Tam zamanında geldi yemin ederim. Kararmış salonlarda, uzak insanların uzak hayatlarındaki türlü türlü konulara tanık olmanın tam zamanı. 8 ekimde başlıyormuş. Biletleri 2 ekimde satışa çıkıyormuş. Kafa dağıtmanın en şahane yöntemi, yemin ederim. Güzel filmler de buldum. Şanslıyım, tam beğenmeye başladığım insanların filmleri var. Gael Garcia'nın, Philip Seymour ve hatta Patti Smith'in yer aldığı bir filmde var. Yapımcılığını David Lynch'in yaptığı bir film de var. Charlotte Gainsbourg'un oynadığı var.
Bu arada Cannes'da Eşcinsel Palmiye öldülü verildiğini biliyor muydunuz? Ben nasıl verildiği konusunu düşünmek istedim. Sonra vazgeçtim. Neyse... filme gidip gitmemek konusunda kararsızım.
Film araştırmalarım daha bitmedi. Daha 2 ekime de çok var. En azından ona çok var. Şöyle güzelinden film listesi yapacağım. Gidip hemen alacağım kitapçığından, o takvimi bir güzel dolduruacağım. Sonra bak, o salondan, bu salona koştururken ne kadar huzurlu olacağım.
24 Eylül 2010 Cuma
20 Eylül 2010 Pazartesi
The Science of Sleep
Rüyalarımın saçmalık dozunda pik yaptığı bu günlerde "The Science of Sleep" filmini izlemek çok yerinde bir hareket oldu!
Ciddiyim! Rüyalar, rüyaların malzemeleri ve gerçeklikle aralarındaki tuhaf paralellik...
Son zamanlarda bu kadar eğlenceli, gerçekçi ama aynı zamanda absurd bir film izlememiştim. Gail Garcia ve Charlotte Gainsbourg' a saygı duydum. Ama en çok da yönetmene, Michel Gondry'e. Kullandıkları malzemelere ve Garcia'nın beyin stüdyosuna bayıldım. Bende öyle bir şeyler yapabilmek, yaratabilmek isterdim. Hani "ilham verici" derler ya, işte o bu film için çok doğru bir anlatım olur.
Bu arada Gail Garcia'ya aşık olduğumu da belirtmek isterim. Çok güzel ağlıyor.
Film sürrealist filmler listesinde yer alıyor. Zaten yönetmenin bir diğer filmi olan "Eternal Sunshine of The Spotless Mind" da listede.
Ama kesinlikle bu filmi daha çok beğendim. Hatta en sevdiğim filmler listemde ilk 10 a kesin girer. Imdb'den 7.4 almış.
Mutlu uyuyacağım kesin.
Ciddiyim! Rüyalar, rüyaların malzemeleri ve gerçeklikle aralarındaki tuhaf paralellik...
Son zamanlarda bu kadar eğlenceli, gerçekçi ama aynı zamanda absurd bir film izlememiştim. Gail Garcia ve Charlotte Gainsbourg' a saygı duydum. Ama en çok da yönetmene, Michel Gondry'e. Kullandıkları malzemelere ve Garcia'nın beyin stüdyosuna bayıldım. Bende öyle bir şeyler yapabilmek, yaratabilmek isterdim. Hani "ilham verici" derler ya, işte o bu film için çok doğru bir anlatım olur.
Bu arada Gail Garcia'ya aşık olduğumu da belirtmek isterim. Çok güzel ağlıyor.
Film sürrealist filmler listesinde yer alıyor. Zaten yönetmenin bir diğer filmi olan "Eternal Sunshine of The Spotless Mind" da listede.
Ama kesinlikle bu filmi daha çok beğendim. Hatta en sevdiğim filmler listemde ilk 10 a kesin girer. Imdb'den 7.4 almış.
Mutlu uyuyacağım kesin.
15 Eylül 2010 Çarşamba
Soom
Biraz önce izledim. Kim Ki-duk'un izlediğim beşinci filmi (evet, bunu artistlik olsun diye belirtiyim dedim. Ama aynı zamanda önemli bir ayrıntı).
