27 Aralık 2010 Pazartesi

Rüya karmaşası

Resmen beynimin sızıntılarından, paçavralarından örülmüş rüyalar görüyorum. Bu seferkinin belli bir gidişatı, giriş gelişme sonucu yok. En azından benim hatırladığım parçaları pek devam eden türden değil. Gene de sadece beynim hakkında, benim hakkında bir fikriniz olsun diye yazıyorum.

Kaan'la Tekken turnuvasına katılıyoruz. Yaklaşık bir yirmi kişi bir odaya geçmişiz ekrana bakıyoruz. Güzel bir hatun kimlerin dövüş yapacağını ayarlıyor. Kaan oynuyor mu hatırlamıyorum ama benim ismim yok listede ve şikayet etmiyorum. Zira o odadaki herkesin azıma s.çacağından eminim. Bir tanesi dövüşte belindeki shotgun ı çıkarıyor, karşısındakini vurup öldürüyor. Onu gördükten sonra oynamaya hiç hevesim kalmıyor.

Bir başka sahnede Tekken'de son günlerde kastığım Leo adındaki karakterim. Ve sanırım şu Manhattan köprüsü var ya ya da işte oradaki çelik köprülerden biri, onun tepesine tırmanmaktayım. Çünkü Lili'yle (Tekken'deki diğer bir karakter) kapışıyorum. Bir ara aşağıya bakıyorum ve o kadar yüksekteyim ki fena oluyorum. Ellerimden asılmış tırmanmaya çalışıyorum. Ama aşağısı çok korkunç. Lili'nin yanına vardığım da bu kısımla hatırladıklarım bitiyor.

Bitirme grubundan Özge var bu sefer. Bana bir mail atmış. Mail da bitirme ile ilgili herşeyi yaptığından hatta betonarme ödevini bile bitirdiğinden bahsediyor. Bir de üstüne başka yapacak herhangi bir şey olup olmadığını soruyor. O kadar deli oluyorum ki... Nasıl yetiştirdi lan, diye düşünüyorum. Ben bir s.kim yapamadım, karı herşeyi bitirmiş, diyorum. Ondan uyanıp rüya olduğunu anlayınca ayrı bir rahatladım.

Bir diğeri, bir barın önünde, dışarıdayım. Sanırım sigara içiyorum ama emin değilim. Sonra dışarıya tanıdığım iki kız çıkıyor. Bir tanesini gerçekten tanıyorum ama yüzü gittikçe silikleştiğinden bir fikrim yok artık. Ama diğer kız, onu gerçekte tanımıyorum ama rüyamda o kızı tanıyorum ve o kızdan baya hoşlanıyorum. Hatta buna hafif cinsel bir çekimde diyebiliriz. Baya beğendiğim bir kız. Tanıyoruz birbirimizi. Beni çağırıyorlar. Gidiyorum yanlarına. Bir kaç muhabbet falan ediyoruz. İçkilerden, içerideki ortamdan falan konuşuyoruz. Sonra beraber içeri giriyoruz. Ben kızın çok hoş olduğunu düşünüyorum. Bardan çıkıyorum tek başıma. Eve gidicem, sarhoş olmamışım, bu nedenle de tadım yok. Tam caddeye çıkıp gidecekken arkamdan gene ikisi çağırıyor. Nereye gidiyorsun, diyorlar. İçkim bitti, gidiyorum, diyorum. Bizim bir şişe şarabımız var, içer misin, diye soruyorlar. Tereddüt ediyorum, zira ayıp olur diye düşünüyorum. Ayıp olur ya, diyorum. Saçmalama, diyor benim beğendiğim kız. Onlara katılıyorum. Şarabın tadı biraz fazla buruk. Kötü şarapmış, diyor beğendiğim kız. Eh, diyorum, fena değil. Gene ayıp olmasın diye öyle söylüyorum. İçimden bunu yerine soğuk bir bira ne güzel olurdu diyorum. O arada bir başkasını görüyorum. Sanırım liseden Can. Geliyor, muhabbet falan ediyoruz. Sonra içkiye ortak olmak istiyor. Uyuz oluyorum. Sorun içkiyi onunla paylaşmak değil. Sorun benim olmayan bir içkiyi benim arkadaşımla paylaşmak zorunda kalmaları. Ona uyuz olarak da bu rüyadan uyanıyorum.

