diyerek kurduğun bu düzende nasıl bir etki yaratıyor da işler yolları ayırmaya gidiyor? Buna pek aklım yatmıyor. Aklıma yatan zaten baştan yanlış bir karar verildiği, salgın krizinin ileride kopacak olan bu bağı aniden ve daha sert bir biçimde kestiği düşüncesi. O zaman da aslında bu krizin, yollarını ayırmaya karar veren insanlar için iyi bir olay olduğunu düşünüyorum. Seni mutsuzluğa yavaş yavaş götüren bir beraberliği erkenden kesmeni sağlayarak mutlu bir hayat kurma şansını veriyor. 

Peki ya kardeşler? Bu işte, hiç anlayamadım ve anlam veremediğim şey... Küçük kardeşe sahip bir insan olarak ve kardeşi ile 4 yıla yakın ev arkadaşlığı yapmış biri olarak bu süreçte birbirini kıran kardeşlere anlam veremiyorum. Kardeş kıskanacağın biri değildir. Gerektiği zaman senin olan onundur ve onun olan da senindir. Kardeşi ile bir ay boyunca kavga edip işin ucu hiç konuşmamaya gidiyorsa bence bu kişinin hem kendinde hem de ilişkilerinde sıkıntıya sahip olduğunu gösteriyor. Beraber büyüdüğün, seni pek çok insandan daha iyi tanıyan birisi ile geçinmeyi beceremiyorsan karşındakinin ne kadar "uyumsuz" biri olduğunu söylemeden önce kendindeki uyumsuzluğu bulmaya çalışmak gerekiyor. 

Kendi küçük çevremdeki 4 insanın bu süreç zarfında yaşadıkları kafama çok takılıyor. Salgın döneminde içinde bulundukları bu huzursuz ortam sonucunda aslında kendileri için en değerli olan şeyi kaybetmelerini hiç istemiyorum. Onun yerinde kendilerini bulmaları en güzel şey olur. Aslında bu herkes için geçerli. Belki de bu salgın krizi ile kendi içimizdeki düğümleri çözebiliriz. Birey olarak salgının tek olumlu etkisi bu olabilir. 

14 Mayıs 2020 Perşembe

Bayan Kene Dışarıdan Bildiriyor!

Yaklaşık 2 ay boyunca, salgın nedeni ile kendini eve kapatmış biri olarak şu an, dışarıda, müşteri beklerken kendimi çok savunmasız hissediyorum. Psikolojik olarak bu akşam kendimi hasta hissedeceğime adım gibi eminim. 

12'de dükkanın kapılarını açtıktan sonra iki saat içerisinde sadece tek bir kişiye hizmet vermiş olmama rağmen (ve o kişide maskeli gezen birisi olmasına rağmen) gerginliğimi üstümden atamıyorum. 

Göğsüm sıkışıyor gibi hissediyorum. Tabii bunun sebebi bir iki can sıkıcı telefon konuşması da olabilir. 

İki gün önce hizmet verebileceğimi öğrendiğimde güvenli evimden, huzurlu hayatımdan çıkıp, yorgunluk ve tehlike getirecek bir çalışma hayatına geri döneceğimi idrak etmiş ve mideme kramplar girmeye başlamıştı. Sonra mantıklı kısmımı karşıma alıp durumu biraz daha net bir şekilde ortaya koymasını istemiştim. Yapabileceklerimi ve yapamayacaklarımı, gelecekte karşılaşacağımız problemleri ve şimdi sahip olduğumuz imkanları bana o kadar güzel bir şekilde anlattı ki içimin burkulmasına rağmen, işe geri dönüyor olmanın garip heyecanı sardı beni. Neticede şu an elimdeki tek iş imkanı buydu, güzeldi ve gelecek vaat ediyordu. 

Umut veren düşüncelerin gazı ile zevkli bir temizlik yapıp hizmet verecek şekilde hazırladık kendimizi. Ve kesinlikle, bu süreçte yalnız olmamak o kadar iyi geldi ki... Birlikte karar almak, birlikte işe girişmek her şeyi çok daha kolay ve altından kalkılır bir hale soktu. Birlikte işletecek olmanın heyecanını hissettim resmen. 