Açıkçası, adamın filmlerini beğeniyorum. Kullandığı müziklerden tut, görüntülerine kadar. Tamam, az diyalog olması bazen insanı sıkabiliyor ama bence, anlamsız diyaloglar olmasından daha iyi. Aptal salak, her duygunun gereksiz yere sözlerle anlatılmasında herhangi bir mana göremiyorum. Daha rahat izlenmesi için bir yol bence. Bir yandan yemek hazırlarken ya da ne biliyim, internette gezinirken izleyebileceğiniz bir film değil. İzlerken her noktasına dikkat ettiğinizde tatmin olacağınız türden bir film. Yani şimdiye kadar izlediklerim öyleydi (Şimdi de, buraya kadar yaptığım artistliklerin üstünü kapatıyorum ama bu da önemli bir ayrıntı... bence...).
Soom'da, hatunun söylediği her şarkıyı sevdim. Özellikle yaz mevsimini anlatan favorim. Hatunun söyleyişini, söyledikten sonraki utanışını ve her şarkıdan sonra hayatına dair bazı şeyleri paylaşmasını sevdim. Ne kadar saçma gözükse de bazen, bazen neyi neden istediğini bilemesen de sadece istersin. Bir şekilde çeker seni. Filmde olan buydu. Onları ayıran gardiyana rağmen, öpüşmek için birbirlerini çekiyorlardı.
Odun olabilirim ama sanırım bu tip ilişkileri seviyorum. Saçma kaprisler, iltifatlar, yalanlar ya da aptal dokunuşları sevmiyorum.
Hatunun kocasını sevdim. Belki filmdeki tek sevilmeyecek karakter odur. Ama ben sevdim. İlk başta merakını, cesaretini sonra kızgınlığını ve sonunda kabullenişini sevdim. Son olduğu için mi kabul etti, yoksa artık kaybettiğini anladığını için mi, bilmiyorum. Ama elindekine tutunup, gerisini umursamadığı için sevdim. Sonunda karısıyla şarkı söylediği için sevdim.
Uzak doğu filmlerinin bende tuhaf bir etkisi oluyor. Ağlamaklı oluyorum. Tam olarak bunu hissediyorum. Biraz yalnız, biraz da uzak hissediyorum. Belki müzikleridir, belki o müziklerle beraber gördüğün manzaralardır. Ya da sadece, yan yana yatan, dokunmayan, konuşmayan vücutlardır. Neden bilmiyorum, ama bittiklerinde ağlamaklı oluyorum.
Son olarak, son artistliğimi de alenen yapıyıyım diyorum. Bence, kesinlikle uzak doğu filmlerinde şu şiirsellik denilen şeyden var. Hakkaten var. En azından benim şiirsellik tanımımı karşıladığını düşünüyorum.
Açıkçası, adamın filmlerini beğeniyorum. Kullandığı müziklerden tut, görüntülerine kadar. Tamam, az diyalog olması bazen insanı sıkabiliyor ama bence, anlamsız diyaloglar olmasından daha iyi. Aptal salak, her duygunun gereksiz yere sözlerle anlatılmasında herhangi bir mana göremiyorum. Daha rahat izlenmesi için bir yol bence. Bir yandan yemek hazırlarken ya da ne biliyim, internette gezinirken izleyebileceğiniz bir film değil. İzlerken her noktasına dikkat ettiğinizde tatmin olacağınız türden bir film. Yani şimdiye kadar izlediklerim öyleydi (Şimdi de, buraya kadar yaptığım artistliklerin üstünü kapatıyorum ama bu da önemli bir ayrıntı... bence...).
Soom'da, hatunun söylediği her şarkıyı sevdim. Özellikle yaz mevsimini anlatan favorim. Hatunun söyleyişini, söyledikten sonraki utanışını ve her şarkıdan sonra hayatına dair bazı şeyleri paylaşmasını sevdim. Ne kadar saçma gözükse de bazen, bazen neyi neden istediğini bilemesen de sadece istersin. Bir şekilde çeker seni. Filmde olan buydu. Onları ayıran gardiyana rağmen, öpüşmek için birbirlerini çekiyorlardı.
