27 Haziran 2013 Perşembe
İçindekilerde ben varım!
An itibari ile kargo şirketinin paketinden kurtardığım psikiyatri dergisi elimde bulunmakta.
Dergi dediğime bakmamak lazım aslında. Zira kendisi 280 sayfa. Belki daha önce elime bu gibi bir derginin geçmeyişinden ötürü şaşırdım ama ne yalan söyleyeyim, bu kadar fazla yazının, çalışmanın yer alacağı bir dergi beklemiyordum.
İlk yaptığım şey, kalın karton kapağını yavaşça açmak ve derginin basım ve yayın hakları ile ilgili olan sayfalarını ağır ağır geçmek oldu. Hani ne kadar ağırdan alırsan o kadar tatlı olur ya. Onun gibi bir sahneydi.
Ofisteki masamda oturmuş, önüme paket parçaları yığılmış vaziyette ağır ağır sayfaları çevirdim. İçindekilere gelince heyecan bir seviye daha yükseldi.
Şöyle bir göz gezdirerek aramadım adımı. Onun yerine sıradan okumaya başladım yazaların ismini. Doktor Civan’ın ismine rastladım. 200’lü sayfalarda. Sonra birden garip bir korku ortaya çıktı. Yazımın basılmamış olma ihtimali var gibi geldi. Hemen ardından da ihtimal gerçeklik kazandı ve ben korkuya yenik düşüp içindekiler sırasından koparak deli gibi ismimi aradım. Doktor Civan’ın ismine ikinci kere rastladım ve merak ettim acaba onun yazısından sonra mı konulmuştur, diye. Ama ne onun yazısından sonraydı ne de önce.
Aramalarım nihayetinde sonuç verdi ve 257.sayfanın karşısında buldum ismimi. Hemen yanında da yazımın başlığını. Şans eseri çok doğru bir başlık vermişim yazıya. Dergide hep “izlemek” konseptli yazılarla karşılaştım. Bütünlüğe uygun bir başlık olmuş.
Belki garip gelebilir ama hangi sayfada bulunduğumu gördükten sonra gene aynı ağır hareketlerle derginin sayfalarını rastgele çevirmeye başladı. Her yazıdan bir iki cümle okudum, ilgimi çeken yazıları başından okumaya başladım. Aynı muhabbet işte, yavaş yavaş hedefe ulaşmanın verdiği hazzı hissetmek...
Doktor Civan’ın yazısı çıktı karşıma. Bana bahsettiği bir kaç hastasından bahsetmiş. Bana anlattıkları ile alakalı bir yazıydı, hepsini okumadım ama içinde benden “hasta” ismini kullanarak bahsetmiş mi, diye merak ettim, şöyle bir göz gezdirdim. Bana ait bir şeyler bulamadım içinde ve yoluma devam ettim.
Yazılar için gösterilen kaynakların çoğu, tahmin edildiği üzere Jung ve Freud’a ait. The Nerd’un dergiden hoşlanmayacağı çok aşikar yani. Rüyalara bu şekilde bakıyor olmanın pek anlamı olmadığını düşünüyor. Freud’u hiç sevmiyor, Jung’a biraz daha sempatik bakıyor ama genel olarak rüyalar üzerine çalışmanın çok faydalı olacağına inanmıyor. Genede dergiyi ona göstereceğim. Belki içinde ilgisini çeken çalışmalar bulur. Benim yazımında onun ilgisini çekeceğini hiç zannetmiyorum ama okumalı.
Çevirdiğim sayfalar arasında, benim gibi tıp ile alakalı hiçbir ünvana sahip olmayan yazarlar dışında, yazar ünvanına sahip olan birini de gördüm. Gülümsememe engel olamadım. Adımın onların arasında olduğunu görmek garip bir şekilde tatmin edici. O yazarın adını hiç duymamış olsam bile.
Sonunda sayfama ulaştım. Yazımın başlığı, yanında adım, altında “Mühendis” ünvanım ve... onun altında da mail adresim!
Bu noktada gerçekten korktuğumu itiraf etmeliyim. Neden mail adresim var ki? Ben yazarken ismimin olup olmaması gerektiğini düşünürken onlar mail adresimi koymuşlar!
Sonra bir iki derin nefes aldım ve umursamadım. İlk olarak, bu dergiyi okuyan her kimse bana neden ulaşma gereği duysun ki? Anlatımımı çok abartılı bulduğunu söylemek için mi? Ya da ne kadar samimi bir dil kullandığımı övmek için mi? Kim böyle bir şeye gerek duyar ki? İkincisi de kaldı ki gerçekten bir eleştiri ile dönmek istiyorlarsa, varsın geri dönülsün. Bir yerde aslında, kendi tatminim dışında bunun içinde yazmıyor muyum? Herhangi bir geri dönüşü olmadıktan sonra yazı yayınlatmanın çok bir anlamı olamaz. O yüzden, come at me bro! Böylece geçirdiğim anlık mail krizini atlatmış oldum.
Gel gör ki yazımı okuyamadım. Zamanım olmadığından ya da ofiste okumaktan çekindiğimden değil. Hayal kırıklığına uğramaktan çekindim.
O yazıda kullandığım her kelimeyi bilmeme rağmen, üstünden defalarca geçmiş olmama, çevremdeki insanlara okutmama rağmen, dergide basılan yazımı okumaya çekindim. Ufak bir hata yakalarım, anlatma şeklimin utandırıcı olduğunu fark ederim, diye cesaret edemedim.
Saçma... Hem de o kadar saçma ki... Ve o kadar geç kalınmış bir korkaklık ki, resmen anlamını yitirmiş aslında. Keçilik damarı işte, tuttu mu tutuyor.
