29 Nisan 2020 Çarşamba

RadyoBeyin Tekrar Aramızda!

Uzun bir aradan sonra tekrar dinleyicilerimiz ile buluşmak büyük bir mutluluk!

Yayın hayatına 2010'larda başlayan RadyoBeyin, teknik sıkıntılar ve ilham yetersizliklerinden ötürü siz sevgili dinleyicilerinden uzunca bir süre uzak kaldı. Ama şimdi, yeni yüzü, yeni bilgileri ve müzikleri ile tekrar aranızda!

Beyninizin içinde, bir sabah ansızın, hiç durmadan dönüp duran o ritimlerin, müziklerin yegane kaynağı RadyoBeyin, dönüşüne yakışır bir müzik ile açıyor yeni dönemini! The xx'den geliyor, Intro.

Sanırım, bütün bu yazma furyasının, blogu düzenleme furyasının ve yeni bir başlangıç yapma isteğinin çıkış noktası, bisikletle giderken, random bir müzik çalma listesinden karşıma bu parçanın çıkması oldu. Eskilerden, unuttuğum bir melodi şimdimi değiştirdi.

RadyoBeyin, gururla sunuyor ve bir sonraki şarkıyı heyecanla bekliyor! Yay!!

İşin İçinden Nasıl Çıkarız?

Bu gün sabah ettiğim bir iki muhabbetten sonra biraz depresyon üzerine konuşasım var.

Kendi dönemimi - kötü bir hafızam olması dolayısı ile- şu anda çok net hatırlayamıyorum. Ama beni profesyonel bir yardım almaya iten olaylar ve tepkilerim hafızamda.

Özellikle çok net bir olay. Bitirme ödevi yapıyorduk. Dört kişiden oluşan ekibimizde biri yakın arkadaşımdı. Diğer ikisi ile ödev vesilesi ile tanışmıştım.

Grup ödevlerinde asla rahat olmamışımdır. Çünkü grubun beklentisini karşılayamayacağım korkusu ya da pek çok defa başıma gelen, başkalarının sorumluluklarını istemesem de üzerime alma ve o sorumlukların getirdiği korku grup ödevlerinden neredeyse nefret etmeme sebep olmuştu.

Ayrıca mezun olma gerginliği, mezun olunca ne yapacağın gerginliği ve tabii ki yalnızlık. Bir sevgilim yoktu. Bir sevgilim olmuş ama 6 ayın sonunda kendimi gene beni mutlu etmeyen bir ilişkiye sokmuş olduğumu farketmiş ve sonlandırmıştım (aferin bana!). Neredeyse sürekli platonik aşklarım olmuş, o dönemki platonik aşkım yüzünden kendimi daha yetersiz hissetmeye başlamıştım. Onu görüyor olmak bana devamlı, asla onunla beraber olamayacağımı hatırlatan anlar olmaya başlamıştı.

Yerli yersiz ağlamalarım, uykusuzluklarım ve alkole olan saplantılı derecesinde bağım ile uzunca bir süre kendimi kötü hissettiğimi, değersiz, mutsuz ve mutlu olmak için herhangi bir şeyi bekleyen bir döneme girdi. Ve bir akşam, bir bitirme grubu toplantısından dönerken önce otobüste ağlamaya başladım. Maslaktan Ataşehir'e giden yol boyunca ara ara kesilen ağlamalarla eve ulaştım ve mutfakta, mutfak masasında Dominantlar Kraliçesi ve Bayan Mavi'nin şaşkın bakışları karşısında hıçkıra hıçkıra ağladım. Ne kendimi durdurabiliyor ne de derdimi anlatabiliyordum. Derdim toplantı olamazdı, derdim yalnızlığım olamazdı ya da gelecek korkum... Herkes aynı problemlere sahipti. Hatta bundan daha kötü, üzücü, sarsıcı olaylar yaşıyordu ve ben bir bitirme ödevi yüzünden saatlerce kendini kaybetmişçesine ağlıyor olamazdım. O an bunu gerçek bir çözüme ulaştırmak için dayanılmaz bir istek hissettim. Bu düzeltilmeliydi. Bir insan evladı hayatına böyle devam edemezdi. Ve bir psikiyatriste gittim.

Bundan sonrasını anlatmama gerek yok. 4 sene aktif çalışmış, 3 iş değiştirmiş, farklı işlerde çalışmış, son platonik aşkı ile evlenmiş bir insan olarak tedavi sürecini anlatmak saçma.

Değinmek istediğim nokta o kırılma noktası. O "bunun düzeltilmesi gerek" düşüncesinin kafama yerleşmesi. Bu düşünce ile çözüm için gereken adımı benim atmış olmam.

Kimseyi kolundan tutup, bir psikiyatristin karşısına çıkaramazsınız. Bunu da yaptım!