Odun olabilirim ama sanırım bu tip ilişkileri seviyorum. Saçma kaprisler, iltifatlar, yalanlar ya da aptal dokunuşları sevmiyorum.
Hatunun kocasını sevdim. Belki filmdeki tek sevilmeyecek karakter odur. Ama ben sevdim. İlk başta merakını, cesaretini sonra kızgınlığını ve sonunda kabullenişini sevdim. Son olduğu için mi kabul etti, yoksa artık kaybettiğini anladığını için mi, bilmiyorum. Ama elindekine tutunup, gerisini umursamadığı için sevdim. Sonunda karısıyla şarkı söylediği için sevdim.
Uzak doğu filmlerinin bende tuhaf bir etkisi oluyor. Ağlamaklı oluyorum. Tam olarak bunu hissediyorum. Biraz yalnız, biraz da uzak hissediyorum. Belki müzikleridir, belki o müziklerle beraber gördüğün manzaralardır. Ya da sadece, yan yana yatan, dokunmayan, konuşmayan vücutlardır. Neden bilmiyorum, ama bittiklerinde ağlamaklı oluyorum.
Son olarak, son artistliğimi de alenen yapıyıyım diyorum. Bence, kesinlikle uzak doğu filmlerinde şu şiirsellik denilen şeyden var. Hakkaten var. En azından benim şiirsellik tanımımı karşıladığını düşünüyorum.
9 Eylül 2010 Perşembe
Taklit
Bayramın bir anlamı yok, diye düşünüyor Bayan Kene. En azından benim için bir anlamı yok.
Düşüncelerini tükenmez kaleminin git-gelleri ile somutlaştırıyor.
Hele de ilk günü, diye ekliyor, kesinlikle çekilmez. Sabah hazırlıkları, ilk gün gerginlikleri, iğrenç, akma çabası içerisinde olup akamıyor olmanın yarattığı sinirli trafikle boğuşma saatleri... Bayan Kene bütün bu işkencevari ritüellerin, zaten ayda bir iki kere yapılan sülale toplantılarına bir yenisi eklemek için değmeyeceğine inanıyor.
"Ailecek toplanmak mı?! Daha geçen hafta görüşmedik mi?"
"Ama bu bayram!.."
Uuu, beybi...
Bayan Kene evden çıkmadan, eve kaçta döneceğini düşünüyor. Bayram gününün genel anlamını kaybedip, kendisi için anlamlanacağı zamanı tahmin ediyor.
Çünkü Bayan Kene için bayramın tek anlamı tatil. Biraz tatil, biraz uyku, biraz uzaklık... Sabahları yatağı geç terk edip, geceyi istediklerini yaparak kapamak. Haftasonuna denk gelmeyen bayramın tek özelliği bu, onun için.
Bayan Kene için bayramın ikinci günü de ayrı. Bu sefer de gereksiz komşu ziyaretleri. Evde pijamalarınla oturamamanın yarattığı memnuniyetsizlik ve oturduğun süre zarfı boyunca da çevreye verilen huzursuzluk. Odaya çekilip hiç çıkmamanın ne kadar güzel olacağı düşüncesi güzel bir rüya.
Ama, diye düşünüyor Bayan Kene, bu bayramın ayrı bir b.ktanlığı var.
İpe sapa gelmez senaryoların sonucu hissedilen huzursuzluk ve korku. Sorulan sorulara alınan cevaplarda ki tatminsizlik ve bu tatminsizliğin getirdiği asabiyet. Yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Bayan Kene, yanındaki koltuğa uzanmış Bayan Mavi'ye bakıyor. Baş ağrısı tutmuş kadın, bir yandan akan burnunu siliyor. Bayramın bütün b.ktanlığını yaşıyor. En çok da yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Saat 4'e geliyor. Sabaha karşı 4.