Dergiyi çantama kaldırdım ve evde okumak üzere kendime söz verdim. Şimdi ise açıp okumamak için kendimi çok zor tutuyorum. Çünkü bunları yazarken, dergiyi elime aldığım, paketini yırtarak hunharca açtığım ve içindekiler kısmındaki adım gözümün önüne geliyor ve ben inanılmaz mutlu hissediyorum kendimi. Küçük bir adımın yarattığı tatmini hissediyorum. Bir duvarımın daha elimde tuttuğum çekicimle kırıldığını ve arasından sızan renkli ışık hüzmelerini hissediyorum. Heyecanlandırıyor.
Bundan sonra elime böyle bir fırsatın geçmeyeceğini biliyorum ama zaten başından böyle bir amacım da yoktu. Basit, rahatlamamı sağlayan bir yöntem ile kendimi oyalıyordum ki şimdi elimde bir dergi var. Success bebeği pozu ile resmimi çekmemek için zor tutuyorum kendimi!
Bu akşam kendime küçük bir kutlama yaparım belki. Charlie ile, başbaşa. Balkonumda, bu sefer ellerimizde sıcak çikolata kupaları ve sigara ile. Güzel manzara, değil mi Charlie? Gelirken ararım, sende sütü kaynatmaya başlarsın.
Labels:
Bayan Kene,
Charlie,
dergi,
Doktor Civan,
succes baby
15 Mart 2013 Cuma
Hayrete Düşüren 10 Belgesel - Bölüm 2
Top 10 Shocking Documentaries listesinde 9. sırada yer alan "Aokigahara / Suicide Forest" belgeselinde, Azusa Hayano adındaki jeolog ile ormanda kısa bir gezintiye çıkıyoruz. 21 dakikalık belgesel boyunca Hayano ormanın geçmişinden ,şimdiki durumundan ve yetkililerin gösterdiği çabalardan bahsediliyor.
Fuji Dağı’nın yamaçlarında yer alan Aokigahara Ormanı, diğer bir adı ile Ağaç Denizi (Sea of Trees), pek tatsız bir hikayeye sahip. Japonya’nın lanetli ormanı diye bilinen bu pek güzel yer, kayıtlara göre 1988’den beri insanların intihar etmek için tercih etmesi ile “lanetli” ünvanını almış.
Ufak bir bilgi, dünya üzerinde en çok intihar olaylarının yaşandığı ikinci yermiş. İlki Golden Gate köprüsü. Dediğim gibi ufak bir bilgi.
Fuji Dağı’nın yamaçlarında yer alan Aokigahara Ormanı, diğer bir adı ile Ağaç Denizi (Sea of Trees), pek tatsız bir hikayeye sahip. Japonya’nın lanetli ormanı diye bilinen bu pek güzel yer, kayıtlara göre 1988’den beri insanların intihar etmek için tercih etmesi ile “lanetli” ünvanını almış.
Ufak bir bilgi, dünya üzerinde en çok intihar olaylarının yaşandığı ikinci yermiş. İlki Golden Gate köprüsü. Dediğim gibi ufak bir bilgi.
Anladığım kadarı ile Japonya bu meseleyi gerçekten ciddiye almakta. Öyleki Orman’ın girişinde insanları uyarmak adına bir tabela bile konulmuş. Ama bu basit bir uyarı tabelasından çok daha fazla. Yazılı bir psikolojik yardım gibi adeta. "Ne kadar ağır yükleriniz olursa olsun, hayatınız son verilmeyecek kadar değerlidir," diyor. Yalnız değilsiniz, sorunlarınızı paylaşmaktan kaçınmayın, ölmek bir kurtuluş değildir... Bir an aklıma bunun bizim ülkemizde olduğu düşüncesi geldi. Belki vardır, bilmiyorum ama eğer varsa eminim uyarı tabelasında “İntihar etmek tehlikeli ve yasaktır.”dan daha öte bir şey yazmayacaktır. Altında polisin numarası veya şanslıysak kendimizi biraz daha özel hissettirecek bir “yardım kurumunun” numarası olacaktır. Bu da bir şey ama...
Belgesel ilerledikçe Hayano’nun da bir görevi olduğunu görüyoruz. Orman’da gezi rehberi olarak çalışan Hayano, yaptığı gezilerde rastladığı kamp kurmuş insanları uyarıyor, iyi olup olmadıklarını soruyor ve hayatın ne kadar değerli olduğundan bahsediyor. Tıpkı uyarı tabelasının bahsettiği gibi. Kampçının onaylayan cevaplarını aldıktan sonra kampçıyı yalnız bırakırken omuzlarını silkiyor Hayano ve “Yapabileceğim daha fazla birşey yok.” diyor. Üzgün olduğunu, muhtemelen böyle pek çok insanı uyardığını ve hüsranla sonuçlandığını gördüğünü anlıyorsunuz. Gezi rehberi sonuçta ve gezilmesi kamp kurulması yasak yerlerde dolaşması, kimsenin olup olmadığını kontrol etmesi gerekiyor. Yani muhtemelen polisi arayıp pek çok ihbarı yapan kişi Hayano. Siz düşünün artık... Wikipedia’dan aldığım bilgiye göre Hayano gibi pek çok gönüllü insan çalışıyormuş 1970’den beri. Hem cesetleri aramada hem de ziyaretçilere uyarılarda bulunup yardım etmek için çalışıyorlarmış.