Bunların hepsi tek bir gecede görüldü. Her uyandığım da ayrı bir dumur yaşadım. Gerçekten düşünce parçalarımın oluşturduğu çamurumsu bir suyun içinde yüzüyorum. Ve bazen bu midemi bulandırıyor. Gore rüyaları bunlara tercih ederim!

10 Aralık 2010 Cuma

Rüya (Toplu Cinnet)

Akşam olmuş, hava kararmış ve biz birkaç arkadaş ve yanımda erkek arkadaşım ile (tanımadığım bir insan kendisi) dışarıdayız.

Arkadaşlarla çalışmaya karar vermişiz ve sanki Zincirlikuyu'nun oradaki metrobüs durağına benzeyen bir yerdeyiz. Gideceğimiz yere nasıl gideceğimizi konuşuyoruz.

Konuştuğum kişilerden bazısını tanıyorum. Biri bu dönem aldığım deprem dersinde grup arkadaşım. Çalışacağımız yere nasıl gideceğimizi soruyorum. Yürüyerek gidilir, diyor. Öndekileri takip edeceğiz. Tamam, diyorum. Yanımda erkek arkadaşım yürümeye başlıyoruz. Bir süre sonra kalabalıktan ayrı düşüyoruz ve ben etrafıma bakınıyorum. Neredeler, diye soruyorum yanımda ki kıza (deprem dersinden arkadaşım). Gelirler, diyor. Biz gidelim.

Girişi büfe gibi olan bir yere giriyoruz. Koridor uzun. Sonuna doğru solda bir kapı görüyoruz ve içeri giriyoruz. Herkes gelmiş, çalışmaya başlamış. Bizde katılıyoruz ve çalışmaya başlıyoruz.

Sahne değişiyor. Ben içecek birşeyler almak için yerimden kalkıyorum. Bir kızla bir oğlanın arasına girmek zorunda kalıyorum. O arada kız bir laf söylüyor. Ne söylediğini hatırlamıyorum ama hareket ediyor, eziyor ya da sataşıyor. Üçünden biri ya da ortaya karışık bir şey. Gülüyorum ve omuz silkip yerime geri dönüyorum. Erkek arkadaşım güldüğümü görüyor ve ne olduğunu soruyor. Kızdan ve erkek arkadaşından ve bana dediklerinen bahsedip gülüyorum. Önemsemiyorum. Sallamıyorum, hatta erkek arkadaşıma anlatmamın tek sebebi de beraber gülüp geçmek için.

Ama bir anda erkek arkadaşım elindeki sigara paketini o çocuğa doğru atıyor. Paket çocuğun kafasına çarpıyor ve dönüp erkek arkadaşıma bakıyor. Sevgilimi hiç böyle görmemişim. O kadar korkuyorum ki hemen koluna sarılıyorum. Haydi, artık gidelim, çalışmayacağım, diyorum. Ama O kesinlikle beni duymuyor. Gözlerini yaklaşmakta olan çocuğa dikmiş halde.

Çocuk geliyor, insanlar aralarına giriyor. Ben deli gibi sevgilimin kolunu sıkıyor ve devamlı tekrar ediyorum, yapma ,lütfen, gidelim!

Bir şekilde fırsat buluyorum, aralarına dalıyorum ve sevgilimin kucağına atlıyorum. Beni tutmak zorunda kaldığı için dikkati dağılıyor. Sarılıyor bana. Ellerimi saçlarına daldırıp çekiyorum, yeter artık, gidelim, diyorum. Ağlamama iki var.

Bana bakıyor, sonra tekrar çocuğa bakıyor. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gülümsüyor. Tamam, gidelim, diyor.