Aslında Bayan Kene biliyor. Korkulacak bir şey olmadığını biliyor. Kuruntulardan daha öte olmayacaklarını biliyor. Çünkü onlar, dram filmlerinin giriş gelişme sonuçlarının sahneleri. Bayan Kene'nin bu gibi filmlerle işi olmaz. Seyreder ama içinde bulunmaz. Ona ait hiçbir şahıs da bu filmlerin içinde rol almaz. Bunun bilincinde. Ama korkaklığı, bazen Bayan Kene'nin süper gücü olan Mantık'ını etkileyen bir kriptonit haline geliyor. Neyseki ara sıra. Neyseki çok düşünen bir insan değil.
Bayan Kene'nin anı kırıntıları arasında bir isim kafasına takılıyor. Taklitçi yengeç. Çılgın Korsan Jack'in bir bölümünde gördüğünü hatırlıyor. Ne çizgi film ne de taklitçi yengeçin o bölümdeki rolü Bayan Kene'ye onu hatırlatan. "Taklitçi" kelimesi kilit olan.
Defterini kapamaya hazırlanırken Bayan Kene bütün bunlara sebep olan insana teşekkürlerini sunması gerektiğini düşünüyor. Bu satırların kurgusu kesinlikle ona ait değil. Karakterler, mekanlar ve olaylar Bayan Kene'nin çarpıtılmış gerçeklerinin farklı bir yansıması ama anlatım kesinlikle ona ait değil. Kilit kelime durumu çok güzel anlatıyor. Anlatım tamamen bir "taklit". Bayan Kene de tamamen bir "taklikçi". Ama hem yazması hem de okuması zevkli, diye kendini bir şekilde teselli ediyor. Ya da "teselli etmek"nin yerine daha iyi bir kelime buluncaya kadar idare ediyor.
Bu gecenin son notu da bunu Doktor Civan'a verip vermemek oluyor. Vermeye karar verirse bir iki açıklama anlamında not düşmesi gerekir. Ayrıca yazdıklarını vermenin de Doktor Civan'la ilişkisine pek yapıcı bir etki yaptığını da düşünmüyor. Bazen Bayan Kene, onu korkuttuğunu bile düşünüyor. Ya da hayal kırıklığına uğrattığını. Bunu nasıl yaptığından emin değil ama işte Mantık'ının s.çtığı diğer bir anda bu.
Hadi git yat, diyor Bayan Kene. Bu kadar yazdığın yeter. Özgün de değiller zaten, diyor. Bu gereksiz eleştirinin bir anlamı yok aslında. Zira yazdıklarından zevk alıyor. Yazmaktan zevk alıyor. Bayan Kene içten içe iyi bir taklitçi olduğuna da inanmakta ama bunu asla sesli söyleyemiyor. Taklitçi olmaktan korktuğu için değil. İyi bir taklitçi olamamaktan korktuğu için. Ama seviyor. En azından gerçekten içinden gelerek yaptığı tek şeyin bu olduğunu biliyor.
Bayan Kene kapanışı güzel yaptığına inanarak defterini kapıyor.
Düşüncelerini tükenmez kaleminin git-gelleri ile somutlaştırıyor.
Hele de ilk günü, diye ekliyor, kesinlikle çekilmez. Sabah hazırlıkları, ilk gün gerginlikleri, iğrenç, akma çabası içerisinde olup akamıyor olmanın yarattığı sinirli trafikle boğuşma saatleri... Bayan Kene bütün bu işkencevari ritüellerin, zaten ayda bir iki kere yapılan sülale toplantılarına bir yenisi eklemek için değmeyeceğine inanıyor.
"Ailecek toplanmak mı?! Daha geçen hafta görüşmedik mi?"
"Ama bu bayram!.."
Uuu, beybi...
Bayan Kene evden çıkmadan, eve kaçta döneceğini düşünüyor. Bayram gününün genel anlamını kaybedip, kendisi için anlamlanacağı zamanı tahmin ediyor.
Çünkü Bayan Kene için bayramın tek anlamı tatil. Biraz tatil, biraz uyku, biraz uzaklık... Sabahları yatağı geç terk edip, geceyi istediklerini yaparak kapamak. Haftasonuna denk gelmeyen bayramın tek özelliği bu, onun için.