Belgesel öyle çok “gore” görüntüler içermiyor (Google’dan aratırsanız pek çok resme rastlarsınız ama tabii ki tavsiye etmiyorum.). Başındaki uyarı bir iki sahne için konulmuş belli ki ama uyarmak lazım. İnsan ne kadar hazırlıklı olursa olsun, olayın gerçekliğini ve ağırlığını farkedince asla hazır olmadığını anlıyor. Terk edilmiş kamplar, polisin şerit çektiği alanları görüyorsunuz. Belki fazla bir şey göstermiyor ama Orman’ın arasında gezerken bir yandan da Hayano’nun anlattıklarını dinlerken, tedirgin bir şekilde sahnelerde bir hareket, bir eşya arar vaziyette buluyorsunuz kendinizi. Geriyor, üzüyor ve herşeyden çok yapılabilecek birşey olmadığını gösteriyor.
Kısa bir belgesel olması açısından, Orman’ın gerçekten görülesi bir orman olması açısından ve anlattığı üzücü hikayeden ötürü izlenir bir belgesel olmuş. Tek bir kişi tanıyorsunuz o orman’da çalışan ama yetiyor işte. Daha size kim ne anlatsın ki...
Belgesel yazı dizisinin üçüncü bölümünde crack bağımlılarının anlattıldığı bir belgeselden bahsedeceğim. Çok yakın bir zamanda olmaz, araya pek çok film girdi ama yazacağım. Kararlıyım.
Labels:
Aokigahara,
belgesel,
Top 10 Shocking Documentaries
11 Mart 2013 Pazartesi
Biraz 80'ler Synthpop
Müzik konusunda pek yeni gruplara bulaşmışlığım yok bu aralar. Ama yeni loop’a aldığım şarkılar var.
Geçenlerde bir arkadaş tavsiyesi ile karşıma çıkan eskilerden, bir New Order şarkısı beni resmen kendisine tutsak etmiş durumda. New Order dinlemem çok, Joy Division’dan sonra aynı ağır havaya sahip olmadıklarını gördüğümde hayal kırıklığına uğramış ve dinlememiştim. Ama gel gör ki kendilerini Joy Division’dan ayrı olarak değerlendirmem gerektiğini suratıma çok güzel bir şarkı ile vurdular.
Bir seksenler şarkısı olmasından dolayı, seksenler klibine sahip. O yüzden siz en iyisi play’e basıp internette gezinmeye devam edin. Vidyoya takılırsanız şarkıya odaklanamazsınız.
Akabinde ben de, başka bir şarkı ile tavsiyede bulunmak isterim. Muhtemelen duymuşsunuzdur eskilerden. Belki filmden... Eminim tanıdıktır size melodi. Çünkü bana da aynı şey oldu. Talk Talk’dan habersiz bir insandım ama Such a Shame’den haberim vardı. Biraz ayıp oluyor tabi. Bu ayıbımı gidermek için Talk Talk’ın albümlerini indirip dinleme görevini üstlendim. Hakediyorlar. Nasıl New Order tekrar değerlendirilmeyi hakediyorsa...
Such A Shame’de bir 80’ler şarkısı ve klibide göreceğiniz üzere baştan aşağı 80’ler. Ama bu klip hoşuma gidiyor. Adam da hoşuma gidiyor, Mark Hollis.
Dinleyin, 80’lerden tınılar dinlemek iyi geliyor adama. 70’ler kadar iyi olmasa da :)
Geçenlerde bir arkadaş tavsiyesi ile karşıma çıkan eskilerden, bir New Order şarkısı beni resmen kendisine tutsak etmiş durumda. New Order dinlemem çok, Joy Division’dan sonra aynı ağır havaya sahip olmadıklarını gördüğümde hayal kırıklığına uğramış ve dinlememiştim. Ama gel gör ki kendilerini Joy Division’dan ayrı olarak değerlendirmem gerektiğini suratıma çok güzel bir şarkı ile vurdular.
Bir seksenler şarkısı olmasından dolayı, seksenler klibine sahip. O yüzden siz en iyisi play’e basıp internette gezinmeye devam edin. Vidyoya takılırsanız şarkıya odaklanamazsınız.
Akabinde ben de, başka bir şarkı ile tavsiyede bulunmak isterim. Muhtemelen duymuşsunuzdur eskilerden. Belki filmden... Eminim tanıdıktır size melodi. Çünkü bana da aynı şey oldu. Talk Talk’dan habersiz bir insandım ama Such a Shame’den haberim vardı. Biraz ayıp oluyor tabi. Bu ayıbımı gidermek için Talk Talk’ın albümlerini indirip dinleme görevini üstlendim. Hakediyorlar. Nasıl New Order tekrar değerlendirilmeyi hakediyorsa...
Such A Shame’de bir 80’ler şarkısı ve klibide göreceğiniz üzere baştan aşağı 80’ler. Ama bu klip hoşuma gidiyor. Adam da hoşuma gidiyor, Mark Hollis.
Dinleyin, 80’lerden tınılar dinlemek iyi geliyor adama. 70’ler kadar iyi olmasa da :)
5 Mart 2013 Salı
Hayrete Düşüren 10 Belgesel - Bölüm 1
“Child of Rage” 1990 yılında çekilmiş, Beth Thomas adındaki küçük kız çocuğu ile yapılan röportaj ve tedavi sürecinin kısaca anlatıldığı 27 dakikalık bir belgesel. Beth ile yapılan röportajlar, Beth'in doktorunun terapi kayıtları, küçük bir kız çocuğunun erken yaşta yaşadığı cinsel taciz sonrası durumu ve tedavi sürecini izliyoruz.
İlk başta barındırdığı olumsuzluklardan bahsetmek isterim.