Bu sabahta dingin uyandım. 2 aylık dönemde alıştığım kalkış saatinden erken kalkmış olmak bile rahatsız etmedi. Köpeğimle uzun yürüyüşümüzü yaptık, ardından sporumu yapıp kendimden memnun bir halde dükkana geçtim. Bundan sonraki düzenimin böyle olacağı fikri beni memnun etmişti. Menüye ekstra ekleyeceğim şeylerin düşüncesi ile heyecanlanmış, bir iki malzeme almış ve kurabiye pişirmeye şevkle başlamıştım. Yorucu hazırlık işleri bittikten sonra üstüne bir de satış yaptığım zaman benden keyiflisi yoktu. 

Ta ki şu can sıkıcı telefonu alıncaya kadar... Açmanın tehlikeli olduğundan tut, parasal herhangi bir yardımda bulunamayacağından bahseden, tek başıma çalışmamı istemeyip buna alternatif olarak dükkanın kapatılmasını öne süren moral bozucu bir konuşma... 

Ve şimdi, kendimi çok daha yalnız, çok daha kırılgan ve hasta hissediyorum. İşin içinden nasıl çıkacağım hakkında hiçbir fikrim yok. İpleri tamamen elime alma yolu pek çok kalp kırıklığı ile dolu. Kapatmayı kabul etmek, bu zamana kadar harcadığım emeği çöpe atmaktan farksız. Üç, beş biriktirdiğim şeyi dükkana harcayarak en azından sıfırdan başlar vaziyete getirsem bile bu işe beraber kalkıştığım kişiler artık yapmamamız gerektiğini düşünürken tek başıma ne kadar devam edebilirim, bilmiyorum... Ve eğer sonucu değiştirmeyecekse, zaten kuş kadar olan birikimimi buraya gömmek ne kadar mantıklı?

Güzel şeylerin olacağına inancım uçtu gitti. Şimdi onun yerinde mide bulantısı ve baş ağrısı var. Yarın sabaha daha iyi başlamanın yollarını arayacağım.

6 Mayıs 2020 Çarşamba

Hıdırellez / St. George Day / Dita Verës / Kakava / Erdelezi / Mar Elyas

Bayan Mavi'nin gün içinde yaptığı hatırlatmaya rağmen gece yarısını geçtikten sonra aklıma geldi. Son dakikada ödev yetiştirmeye çalışan bir çocuk edası ile bir parça kağıt koparıp ufak bir maket yaptım, orasına burasına maketin detaylarını çizdim, yazdım ve evin önündeki gülün toprağına bıraktım dileğimi. 

Sabah bıraktığım yerde duruyordu. Planım, olur da kendimde Dalyan'a gidecek gücü bulursam gidip dileğimi kanal bırakmak. Bayan Mavi'nin talimatları bu şekilde. "Eğer sabah rüzgardan uçmamışsa dileğini akan bir suya bırak."

Bayan Mavi inançlı biri. Ama sevdiğim bir inanç şekli var. Kendini mutlu eden şeylere, mutlu etme ihtimali olan şeylere inanıyor. Karma'ya da inanıyor. Eden bulur, inancını da seviyorum. Zira bu da O'nu mutlu ediyor. 

Benim bir inancım yok. Refleks haline gelmiş kelimeler ve ağız alışkanlıkları, içinde bulunduğum toplumun bir sonucu. Rastlantıların, kimyanın, biyolojinin ürünü olan kocaman bir evrenin içinde küçük ama çok küçük bir parça olduğumuzu düşünüyorum. İnanıyorum diyemem buna. Çünkü düşüncelerimi değiştirecek şeyler olabilir. Ama inanç öyle bir şey değil. Ne olursa olsun, inandığı şeyden vazgeçmiyor insan. Bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bir tür takıntı gibi. O yüzden olabildiğinden mesafeli durmaya çalışıyorum.

Ama Hıdırellez'i seviyorum. Ezelden beri eski toplumların kutladıkları bir yenilenmenin habercisi. Hoşuma gidiyor. Sanki bahar gerçekten gelmiş gibi hissettiriyor insana. Halbuki, muhtelemen uzun bir süre ekin alamayan bir toplumun, sürdüğü topraktan çıkan ilk yeşili gördüğü andan öte bir gün değil. Ama onların mutluluğu yüzyıllar sonra paylaşıyor olmak, özellikle doğadan uzaklaştığımız bu çağda, insanın kendini bir nebze daha yakın hissetmesini sağlıyor. 