Üniversiteye ilk girdiğim zaman da kendimi gene yalnız, kötü, şişko ve değersiz hissediyordum. Bayan Mavi'nin önerisi ile bir psikiyatriste gittim. Aynı psikiyatriste gittim! Ve sonra gitmeyi istemedim. Ne diyeceğimi bilemedim. Sorunu göremiyordum. Ya da sorunu göstermek istemiyordum çünkü o zaman sorun sevdiğim bir şey halini almıştı. Hayatıma etkisi, garip bir şekilde hoşuma gidiyordu. Melankolik bir dönemdi. Alkolü de işin içine kattınız mı kendinizi sevdiğiniz bir loş bir odada, dünyada ne kadar yalnız olduğunuzu hissetmenin size inanılmaz haz verdiği bir dönem içinde buluyorsunuz. Ve hiçbir psikiyatrist sizi o odadan çıkaramaz. İstemeden o koltuğa oturtup bir mucize gerçekleşmesini beklemek, karşınıza beyaz atlı prensin çıkıp hayatınızı değiştirmesini beklemek ile aynı şeydir.

Bayan Burun ne zaman bu noktaya gelecek, bilmiyorum. Ben, onun yaşadığı mutsuzluğun çok azını yaşadığım noktada bir şeyler yapmam gerektiğini anlamıştım. O'nu bunu yapmaktan alıkoyan ne? İmkanları var, zaman yaratabilir. Gerçek sorunlarını gerçek çözümler ile çözebileceğini anlamasını o kadar istiyorum ki... Bunu O'na anlatmayı... Mutsuzluğunda kayboluyor gibi geliyor ve üzülüyorum. Acımıyorum O'na. Ben neyim ki bir başkasına acıyabileyim. Sadece, kendini çok kötü hissettiği bir dönemi artık sonlandırmak istediğini farkeden biriyim. Ve Bayan Burun'un da sadece bunu farketmesini istiyorum. Bunun çözümünü başka yerlerde, şehirlerde, insanlarda aramasını değil.

Çünkü bu problem öyle çözülecek bir sorun değil. Bu problem devamlı yanında taşıdığın bir şey. Ben de hala yanımda taşıyorum, bazen tekrar çıkıntılıklarını yapıyorlar ve bir bakmışım içimde ağlama isteği, konuşmama isteği var. Ama artık bunlar tanıdığım ve üstesinden geldiğini bildiğim problemler halini aldı. Bunu kesinlikle 2 sene süren randevularıma borçluyum. Evlenmiş olmama ya da taşımış olmama değil. Onlar şu anda düzene oturmuş hayatımın parçaları. Ama düzene oturtmamı sağlayan parçalar değil. Şimdi dünyanın neresine gidersem gideyim, bir şekilde başa çıkacağımı hissediyorum. Ama Bayan Burun için bunu söyleyemiyorum ve bu beni korkutuyor. Çözüm olarak gördüğü şeylere yanında taşıdığı sıkıntılarla gölge düşüreceğinden korkuyorum.

Umarım öyle olmaz. Umarım bu yazdıklarım sadece benim Bayan Burun'u sevmemden dolayı düşündüğüm kuruntulardır. Ama bazen, en kısa zamanda mutlu olmasını dilemekten daha fazlasını yapmam gerektiği duygusuna kapılıyorum.

27 Nisan 2020 Pazartesi

Yayın Tarihleri Hakkında Gerekli Bir Açıklama

Blogu adam etme çalışmalarına başladım. Bunun ilk adımı olarak öncelikle en önem verdiğim yazılarımı tekrar yayına koydum. Ama işin tatsız tarafı bu yazılar seneler öncesine ait olmasına rağmen bu gün yayınlandığı için kronolojik bir karmaşa yaratmış vaziyette. Bunu düzeltmek adına  2010 senesinde başlayan rüya yazılarımı her aya bir rüya şeklinde uygun zaman aralığına yerleştirdim. Günleri yanlış olabilir, ayları kabaca tutmuş olabilir ama seneleri kesinlikle doğru. Bunu belirtmek isterim.

İkinci yapacağım adım olarak yazdığım kısa yazıları eklemeye karar verdim. Bayan Kene'nin anlatıları ve yazdığım bir iki kısa hikayeyi koyarak temiz bir başlangıç yapacağıma inanıyorum. Böylece ergenlik döneminin iç sıkan karanlık, depresif yazıları taslak olarak blogda kalmaya devam edecek. E ha, taslak olarak kalmış, ha silmişsin, aradaki fark ne, diye soracak olursanız cevabın benim hala okuyabilme imkanım. Hatırlamak istediğim (neden isteyeyim bir fikrim yok ama neden olmasın demekten de kendimi alamıyorum) açıp okuyabileceğim bir yerde kalmaları beni rahatlatıyor. Silsem sanki bir şekilde kendime ihanet etmiş olacağım. Bunu yapamam. Hatta belki üstünden biraz daha zaman geçtiğinde yazdığım o depresif yazıların incelemesini yapabilirim. Biraz eğlenceli biraz yüz kızartıcı olacaktır ama fikir hoşuma gitti. Tabii, gene yazdığım zaman ile yayınladığım zaman karmaşasını çözemiyorum. Rüyalarda izlediğim yolu izleyerek onları da aşağı yukarı yazdığım aya ama doğru seneye atacağım.