Kapıdan çıkıyoruz. Kızın teki yanımdan geçerken omuz atıyor. Ama hiçbir şekilde tepki vermiyorum. Verirsem gene patlak verecek çünkü. Ve o an için tek istediğim oradan s.ktir olup gitmek. Korkuyorum çünkü. Deli gib korkuyorum. Bu yüzden arkama bakmadan kapıdan çıkıyorum.

Tek bir an görüyorum sevgilimin gözlerindeki bakışı. Tek bir an yakalıyorum ve anlıyorum ki artık bunu durduracak gücüm yok.

Bir anda kuduz köpekler gibi birbirlerine giriyorlar. Bağırışlar, çağırışlar... Ben ise keçiye dönmüşüm, kıpırdayamıyorum bile. İnsanların ayırmak için aralarına dalışını izliyorum sadece. Sonra farkediyorum ki ayırmak için dalmamışlar. Kavga etmek için dalmışlar. Yumruklar, tekmeler, çığlıklar...

Kendime geliyorum ve koşarak büfeye doğru gidiyorum. Yardım edin, lütfen, ayırın onları, diye bağırıyorum. İki üç oğlan buluyorum. Kollarından tutup odaya doğru götürüyorum. Lütfen yardım edin! Birbirlerini yiyorlar!

O kadar yavaş yürüyorlar ki sanki... Ömrümden ömür gidiyor.

Kafalarını sola doğru çeviriyorlar ve bakışları değişiyor. Şaşkınlık, korku ve iğrenme.

Odaya bakıyorum ve yerde yatan iki beden görüyorum. Biri benim sevgilime ait biri de kavga ettiği çocuğa. İkisininde kolları vücutlarından ayrılmış, omuzlarının aşağısı kanlı boşluklar. İkisininde kafası geriye doğru bakıyor, gözleri ve ağızları açık. Daha sonra odanın içinde başka vücut parçaları görüyorum. O odanın içindeki herkese ait olan ama yerlerinden çok uzakta olan kollar, bacaklar, gövdeler...

Daha karşımdaki manzarayı sindiremeden yanımdaki çocukların da değiştiğini farkediyorum. Bakışları değişiyor. Artık korku ya da iğrenme yok. Açlık var sanki. Ete olan bir açlık değil ama. Acıya ve çığlıklara olan bir açlık.

Koşmaya başlıyorum. Kendimi dışarı atıyorum. Yürüdüğümüz bütün yolu koşarak geçiyorum. Metrobüs durağı gibi olan yere geliyorum. Gecenin bir vakti olmasına rağmen çok kalabalık. Biri bana doğru koşuyor. Herhangi bir kelime söyleyemeden üzerime atılıyor ve ısırmaya çalışıyor. Bir başkası geliyor ve kolumu koparmaya çalışıyor. İlerledikçe kalabalığın arasına karışıyorum ve kalabalık beni parçalamaya çalışıyor. Aklıma dünyanın sonu senaryolarından biri geliyor. Cehennemin kapısının açıldığını düşünüyorum. Herkes deliriyor, cinnet geçiriyor ve tek amacı acı tattırmak oluyor.

Etrafımı çevirenlerin sayısı o kadar fazlaki... Herkes üstüme çullanıyor. O zaman anlıyorum ki kurtulamayacağım. Ölüyorum, diye düşünüyorum ve uyanıyorum.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Rüya (gore)

Sanırım bu aralar en uzun ve en feci rüyamı gördüm. O kadar ki uyanmama sebep olan şey kendi hıçkırıklarım ve nefesimin tıkanması oldu. O zaman hemen rüyamıza geçelim:

Dayımların evindeyim. Ama sanki eve yeni taşınmışlar. Böyle bir koşturmaca hakim eve. Dayımı görüyorum, Gülay Abla ortalıklarda değil. Bir de evin içinde tanımadığım bir iki kişi var. Dayımın arkadaşlarıymış. Evi toparlıyoruz beraber. Ha, bu arada evleri şimdiki evleri gibi değil. Başka bir ev. Herneyse...