Ayrıca dilek dilemeyi de seviyorum. Evet, kara kedinin şanssızlık getireceği düşüncesinden hiçbir farkı yok teoride ama pratikteki kullanımı daha hoşuma gidiyor. Doğum günümde, yıldız kaydığına şahit olduğumda ve Hıdırellez gecesinde mutlaka dilek dilerim (ama kara kedilere herhangi bir garezim yok). Dilek dilemek, pek kişinin düşündüğünün aksine, insana bir hedef koymasını sağlıyor. Kafan karışıksa, içinden pek çok şey dilemek geliyor ama tek bir dilek hakkın varsa, işte o zaman en çok neyin gerçekleşmesini istediğini anlıyorsun. Aklında daha sağlam bir yeri oluyor o hayalin ve yapacakların için bir amaç belirlemiş oluyorsun. Kazandığın parayı nereye harcayacağını ya da paran varsa nasıl değerlendireceğini, sağlıklı ya da mutlu olmak için çaba harcamanı sağlıyor. Motive ediyor seni. 

İşte tam bu yüzden, dün gece, alelacele ufak bir kağıtla dileğimi diledim. Toprağa bıraktım. Toprağına bıraktığım gülün yapraklarını sevdim ve tomurcuklarını farkettim. Bir sürü tomurcuğu vardı. Gün içinde önünden en az iki kere geçtiğim ama hiç dikkat etmediğim tomurcuklarını Hıdırellez aktivitesi sayesinde farkettim. 

Yatmadan önce Bay Nerd'e sordum.
"Bu gece Hıdırellez. Var mı bir dileğin?"
"Dileğim... dileğim..." bir yandan telefonunu şarja takmaya çalışıyor bir yandan kendisine çok uzak olan bu konuya nasıl dahil olabileceğini düşünüyordu. "Dileğim, insanların batıl inançlardan vazgeçmesi." dedi. 

Aynı anda hem kendiyle çatıştı, hem cevabından memnun kaldı hem de beni cevapsız bırakmadı. Kendine yakışanı giymiş olmanın mutluluğu ile yanıma kıvrıldı. Ben de Hıdırellez'i kaçırmamış olmanın mutluluğu ile O'na katıldım. 

3 Mayıs 2020 Pazar

RadyoBeyin ve 2000'ler

Dün gece dünya genelinde yayın yapan kanallarda gezinirken -evet, yaptığımız tam olarak buydu- UK MTV Club kanalında karşımıza çıkan Sonique ve "It Feels So Good" şarkısı o harika 2000'li yılları o kadar güzel hatırlattı ki RadyoBeyin sabah yayını yapamadan duramadı.

Ama şarkımız İngiliz sanatçının bir başka parçası, "Sky".

Bir pazar sabahına gökyüzüne dokunarak başlamak kadar güzel bir şey olamaz!


Bu Gün Dünya İçin Ne Yaptın?

Son zamanlarda kafama takılan konu dünyaya bir yararımın olup olmadığı. Konuya geliş noktam gene bir tartışma üzerinden "gidip okuma öğretsinler, dünyaya bir faydaları olsun" yorumunu görmem oldu. Önce tartışmanın ateşi ile "Sen dünya için ne yapıyorsun, plastik poşet kullanmamak dışında?" diye içime karşılık verdim.

Sert ve ani tepkileri vermekten kaçınmaya çalışan ve aynı zamanda gerçekten ne hissettiğini anlatmayı tercih etmeyen biri olarak "içine karşılık vermek" benim ürettiğim bir kavram.

Her neyse, içime karşılıklar önce karşı tarafa kızgınlık içerisinde başlayıp sonra oklarını bana çevirdi. "Sen bu zamana kadar dünyaya faydalı olmak için ne yaptın, plastik poşet kullanmamaktan başka?"