Bayan Kene için bayramın ikinci günü de ayrı. Bu sefer de gereksiz komşu ziyaretleri. Evde pijamalarınla oturamamanın yarattığı memnuniyetsizlik ve oturduğun süre zarfı boyunca da çevreye verilen huzursuzluk. Odaya çekilip hiç çıkmamanın ne kadar güzel olacağı düşüncesi güzel bir rüya.
Ama, diye düşünüyor Bayan Kene, bu bayramın ayrı bir b.ktanlığı var.
İpe sapa gelmez senaryoların sonucu hissedilen huzursuzluk ve korku. Sorulan sorulara alınan cevaplarda ki tatminsizlik ve bu tatminsizliğin getirdiği asabiyet. Yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Bayan Kene, yanındaki koltuğa uzanmış Bayan Mavi'ye bakıyor. Baş ağrısı tutmuş kadın, bir yandan akan burnunu siliyor. Bayramın bütün b.ktanlığını yaşıyor. En çok da yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Saat 4'e geliyor. Sabaha karşı 4.
Aslında Bayan Kene biliyor. Korkulacak bir şey olmadığını biliyor. Kuruntulardan daha öte olmayacaklarını biliyor. Çünkü onlar, dram filmlerinin giriş gelişme sonuçlarının sahneleri. Bayan Kene'nin bu gibi filmlerle işi olmaz. Seyreder ama içinde bulunmaz. Ona ait hiçbir şahıs da bu filmlerin içinde rol almaz. Bunun bilincinde. Ama korkaklığı, bazen Bayan Kene'nin süper gücü olan Mantık'ını etkileyen bir kriptonit haline geliyor. Neyseki ara sıra. Neyseki çok düşünen bir insan değil.
Bayan Kene'nin anı kırıntıları arasında bir isim kafasına takılıyor. Taklitçi yengeç. Çılgın Korsan Jack'in bir bölümünde gördüğünü hatırlıyor. Ne çizgi film ne de taklitçi yengeçin o bölümdeki rolü Bayan Kene'ye onu hatırlatan. "Taklitçi" kelimesi kilit olan.
Defterini kapamaya hazırlanırken Bayan Kene bütün bunlara sebep olan insana teşekkürlerini sunması gerektiğini düşünüyor. Bu satırların kurgusu kesinlikle ona ait değil. Karakterler, mekanlar ve olaylar Bayan Kene'nin çarpıtılmış gerçeklerinin farklı bir yansıması ama anlatım kesinlikle ona ait değil. Kilit kelime durumu çok güzel anlatıyor. Anlatım tamamen bir "taklit". Bayan Kene de tamamen bir "taklikçi". Ama hem yazması hem de okuması zevkli, diye kendini bir şekilde teselli ediyor. Ya da "teselli etmek"nin yerine daha iyi bir kelime buluncaya kadar idare ediyor.
Bu gecenin son notu da bunu Doktor Civan'a verip vermemek oluyor. Vermeye karar verirse bir iki açıklama anlamında not düşmesi gerekir. Ayrıca yazdıklarını vermenin de Doktor Civan'la ilişkisine pek yapıcı bir etki yaptığını da düşünmüyor. Bazen Bayan Kene, onu korkuttuğunu bile düşünüyor. Ya da hayal kırıklığına uğrattığını. Bunu nasıl yaptığından emin değil ama işte Mantık'ının s.çtığı diğer bir anda bu.
Hadi git yat, diyor Bayan Kene. Bu kadar yazdığın yeter. Özgün de değiller zaten, diyor. Bu gereksiz eleştirinin bir anlamı yok aslında. Zira yazdıklarından zevk alıyor. Yazmaktan zevk alıyor. Bayan Kene içten içe iyi bir taklitçi olduğuna da inanmakta ama bunu asla sesli söyleyemiyor. Taklitçi olmaktan korktuğu için değil. İyi bir taklitçi olamamaktan korktuğu için. Ama seviyor. En azından gerçekten içinden gelerek yaptığı tek şeyin bu olduğunu biliyor.
Bayan Kene kapanışı güzel yaptığına inanarak defterini kapıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)