Bir kere çocuk tacizini önleme amacı ile kurulan bir vakıf sayesinde çekilmiş olması size dramatik bir havayı barındırdığı konusunda fikir vermeli. Dramatik bir havası var ve bu bazen size antipatik gelebiliyor. Diğer olumsuz tarafı ise söz konusu kişiler hakkında önceden biraz bilgi sahibi olmanızın konuyu daha iyi takip etmeniz açısından faydalı olacağı. Bence belgeselde bu açıdan eksiklikler var. Yani kişiler hakkında verilen bilgiler parça parça dağıtılmış belgesele. Şöyle örnek vereyim, ben, kızın kardeşi ile birlikte evlatlık verilmeden önce tacize uğradığını sonradan anlayabildim. Bence seyirciyi zamanında bilgilendirmek konusunda bir sıkıntısı var belgeselin. Bunların dışında söylenecek olumsuz herhangi bir şey göremedim. Sadece bilin ki, 27 dakikalık rahatsız eden ve içinizi sıkan bir avuç gerçek hakkında. Biraz "işinize gelirse" durumu.
Belgeselin gidişatı hakkında daha fazla detaya girmeyeceğim. Ama konusu hakkında bilgi vermek mantıklı olacak çünkü aranızda izlemek istemeyenler olabilir. Bu nedenle Beth'in hikayesini anlatmakta bir sakınca görmüyorum.
![]() |
Üvey anne ve babası Beth’in kardeşini dövdüğünü, cinsel tacizde bulunduğunu, kendine de kanatıncaya kadar zarar verdiğini, hayvanlara tacizlerde bulunduğunu görüyorlar. Öyle bir hal alıyor ki Beth’i gece yatağa yatırdıktan sonra kapısını kilitlemeye başlıyorlar. Kendilerinin de tehlikede olduğunu düşünüyorlar.
Belgeselde yer alan kayıtlardan yukarıda bahsettiğim bütün olayları ve daha fazlasını Beth’in kendi ağzından dinliyorsunuz. Yaşanan olayların rahatsız edici olmasının yanında, bütün bunları 6 yaşında bir kız çocuğunun sakin sesinden duyuyor olmak gerçekten kanınızı donduruyor. Nasıl tacize uğradığını, kardeşine neler yaptığını, kardeşine ve üvey ailesine neler yapmak istediğini... Karşınızda gördüğünüz tamamen devreleri karışmış, allak bullak edilmiş, kelimenin tam anlamıyla canına okunmuş küçük bir çocuk.
Bütün hikayeyi dinledikten sonra Beth’in tedavi olma sürecine değiniyorlar. Bu konuda çalışan uzman Connell Watkins, daha önce de böyle çocuklarla çalışmış ve başarıya ulaşmış bir terapist. Hastaları arasında 9 yaşında katil olan çocuklar varmış. Beth’i kendi evine alıyor ve yoğun bir terapiye başlıyor. Terapinin amacı Beth’e güvenilir biri olma özelliğini kazandırmak. Watkins, bunun kazandırılması için öncelikle başkalarına güvenmenin öğretilmesi gerektiğine inanıyor ve Beth’e bu yönde bir tedavi uyguluyor. Tedavi hakkında ufak bilgiler belgeselde veriliyor, o nedenle burada değinme gereği görmüyorum. Sonuç itibari ile yıllar süren bir terapi ile Beth empati kurmayı, doğru ve yanlış arasındaki farkı ve tacizin yanlış olduğunu öğreniyor.
Belgeselin son kısmı tedavi sürecini geçirmiş Beth ile son bir röportaj içeriyor. Belgeselin başında gördüğünüz ön dişleri olmayan kızın artık dişleri var. Önceden neler yaptığını anlatıyor ama sizin belgeselin başında ilk dinlediğinizden çok farklı bir şekilde. Sesi titriyor, kameraya bakamıyor. Nasıl hissettiğini görüyorsunuz ve sanırım belgeselin en önemli kısmı bu. Sonuçları görüyorsunuz. Hem yaşanılan travmanın sonuçlarını hem de tedavinin sonuçlarını. Belgeselin başında çocuk olmayan bir çocuğa bakıyorsunuz, Bahsettiği öldürme isteğini dinlerken, bunun ne anlama geldiğini bilip bilmediğinden emin olamıyorsunuz ama sonunda karşılaştığınız Beth size, söylediklerinin anlamını bildiğini ve geç de olsa çocukluğunu kazandığını gösteriyor. Google’a Beth Thomas yazarsanız sağlıklı, çalışan bir kadın olduğunu, üvey annesinin davranış bozuklukları olan çocuklar için açtığı bir klinikte çalıştığını öğrenirsiniz. Gördüğü tedavi hakkında bir DVD çıkarmış.
Yalnız yaptığım ufak bir araştırma sonucu buldum ki, Beth’in üvey annesinin açtığı klinik, uyguladığı tedavi yöntemlerinden dolayı pek sevilmeyen bir klinikmiş. “Attachment Therapy” adı ile bilinen bu yöntem sert ve katı olduğundan çocuğa zarar verdiği yönünde çeşitli görüşler varmış. Zaten üvey annenin herhangi bir terapist eğitimi ya da ünvanı yokmuş. Bünyesinde çalışan doktorlar ve terapistler varmış ama dediğim gibi yöntemleri sevilmiyormuş. Yani anlayacağınız olayın o kısmı karışık biraz. Ama zaten konumuz bu değil. Bunlar sadece güncel bir iki ufak bilgi. Olur da merak edersiniz, diye.