Belki pek çok insan "Yeşillibarışçıllar" için verdikleri bağışlardan, evlat edindikleri pandalardan, kutup ayılarından bahsedebilir ama bu gibi kuruluşlara, dönen haber ve söylentilerden dolayı güvenimi kaybettiğimden bir zamanlar yaptığım bağışları buna dahil edemiyorum.

İnançlı insanlar bu konuda biraz daha rahat olabilirler. Her gün ya da her hafta ettikleri duaları ile dünya ve insanlık için ellerinden geleni yaptıklarına inanıyorlardır. Gene yatağına huzur içinde yatanlar onlar oldu... Vay arkadaş...

Okuma öğretmek gerçekten anlamlı bir hareket. Sivil toplum kuruluşlarında aktif çalışmak vs. de. Ama ya zamanın ve harcayacak enerjin yoksa? Ya aklına gelmiyorsa? Bu, kişiyi kötü bir insan mı yapar? İlgisiz, sadece tüketen biri... Peki bu insan bir yandan da amigurumi yapıyorsa?..

Evet, kendimi bir şekilde temize çıkarmaya çalışıyorum ama sanırım olmuyor. Dünya barışı ve insanlık adına bir şey üretmiyorum. Başkalarının başlattığı ve kafama yatan kampanyalara imzamı vermek, bir şey yapıyormuşum gibi hissetmemi sağlamıyor.

Konuyu Bay Nerd'e açtım ve onun insanlık ve dünya için ne yaptığını sordum. Lanet olsun ki iyi bir cevap verdi. Keşke hiç sormasaydım! Wikipedia'nın ilk zamanlarında türkçe içeriklerin düzenlenmesine yardımcı olmuş. Sonra Wiki Türkiye'ye açıldığında da ilgilendi. Off, Bay Nerd bazen gıcık oluyor. Bazen!.. Çünkü gerçekten çok mantıklı ve çok faydalı bir şey.

Bana da açıldığı zaman demişti aslında. Üye olup yardımcı olmamı söylemişti. Sonuç?

Böyle durumlarda garip bir tembellik-yetersizlik karmaşası içinde buluyorum kendimi. Biraz bakmıştım, okumuştum ne gibi şeyler yapılacağını ama hem üşendim hem de ağır bir sorumluluk gibi geldi. Ama aslında değil ve gerçekten çok güzel bir şey.

Neticede, gene aynı noktaya geldim. Ben ne yapıyorum? Başkaları yapıyor mu? Yapmadığım için kötü insan oluyor muyum? Bu soruların cevapları o kadar rahatsız edici bir hale geliyor ki, bu konuyu bütün bir hafta düşündüm. Hem kendimi verebileceğim hem de işe yaradığını hissedeceğim ne yapabilirim, diye düşünüyorum.

Bu arada bence özgür ve güzel bir çocuk yetiştirmek dünya ve insanlık için de iyi bir şey olabilir. Ama bu fikre de bir STK'ya katılmak kadar uzağım.

Gerçekten aklıma yatan ve zaman, para, imkan açısından yapabileceğim iki şey görüyorum, beni mutlu edecek. İlki, bir kız çocuğu okutmak. Biraz bu konuyu araştıracağım. Masraflarını karşıladığım bir kız çocuğunun ilerde harika bir öğretmen ya da doktor olması, kullanılabilir enerji üzerine çalışacak bir mühendis veya bilim insanı olması ihtimali bile gülümsetiyor. Bir diğeri de gerçekten Wikipedia. Koca bir kütüphanede çalışmak gibi bir şey. Ayrıca bu kütüphane o kadar özel ki, pek çok farklı insanın ortak çalışması ve bu O'nu o kadar güzel yapıyor ki... Bilim-kurgu kitabından çıkmış gibi bir şey. Asimov görse o kadar mutlu olurdu ki...

İçime karşılık vermeye sebep olan tartışma ve arkadaş sayesinde geldiğim nokta bu. Bunları yazmış olmam maalesef ki gerçekleştireceğim anlamına gelmiyor. Ve gerçekleştirmediğim sürece de dünyadaki varlığımı sorgulamaya devam edecek ve içimde bir yer, insanlık için bir şey yapmadığım her gün, biraz daha burkulacak galiba.

O zaman kalk yap be kadın!