Ben bulduğum eşyaları arka odaya götürürken evde bir kedi olduğunu görüyorum. Garipsemiyorum ama sanırım evde bir kedi olduğunun bilincindeyim. Kedi beyazlı sarılı biraz da grili. Zayıf. İnce bir kuyruğu vücuduna göre de büyük bir kafası var. Gözleri yeşil sanırım. Aklımda öyle kalmış. Pis pis bakıyor bana ama sallamıyorum. Kedileri bilirim. İşlerine gelirse yüz verirler işlerine gelmezse s.klemezler.

Arka odaya girdiğimde içeride bir kedi yavrusu olduğunu farkediyorum. Minicik böyle. Kırpık kırpık beyaz tüyleri var. Yumak gibi. Deliriyorum. Hemen alıp saklıyorum. Bir çekmecede yer yapıyorum ona. Çünkü öteki kedi görürse onu öldürür. Tam onu çekmeceye koyup kapatıyorum ki pis bakışlı kedinin beni kapıdan izlediğini görüyorum. Yavşak yavşak hareket ediyor. Yavşak yavşak miyavlıyor. İçeri girmek için .rospuluk yapıyor resmen. Ayağımla itekleyerek odadan çıkarıyorum kapıyı kapıyorum. Eşya taşımaya geri dönüyorum.

Salonda eşyaları toplarken bir diğer kedi yavrusu görüyorum. Ona da çok küçük. Tekir bu seferki. Ama böyle daha küçük ya koyu renkleri o yüzden. Düşük kulakları var. Hemen onu da alıyorum. Odaya götürüyorum. Bu sefer odanın kapısını kapatıyorum arkamdan yere koyuyorum onu. Debeleniyor falan. Diğerini de çıkarıyorum çekmeceden. Çok sıkılmış hemen koşmaya çalışıyor ama çok küçük daha. Biraz onlarla takılıyorum sonra da çıkıyorum odadan. Kapıyı açınca karşımda görüyorum pis bakışlıyı. Bu sefer .rospuluk yapmıyor. Bakışları daha daha pis. İçeri girmeye çalışıyor. Yakalıyorum ensesinden. İtiraz ediyor, tırmalamaya falan çalışıyor. Uzak bir yere götürüp koyuyorum onu. Sonra gidip dayıma söylüyorum. Bulduğum yavruları, onları sakladığımı anlatıyorum. Dikkatli ol, diyor. Bizimkisi kıskanır biliyorsun, girmesin odaya, diyor.

Böyle böyle ben iki üç yavru daha buluyorum evin içinde. Hepsini odaya götürüp koyuyorum. Birbirleriyle oynuyorlar. Bir tane de büyük bir kedi buluyorum. (O da bu bizim apartmandaki kedi. çok güzel bir kedi sarılı siyahlı beyazlı bol tüylü bir şey. Ben ona yakışıklım, diyorum. Akşamları eve geldiğimde beni merdivende bekliyor oluyor. Kısa bir sevişme yaşayıp öyle eve giriyorum.) Neyse, onu da bulmuşum odaya kapatmışım. Hepsi gayet mutlu. Bu arada da pis bakışlıyı pek görmüyorum. Uyuyor bir yerlerde, diye düşünüyorum.

Sonra sahne değişiyor. Ben dışarıdaymışım ve koşarak dayımın evine doğru gidiyorum. Dayımın arkadaşları oradan oraya koşturuyor. Dayım ise bir koltuğa çökmüş ağlıyor. Ne oldu, diyorum. Arkadaşlarından biri hepsini öldürdü, diyor. Kanım çekiliyor sanki. Odaya dalıyorum hemen. Kapıyı açıyorum. Oda kan revan içinde. Bütün yavrular parçalanmış. Benim bulduklarımın yanında başka yavrularda var. Dağılmışlar bir tarafa kimisinin gözleri kapalı, kimisinin açık. Boydan boya yırtılmış göğüsleri. Dilleri sarkmış. Etraf kan. Odanın içinde başka bir kapı var. Oraya doğru giderken benim yakışıklıyı da görüyorum. Duvara sırtını dayamış iki ayağının üzerinde kalmış. Sanki duvara asılmış gibi. Bağırsakları dökülmüş. Çok net görüyorum. Onun gözleri kapalı. Organları etrafa yayılmış, bütün kanı akmış. Titrememe engel olamıyorum artık. Benim suçum, diyorum. Onları buraya koymamam gerekirdi, diyorum. Odanın içindeki kapı bir banyoya açılıyormuş. Oraya giderken yerde başka yavrular görüyorum ölü, parçalanmış. Dayımın arkadaşı delirdi o, diyor. Öldürülmesi lazım.