Çok fazla detaya girmediğimi umarım ama zaten 27 dakikalık bir belgeseli fazla detaya inmeden anlatırsam 2-3 paragraflık bir yazı ancak çıkardı. Bir yandan da bir belgeselden bahsediyoruz. Ne spoilerı olabilir ki? Ya da bir belgeselin spoilerı olur mu? Benim anlatmam ile izlemeniz arasında fark olacağını düşünmüyorum. Bir film gibi değil, süprizler yok, kaçırmamanız gereken sahneler yok. O yüzden çok detaya inmenin bir zararı olacağını sanmıyorum. İzlemediğiniz takdirde konu ile ilgili gereken bütün bilgiye sahip olabildiğiniz bir yazı yazdığımı umuyorum. Bence izleyin. 27 dakika hayatınızdan çok bir şey götürmez.
Not: "Spoiler"ın Türkçe'deki karşılığı ne olabilir ?
Hayrete Düşüren 10 Belgesel - Önsöz
Geçenlerde Google+’da “Top 10 Shocking Documentaries” başlıklı bir post gördüm. Genel olarak belgesel izlemeyi severim. Hayrete düşüren şeyleri de severim. Bu nedenle tahmin edersiniz ki hemen başlığın linkine tıkladım.
Karşıma, içinde çocuk tacizinden tutun da İtalya’da korku salmış bir mafya babasının video kayıtlarını gösteren çeşitli belgesellerin olduğu bir liste çıktı. Ve gerçekten de ismini ve altlarındaki konuyu okuyup da ilginç bulmadığım bir belgesel yoktu listede. Bilindik konular var aralarında -Auschwitz’deki kamplar gibi- ama o konular hakkında da belgesel izlemediğim için farklı bir deneyim olacağı aşikar.
Bütün listeyi izlemedim. 3’ü bitti ve geri kalanları da zaman buldukça izlemeye devam edeceğim. Ama sizi belgeseller konusunda bilgilendirmek için bütün listeyi bitirmeyi beklemeyeceğim. Sonuçta ne zaman biter, o zamana kadar ölür müyüz kalır mıyız, belli olmaz. Bu nedenle, izlediğim sıra ile ufak bir yazı dizisi hazırlamaya karar verdim. Yazılar belgesel hakkındaki genel yorumlarım dışında anlattığı konu ile ilgili kendi yaptığım ufak google araştırmalarını da içeriyor olacak. Bakalım ortaya güzel bir şey çıkacak mı?
Aslında tezimin yavaş yavaş yoğunlaşmaya başladığı bu zamanda böyle bir işe kalkışmak pek mantıklı olmayabilir. Ama hepimizin kendini sakinleştirme, yoğun tempodan uzaklaştırma yöntemleri farklıdır. Kimisi dizi izler, kimisi kitap okur, kimisi oyun oynar... Bunların hepsini yapan bir insan olarak -yok, dizi kısmı doğru sayılmaz- bir de yazı dizisi hazırlamaya kalkışmışım, çok mu?!
İlk yazı dizimiz, listenin birinci sırasında yer alan “Child of Rage” belgeseli hakkında olacak. Bekleyin...
Ha, bu arada tabii ki siz beni beklemeden belgeselleri izleyebilirsiniz. Bu devirde paylaşımcı olmak lazım :)
Karşıma, içinde çocuk tacizinden tutun da İtalya’da korku salmış bir mafya babasının video kayıtlarını gösteren çeşitli belgesellerin olduğu bir liste çıktı. Ve gerçekten de ismini ve altlarındaki konuyu okuyup da ilginç bulmadığım bir belgesel yoktu listede. Bilindik konular var aralarında -Auschwitz’deki kamplar gibi- ama o konular hakkında da belgesel izlemediğim için farklı bir deneyim olacağı aşikar.
Bütün listeyi izlemedim. 3’ü bitti ve geri kalanları da zaman buldukça izlemeye devam edeceğim. Ama sizi belgeseller konusunda bilgilendirmek için bütün listeyi bitirmeyi beklemeyeceğim. Sonuçta ne zaman biter, o zamana kadar ölür müyüz kalır mıyız, belli olmaz. Bu nedenle, izlediğim sıra ile ufak bir yazı dizisi hazırlamaya karar verdim. Yazılar belgesel hakkındaki genel yorumlarım dışında anlattığı konu ile ilgili kendi yaptığım ufak google araştırmalarını da içeriyor olacak. Bakalım ortaya güzel bir şey çıkacak mı?
Aslında tezimin yavaş yavaş yoğunlaşmaya başladığı bu zamanda böyle bir işe kalkışmak pek mantıklı olmayabilir. Ama hepimizin kendini sakinleştirme, yoğun tempodan uzaklaştırma yöntemleri farklıdır. Kimisi dizi izler, kimisi kitap okur, kimisi oyun oynar... Bunların hepsini yapan bir insan olarak -yok, dizi kısmı doğru sayılmaz- bir de yazı dizisi hazırlamaya kalkışmışım, çok mu?!
İlk yazı dizimiz, listenin birinci sırasında yer alan “Child of Rage” belgeseli hakkında olacak. Bekleyin...
Ha, bu arada tabii ki siz beni beklemeden belgeselleri izleyebilirsiniz. Bu devirde paylaşımcı olmak lazım :)
Labels:
belgesel,
Önsöz,
Top 10 Shocking Documentaries,
yazı dizisi
A Dangerous Method
Bu gecenin filmi gerek psikanalize olan merakım, gerek Doktor Civan'ımın sık sık Jung'dan bahsetmesi ve gerek Freud'un düşüncelerine zaman zaman katılıyor olmamdan dolayı uzun zamandır izlemek istediğim A Dangerous Method.
David Cronenberg'in pek sevdiği Viggo Mortensen'i oynattığı, yanına Shame ve Inglorious Bastards'daki performansı ile ilgimi çeken Michael Fassbender"i kattığı ve kadın oyuncu olarak da oyunculuğunu The Dushess de beğendiğim Keira Knightley'in rol aldığı 2011 yapımı bir film A Dangerous Method.