Yapmak istediğim yığınla şey listesine bunu da ekledikten sonra kısa öykülerimi taslak çöplüğünde aramaya geri dönebilirim. Eklemediğim bir tek onlar kaldı. Onu da halledince biraz tipini değiştirmekle uğraşacağım. Yenilenme derken tam bir yenilenmeyi kastediyordum.

Bir Garip Corona Etkisi

Sanırım yaklaşık bir aydır Corona virüsü salgını nedeni ile evdeyim. Cafe ve restaurantların geçici bir süreliğine kapatılması kararı ile ben de pek çok işletme sahibi insan gibi dükkanı kapattıp. Mayıs ayının sonunda açılacağına dair söylentiler duymaya yeni başladım. Ve farkettim ki bu söylentiler beni diğer dükkan sahiplerini mutlu ettiği kadar etmedi.

Aslında şaşırtıcı değil. Çünkü evde geçirdiğim bu bir ayın nasıl geçtiğini anlamadım diyebilirim. Resmen kendimi hobilerime verdim ve içlerinde kayboldum. İlk iki hafta amigurumiye verdim ve başarılı 3 Chibi bebeği tamamlayarak ve hatta tariflerini yazarak geçirdim. Çok verimliydi. Sonraki hafta kendimi dizi ve filme verdim. Yarım kalan dizilerim bitirilmesi gereken bir sorumluluk halini almıştı. Onları temizledim üstüne bir de Top of The Lake diye, Twin Peaks tadında bir dizinin ilk sezonunu patlattım (İkinci sezonu da bekliyor). Yoğun bir şekilde film izledim ve Fransız Yeni Akım sineması hakkında detaylı bilgiye sahip olup neden fransız filmlerinden hoşlanmadığımı bir kere daha anladım. Öğretici oldu. Bir sonraki hafta ise içimdeki gamer kontrolü resmen ele aldı ve aralıksız oyun oynadım. Fallout New Vegas'da hackleyemeyeceğim bilgisayar kalmamasına o kadar yakınım ki... Ayrıca iki yeni MMORG'a başladım (sanki biraz fazla) ve Overwatch'da idman yaparak eski performansını yakalamaya bir adım daha yaklaştım. Ahh keşke Overwatch'da bir takımım olsa! Benim kadar asosyal bir insanı takım olma açlığına iten başka bir oyun daha oynamadım diyebilirim. Yorucu ama çok eğlenceli bir hafta oldu.

Bu haftada blogumu adam etmek üzerine yoğunlaşmaya karar verdim. Ergenlik döneminde açılmış olan bu blog dönem gereği çok fazla depresif yazıya sahip ama garip bir şekilde bundan utanmıyorum (utanmalı mıyım?). Sonuçta o dönemler öyle bir insanım ve şimdi de böyle bir insanım. Blogdaki o yazıları silip atmak beni daha iyi, daha olgun ya da daha mükemmel bir insan yapmayacak. Yapamaz çünkü değilim. O yüzden bunun hıncını anılardan, o zamana ait düşüncelerden çıkarmak anlamsız. O yüzden sahip olduğu ergen dönemi ile kalmaya devam edecek ama bu değişmeyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü ben değişiyorum. Değişimimden memnunum. Bunu da yazılarıma yansıtarak kendimi biraz pohpohlamak istiyorsam ne var? Şimdi de böyle şımarık bir dönemdeyim diyelim.

Kendimle ve The Nerd'le kaldığım zorunlu ev izolasyonu boyunca farkettim ki bu izolasyonu gereksiz ciddiye almışım ve çünkü bu tür bir soyutlanma hoşuma gidiyormuş. Hayatımda beni bu kadar mutlu eden düzenli bir dönemim olmamış. Sabah yürüyüşü, üstüne sabah sporu üstüne kahve üstüne ilgilenmek istediğim hobi ile geçireceğim koca bir gün.

Tek derdim, gerçekten tek derdim, yemek. Keşke yemek yemeği bu kadar sevmesem ya da keşke yemek yapmak bana daha çok zevk verse. Bu ikilem gün yavaş yavaş ilerleyip akşam yemeği saatine yaklaştığında beni geren tek şey oluyor. Basit çözümlerle üstesinden geldiğimizde harika ama işler karmaşıklaşıp, evde tüketilmesi gereken malzemeleri kullanmak adına sağlıklı bir yemek yapma işine dönüştüğünde... İşte o zaman hayattan soğuma geliyor.