Ben banyonun kapısına geliyorum. O içeride. Etrafı da ölü kedilerle dolu. Aralarda fareler falan da var. Kendisi hiç kana bulanmamış ama. Beni görünce tıslıyor. Bana saldıracağını anlıyorum. Ama korkmuyorum. Sadece olanlarla o kadar dehşete düşmüşüm ki onun üstüme gelip bana saldırmasından korkuyorum. Ama delirmiş gerçekten. Ve o da bana aynı şeyi söylüyor. Hepsi senin suçun, diyor. Konuşmuyor ama bunu dediğini biliyorum. Onlar senin yüzünden öldü, diyor. Ağlamaya başlıyorum. Kedi bacaklarıma saldırırken ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Gözümün önünden yakışıklımın görüntüsü gitmiyor. Orada göğsüm sıkışmaya başlıyor işte. Dayıma bakıyorum. Ben öldüremem onu, diyor. Arkadaşı uyutalım, diyor. Dayım çok güçsüz, hayır anlamında kafasını sallıyor sadece. Yapamam , diyor. Onu öyle görünce daha kötü oluyorum. Kriz gibi bir şeye giriyorum. Çıkardığım sesler normal değil. Ağlamakla çığlık atmak arasında. Dayımın öyle olmasının da suçlusu benim, onu anlıyorum.

Birden annem odaya giriyor. Kediyi ayaklarımdan alıyor ensesinden tutup. Ben deli gibi ağlarken o çok sakin. Ben öldürürüm, diyor. Nasıl yaparsın, diyorum. Kanlı banyoya giriyor. O an elinde gümüş renkli bir silah olduğunu görüyorum. Şu altıpatlarlar gibi. Gümüş rengi parlıyor. Annem önce kediyi banyoya koyuyor. Dayım daha fazlasına bakamıyor, arkasını dönüyor. Ben ise sadece dayıma bakabiliyorum. Patlama hepimizi zıplatıyor. Dayım ağlayarak bir şeyler mırıldanıyor, ara ara bağırıyor. Ben ise olduğum yere çöküyorum, nefes alamıyorum. O kadar üzgünüm ki. Hem o yavrular hem yakışıklım hem de dayımın kedisi için. Tek yapabildiğim o garip sesleri çıkarmak. Çıkardığım seslerden korkuyorum. Kendimi toparlayamadığımı görünce daha çok korkuyorum.

O sesi gerçekten duyduğumda uyandım. İlk yaptığım yanaklarıma dokunmak oldu. Gerçekten ağladım mı diye. Ağlamamışım. Ama nefesim normal değildi.

Hala gözümün önünde geliyor o yakışıklımın hali vardı. Yarılmış karnı. Korkunçtu. Rüyalara böyle bir dönüş yapmak hoş olmadı. Bunun çıktısını alıp yarınki randevuya götürücem. Bakalım ne diyecek...

25 Kasım 2010 Perşembe

Kısa Öykü (1)

Bayan Kene için ağaçtan inmek çıkmak kadar zor değil. Zira yapısı gereği koca kıçını temkinli adımlar atarak, yerçekiminin muazzam gücüne karşı koyarak yavaş yavaş inmek gibi bir derdi yok. Uygun bir yükseklikten o kara vücudunu aşağı bırakması yeterli. Ama uygun bir yükseklik önemli. Zira kıvamını tutturamazsa bu düşüş, bahsi geçen koca kıçı, o küçücük beyniyle beraber minyatür bir karpuz misali yarılarak pekmezinin akmasına neden olabilir ya da çürük bir domatesin güçlü bir çarpma sonucu zeminle bütünleşmesi gibi onu da toprakla bütünleştirebilir. O nedenle uygun yükseklik çok önemli.