Öncelikle şunu söylemek isterim ki, Imdb'deki konu açıklaması benim film hakkında hayal kırıklığına uğramama neden oldu. Ben filmin Freud ve Jung tartışmalarına ve çalışmalarına detaylı bir şekilde değinerek tıpkı Imdb'de bahsettiği gibi psikanalizin oluşumunu anlatacağını düşünmüştüm. Ama gel gör ki konu, daha çok Jung'un özel hayatı, hastası ile yaşadığı etik olmayan ilişkisi ve Freud'la arasındaki bilimsel atışmalarından çok, özel hayatları konusundaki kapışmaları üzerineymiş. Üzüldüm. Beni her ikisinin de çalışmaları konusunda aydınlatacak bir film beklemiştim. Evet, o kadar da yüzeysel ve çalışmalarına değinilmemiş bir film değildi ama Jung ve Freud'un mektuplaşarak görüşlerini şekillendirmelerine umduğum kadar yer verilmemişti. Özellikle sadece tek bir hastası üzerinde detaylı bir anlatımın olması ve bunun da Jung'un etik olmayan ilişkisi ile doğrudan ilgili olması filmin konusunu psikanalizden daha çok Jung ve hastası Sabina Spielrein ile ilişkisine yoğunlaştırmış.
Freud'un nevrozları devamlı cinsel açıdan açıklamasının nedenleri üzerinde durulmaması ve hatta bu konudan tamamen eleştirel açıdan bahsedilmesini de biraz taraflı buldum. Freud'un karşı karşıya geldiği Jung'un da bilimsel verilerden uzaklaşarak, bilimine mistisizm karıştırmasının nedenlerinin de üzerinde çok yalapşap durulması, Jung'un nasıl bir psikiyatrist olduğu konusunda insanı şüpheye düşürüyor.
Konu açısından hayal kırıklığına uğramama rağmen filmde kullanılan sahneleri beğendim. Oyunculukları beğendim. Ancak Michael Fassbender, Keira Knightley ve Viggo Mortensen arasında pek sönük kalmış, dikkatimden kaçmadı değil.
Gelelim filmin anlattıkları hakkında düşündüklerime... Bu biraz bizim imam - cemaat ilişkisini getiriyor akla. Yani imam bunları yaparsa cemaat ne yapsın... Hoş değil, daha önce de belirttiğim gibi etik değil. Ayrıca problemin ne olduğunu anladıktan sonra yıne o problemleri ortaya çıkaracak durumlar yaratmak pek aklı başında doktorların yapacağı şeyler değil diye düşünüyorum. Ama Jung ve Freud"un yaşadıkları özel hayat yarışı keyifli olmuş. Benim bilmediğim bir bilgiydi ve bu konuda çekişmeleri ilginçti.
Bir şekilde bu gibi figürlerin çok daha olgun, sakin ve bilinçli olduklarını düşünüyor insan. Psikolojik problemleri olan insanlara yardım edebilecek kadar empati kurabilen insanların içinde bulundukları kıskançlıkları, çekememezlikleri ve korkuları görmek ilginç oluyor. Mesela bu filmi izledikten sonra ben de merak ettim, acaba Doktor Civan'ın da yaşadığı çeşitli çıkmazlar ve bunlarda kendisine yardımcı olan başka bir doktor var mıdır? Muhtemelen vardır. Zira bu filmde de anlıyorsun ki onlar da her ne kadar hastaları konusunda burnu büyük sonuçlara varsalar da basit bir insandan başka bir şey değiller. Aynı dürtüleri barındıran, aynı içgüdülerle hareket eden ve aynı sorunları yaşayan insanlar. Hatta kariyerlerinin içinde bulunduğu stratejik durum düşünülürse hastalarından daha da yalnız insanlar. Sahip oldukları düşünceleri profesyonel birine anlatmanın rakiplerine gümüş tabakta bir fırsat sunacağı çok aşikar. Bu nedenle pek çok insandan daha yalnızlar. Bu muhtemelen onları pek çok insandan daha sorunlu yapıyordur.
Sonuç itibari ile, A Dangerous Method, eğer Jung ve Freud'un özel hayatları ile ilgili bir fikir sahibi olmak isterseniz sizi tatmin eden bir film. Ama psikanaliz konusunda bilgi sahibi olmak isterseniz Wikipedia'dan okumaya başlamanız daha hayrınıza olacaktır.
David Cronenberg'in pek sevdiği Viggo Mortensen'i oynattığı, yanına Shame ve Inglorious Bastards'daki performansı ile ilgimi çeken Michael Fassbender"i kattığı ve kadın oyuncu olarak da oyunculuğunu The Dushess de beğendiğim Keira Knightley'in rol aldığı 2011 yapımı bir film A Dangerous Method.
Öncelikle şunu söylemek isterim ki, Imdb'deki konu açıklaması benim film hakkında hayal kırıklığına uğramama neden oldu. Ben filmin Freud ve Jung tartışmalarına ve çalışmalarına detaylı bir şekilde değinerek tıpkı Imdb'de bahsettiği gibi psikanalizin oluşumunu anlatacağını düşünmüştüm. Ama gel gör ki konu, daha çok Jung'un özel hayatı, hastası ile yaşadığı etik olmayan ilişkisi ve Freud'la arasındaki bilimsel atışmalarından çok, özel hayatları konusundaki kapışmaları üzerineymiş. Üzüldüm. Beni her ikisinin de çalışmaları konusunda aydınlatacak bir film beklemiştim. Evet, o kadar da yüzeysel ve çalışmalarına değinilmemiş bir film değildi ama Jung ve Freud'un mektuplaşarak görüşlerini şekillendirmelerine umduğum kadar yer verilmemişti. Özellikle sadece tek bir hastası üzerinde detaylı bir anlatımın olması ve bunun da Jung'un etik olmayan ilişkisi ile doğrudan ilgili olması filmin konusunu psikanalizden daha çok Jung ve hastası Sabina Spielrein ile ilişkisine yoğunlaştırmış.