Evet, şimdi hem halen çalışan hem de evde ev işleri ile uğraşan insanların bana sinir, öfke ve küçümser bakışlarını hayal edebiliyorum. "Tek problemin bu mu, ha? Bu mu? Akşam yemeği mi? Gün içinde 3 toplantıya girmiş, çocuğu eğlemiş bir insan olarak ortak bir promlemimiz olması ne kadar güzel! Akşam yemeği! Sana güzel bir tavsiyem var. Bu akşam ne yemek yapacağını ben söyleyeyim! Bu akşamın yemeği!.." sahneyi o kadar iyi görüyorum ki daha fazla tarif etmem gereksiz. Ama haklılar. Gelmiş, burada oturmuş kahvemi yudumlarken, dünyanın içinde bulunduğu bu sıkıntılı durumda, akşam yemeği hakkında şikayet ediyorum. Gene de şu bir gerçek, o insanlarla kulvarlarımız çok farklı. Onlar para kazanıyor. Ben para kazanamıyorum. O insanların sorumlu olduğu başka bireyler var. Benim sorumlu olduğum herhangi bir birey yok. O yüzden de tek derdim, üzgünüm ama akşam yemeği.

Hoş, mesela şimdi saatler öğle yemeğine yaklaşırken gene bir yemek telaşı moduna giriyorum ama neyseki öğle yemeğini kahvaltı şeklinde yaptığımız için ne yiyeceğimiz gayet basit. Gerilmeye gerek yok. Karantina günlerindeki huzurlu saatlerime devam edebilirim. Akşam üstüne kadar...

Evine Hoşgeldin

İlk defa, Dalyan'daki evimin verandasına kurulmuş, laptopumu kucağıma almış, yazıyorum. Bunun ilk defa yaşanmasının sebebi evde ilk defa yazacak ilhamı almış olmam değil. O çok daha dramatik bir hava verirdi belki ama bunun sebebi gerekli teknolojik şartlara ulaşmış olmam.

Konuya açıklık getirmek adına bir iki şeyden bahsetmek istiyorum. Öncelikle masaüstü bilgisayarda yazmayı sevmiyorum. Klavyem çok gürültülü (ve aslında bu hoşlandığım bir şey ama oyun oynarken). Kendimi tokmakla deliklerden çıkan kafalara vurduğun oyun makinelerinin başında hissediyorum. Ayrıca masaüstü bilgisayarda yazmayı ne kadar sevmiyorsam laptopumda yazı yazmayı da o kadar çok seviyorum. Sanki benim bir parçam gibi. Çok uzun süre boyunca bu laptopa sahibim ve benim için gerçekten değeri büyük ve özel. Bu nedenle yazı yazmak gibi benim için ayrı bir değeri ve önemi olan bir eylemi laptopta gerçekleştirmek beni daha çok mutlu ediyor.

Laptop yazma takıntımı açıkladıktan sonra neden bu zamana kadar laptopta evimden yazamadığım konusuna değineceğim. Bu zamana kadar sevgilimi laptopumun ölü bir pili olmasından dolayı kendisi dizüstü bilgisayar özelliğini kaybederek bir masaüstü bilgisayar durumuna geçmişti. Uzunca bir süre ilgilenmemem ve Cafe'de beni oylaması ayrıca müzik, hesap gibi işlerde kullanmam açısından elverişli olacağını düşündüğüm (aynı zamanda içten içe Cafe'de yazmak istersem laptopumu kullanmak için) kendisini Cafe'ye taşıdım. Oranın masaüstü bilgisayarı olarak uzunca bir süre iş gördü ama soğuk kış aylarında sırtıma soğuk soğuk bir duvarın önünde yazı yazmaya çalışmak beni hem durumdan hem de yazı yazmaktan soğuttu. (Ne kadar üşüten bir cümle ama!) Gittikçe laptopumdan ve yazmaktan uzaklaşmaya başladım. Bunun beni içten içe ne kadar üzdüğünü ve içimi sıkan bir hal aldığını zamanla artan depresyon hallerim ve agresifleşen hareketlerim sayesinde fark ettim. Hemen bir gerekenler yapılmalı ve ben laptopuma kavuşmalıydım!

Ve mutlu son! Yeni pil geldi, laptopumun sırtında yük haline gelmiş saçma dosyalar ve programlar silindi. Resmen silkinip kendine geldi. Ve işte şimdi, evimde, kucağımda, klavyesinin yumuşak tuşlarının çıkardığı sevimli çıtırtıların eşliğinde ilk yazımı yazdım.

Artık kutlama kısmını geçtiğimize göre, biraz biberleyelim ha!..