Freud'un nevrozları devamlı cinsel açıdan açıklamasının nedenleri üzerinde durulmaması ve hatta bu konudan tamamen eleştirel açıdan bahsedilmesini de biraz taraflı buldum. Freud'un karşı karşıya geldiği Jung'un da bilimsel verilerden uzaklaşarak, bilimine mistisizm karıştırmasının nedenlerinin de üzerinde çok yalapşap durulması, Jung'un nasıl bir psikiyatrist olduğu konusunda insanı şüpheye düşürüyor.
Konu açısından hayal kırıklığına uğramama rağmen filmde kullanılan sahneleri beğendim. Oyunculukları beğendim. Ancak Michael Fassbender, Keira Knightley ve Viggo Mortensen arasında pek sönük kalmış, dikkatimden kaçmadı değil.
Gelelim filmin anlattıkları hakkında düşündüklerime... Bu biraz bizim imam - cemaat ilişkisini getiriyor akla. Yani imam bunları yaparsa cemaat ne yapsın... Hoş değil, daha önce de belirttiğim gibi etik değil. Ayrıca problemin ne olduğunu anladıktan sonra yıne o problemleri ortaya çıkaracak durumlar yaratmak pek aklı başında doktorların yapacağı şeyler değil diye düşünüyorum. Ama Jung ve Freud"un yaşadıkları özel hayat yarışı keyifli olmuş. Benim bilmediğim bir bilgiydi ve bu konuda çekişmeleri ilginçti.
Bir şekilde bu gibi figürlerin çok daha olgun, sakin ve bilinçli olduklarını düşünüyor insan. Psikolojik problemleri olan insanlara yardım edebilecek kadar empati kurabilen insanların içinde bulundukları kıskançlıkları, çekememezlikleri ve korkuları görmek ilginç oluyor. Mesela bu filmi izledikten sonra ben de merak ettim, acaba Doktor Civan'ın da yaşadığı çeşitli çıkmazlar ve bunlarda kendisine yardımcı olan başka bir doktor var mıdır? Muhtemelen vardır. Zira bu filmde de anlıyorsun ki onlar da her ne kadar hastaları konusunda burnu büyük sonuçlara varsalar da basit bir insandan başka bir şey değiller. Aynı dürtüleri barındıran, aynı içgüdülerle hareket eden ve aynı sorunları yaşayan insanlar. Hatta kariyerlerinin içinde bulunduğu stratejik durum düşünülürse hastalarından daha da yalnız insanlar. Sahip oldukları düşünceleri profesyonel birine anlatmanın rakiplerine gümüş tabakta bir fırsat sunacağı çok aşikar. Bu nedenle pek çok insandan daha yalnızlar. Bu muhtemelen onları pek çok insandan daha sorunlu yapıyordur.
Sonuç itibari ile, A Dangerous Method, eğer Jung ve Freud'un özel hayatları ile ilgili bir fikir sahibi olmak isterseniz sizi tatmin eden bir film. Ama psikanaliz konusunda bilgi sahibi olmak isterseniz Wikipedia'dan okumaya başlamanız daha hayrınıza olacaktır.
15 Şubat 2013 Cuma
Moonrise Kingdom
Yönetmenin önceki
filmlerini izlemediğime pişman eden bir film oldu benim için.
Çok ani girdim
konuya değil mi? Ama lafı uzatmanında bir anlamını göremedim.
Gerek kadrosu,
gerek görüntüleri, gerek kurgusu ile zevk verebilen bir film olmuş bence.
İtiraf ediyorum, IMDB’de konusunu okuyup burun kıvırmıştım. Sonrasında bir
şekilde trailerına denk geldim ve ne büyük bir hata yaptığımı gördüm. Meğerse IMDB’deki açıklaması çok yavan ve yüzeyselmiş. Halbuki filmin sahip olduğu
basit konu, buz dağının görünen kısmıymış.
Kesinlikle bir
önce yazdığım Shame yazısında eleştirdiğim konunun anlatış biçiminin önemine çok güzel bir örnek Moonrise Kingdom. Basit konusunu dile getiriş
biçimiyle insanı saran filmlerden bir tanesi.
"Aile ve aile içinde yer alan ilişkilerden bıkmış iki ergenin yaşadıkları aşk hikayesi." IMDB’de
yazılan konu işte böyle ve insanın pek izleyesi gelmiyor. Zira basit, sonunu
tahmin edebileceğiniz bir konu. Ama gerek çekimler, gerek mekanlar , gerekse
konunun anlatımı, akışı ile gerçekten eğlenceli bir film olmuş. Diyaloglar, filmin
geneline hakim olan ciddiyet ve o ciddiyetin saçmalığı... Şiddetle tavsiye ediyorum,
izleyin.
The Royal
Tenebaums’u izlemediğim için büyük bir eksiklik hissetmeme neden oldu.
Farkettim ki
kullanılan mekanlar, dekorlar filmlerde ilgimi çeken ilk şey oluyor. Moonrise
Kingdom bu konuda çok başarılıydı. Mesela Shame’de başarılıydı bu konuda. Özen
gösterilen, özellikle seçilmiş, karakterler hakkında pek çok şeyi anlatan
dekorlar vardı (Shame anınca gene bir hüzünlendim, yazık, çok yazık...). Clockwork
Orange’da dekorları ile beni benden almıştı. Tim Burton’nın filmlerine
değinmiyorum bile!
Herneyse, konumuz
diğer filmler değil, konumuz Moonrise Kingdom. Beni Wes Anderson konusunda
araştırma yapmaya, önceki filmlerini izlemeye ve eğer bir filmin yönetmenliğini
yapmışsa o filmin mutlaka izlenmeye değer olduğuna inandıran bir
filmdi.
Kısadan hisse, izleyin
derim.
11 Şubat 2013 Pazartesi
Shame
Öncelikle
belirtmek isterim ki, bir film yorumu ile geri dönüş yapmak benim açımdan pek
çok anlama geliyor. Uzun bir zamandır ortalıklarda yoktum. Bu seferkinin
belirgin bir sebebi yok. Pek çok bahane sıralayabilirim ama gerek duymuyorum.
En doğru ve yalın haliyle içimden gelmedi ve yazmadım. Bu arada pek çok film
izledim, pek çok yazı yazdım Defter’e ama anlatmak istemedim nedense. Ama
şimdi, geçen gün izlediğim film ile hem yazma isteğim kabardı hem de
deliler gibi film izleme isteğim. Bu nedenle yazıma filmin içeriklerinden ve
özelliklerinden tamamen ayrı olarak, bende bu istekleri uyandırdığı için Shame’e teşekkür ederek başlıyorum. En
azından bu teşekkürü hakediyor.
Gelelim Shame’in
bir film olarak değerlendirilmesine...
Hani bazı filmler
vardır, basit bir konuyu o kadar güzel kurgulayarak anlatırlarki filmden
kopamazsın. Konusu ne hakkında olursa olsun film bittiğinde mutlusundur çünkü
gerçekten “güzel bir film” tanımı nı hakeden bir iş izlemişsindir. Little Miss
Sunshine gibi. Konu itibari ile ilgi çekici birşey yoktur ama film o kadar
ayarında gider ki bir anda favori filmlerinizden biri olur. İşte Shame,
tamamiyle bütün bu dediklerimin tam tersine sahip olan bir filmdi bence.
Konuyu aşağı
yukarı biliyorsunuz ama gene de ufaktan değinelim. Orta yaşlarında seks
bağımlısı bir şehir sakini var filmin odağında.
İlk terslik burada
ortaya çıkıyor ve basit bir karakterin yerine karmaşık ve merak uyandırıcı
birini anlatıyor. Güzel. Bu adamımızın hayatına ani bir giriş yapan depresif ve
intihara meyilli kız kardeşinin olduğu söyleniyor bize filmin konusu olarak.
Bu da konuyu ilginç, karışık ve dramatik bir hale getiriyor. Bunlar da güzel.
Merak uyandırıyor ve izliyorsun filmi. İşte ikinci terslikte burada oluyor ve
görüyorsun ki konunun ilginç olmasına rağmen film seni resmen sarmıyor. Kendini
kaptırmaya çalışıyorsun, yani benim yaptığım oydu, ama bir türlü olmuyor.
Oyunculuk başarılı, sahneler güzel, estetik, göze hitap eden cinsten ama konu o
kadar kötü kurgulanmış ki... Hatta kurgulanmamış bile denilebilir. Öyle ki film
bittiğinde “Ee, ne oldu ki şimdi?” diyorsun.
Tamam, karakterlerin
içinde bulunduğu duygulardır vesairedir oyunculuklarla güzel anlatılmış ama
kaçırılan nokta neden sorusunun tamamen cevapsız kalması. Ve hayal kırıklığına
uğruyorsun. Çünkü ortada ilginç bir konu, iyi bir oyunculuk, özen gösterilmiş
sahneler var ama konunun gittiği bir yer yok. Yazık olmuş bence.
Ha, izlediğimden beri düşünüyorum, konu nereye
gidebilir, neler olabilirdi, diye ve bulamıyorum. Belki de yönetmenin de
sıkıntısı bu olmuştur. O nedenle yönetmenin hemen diğer bir filmini de izlemeye
karar verdim. Gene aynı oyuncu ile çalıştığı ve İrlanda’da açlık grevi yapan
bir mahkumun anlatıldığı filmini buldum. Bakalım, Shame’deki gibi hayal
kırıklığına uğrayacak mıyım.
Zaman geçtikçe
bir şeyi daha farkettim ki,film üzerine konuştukça daha da üzülüyorum. Geçen
Gökçe ile tartıştık mesela. O konu da bile herhangi bir ilginçlik görmemiş
hatta konunun ne olduğu hakkında bir fikri yokmuş. Depresif kız kardeşin bile filmde
3-4 kere gözüktüğünü söyledi. O konuda haklıydı ama sonra farkettim ki zaten
kız kardeşinin devamlı ortalıkta gözükmesinin bir anlamı olmazdı. Hikaye adamın
hikayesi, yaşadığı problem de gizli saklı yaşadığı ve içten içe böyle biri olduğu
için utanç duyduğu, hayatına kız kardeşinin dahil olmasının yarattığı sıkıntı. Böyle düşündükçe filmdeki bazı şeyleri bir mantığa oturtabiliyorsun
ama bu filmin gittiği yeri anlamlaştırmıyor ne yazık ki... Ciddi ciddi bir şeyleri
mi kaçırdım, diye düşünüyorum.
Neyse, netice
itibari ile bence yazık olmuş bir film. Yazık olmuş bir oyunculuk. Yönetmenin
Hunger filmi beni nerelere götürecek, heyecanla bekliyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

.jpg)