Tecrübelerine dayanarak kıvamı tutturmakta artık hiç zorlanmıyor. Yerçekimine karşı koymaya tenezzül etmeden bırakıyor kendini. Boyundan pek büyük işlere kalkıştığını vurgularcasına boyundan pek büyük otların arasına rahat bir iniş yapıyor. Ağrıyan sırtı iniş ne kadar yumuşak olursa olsun şikayet ediyor. Sağdan ikinci bacağıyla ağrıyan kısmı ovuşturuyor biraz. Bu arada da dikkatli gözleri etrafı taramakta.

Ulvi amacını gerçekleştirmek için tee ağaç tepesindeyken gördüğü avını tekrar buluyor gözleri. Gülümsüyor.

Sinsi sinsi yaklaşmak gibi bir derdi yok. Kararlı çünkü. Dosdoğru gidecek, niyetini söyleyecek ve amacına ulaşacak. Sonrası ise... Cennette bir ömür!..

Küçük kafası otlarda ufak titreşimler yaratırken koca kıçı neredeyse yeri göğü inletecek. Normalde Bayan Kene bu durumdan rahatsız olur. Kıçının yarattığı devirici güçten haz etmez ama bu sefer umursamıyor. Tek umursadığı karşısında kutsal bir mabed gibi duran o sedefle kaplı yapı.

Bayan Kene tedirgin ama bir o kadar da heyecanlı. Hem yapacağı konuşmadan hem de elde edeceği sonuçlardan dolayı. Boğazını temizliyor -ağzından çıkan kıskacımsı dişleri seğiriyor- ve sağ ön bacağıyla kabuğu tıklatıyor.

Önce biri sonra diğeri gözüküyor kabuğun altından. Etrafta bir göz gezdirdikten sonra Bayan Kene'yi görüyor. Ama Bayan Kene önce kıçının görüldüğünü biliyor. Belki kafasını görmemiş bile olabilir. Ama şimdi bunun üstüne kafa yorarak dikkatini dağıtmamalı. Tekrar boğazını temizliyor.

Ucunda göz olmayan gözler o zaman farkediyorlar Bayan Kene'nin dikkatli bakan gözlerini, pek hoş hisler uyandırmayan dişlerini ve eciş bücüş gözüken bacaklarını. Ucunda gözler olmayan gözlerin ardından yüzü olmayan bir kafa çıkıyor. Güneşin altında tuhaf bir parlaklığa sahip.

Ağız olmayan ağzından derin bir ses geliyor.
"Buyrun?"

Bayan Kene kibar bir salyangoza rastladığı için şanslı olduğunu düşünüyor.

"İyi günler" diyor. Kendisi de kibar olursa işler daha çabuk hallolur. "Sizden bir şey rica edecektim, eğer vaktiniz varsa." diyor. Tabii ki vakti var, diye geçiriyor içinden. Bir salyangozun ne kadar meşgul bir hayatı olabilir ki...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Psikolojik gerilim türünden

Bu sefer bir gemideyim. Ama böyle mürettebatı az bir gemi. Sanki bir av gemisi. Şu mevsim mevsim çıkıp balık avlayanlardan. Büyük balıklar olmalı ama, çünkü gemi de büyük.

Büyük bir yemekhanesi var mesela. Duvarları şu savaş gemileri grisinden. Ama kesinlikle bir savaş gemisi değil.

Neyse, gemimizde küçük kayıklarda var. Onlardan biriyle, mürettebattan biri açılmış. Spesifik biri değil benim için. İş arkadaşım sadece.

Kayığı geri dönmüyor ama. Biz gemiden uzakta buluyoruz onu. Ölü buluyoruz onu. Kan revan içinde. Birinin öldürdüğünü söylüyorlar. Aslında bu gemide dönen bir dedikodu. Resmi bir açıklama olmaz böyle yerlerde, bilirsiniz. Ben baya biliyor olmalıyım ki, bu dedikodunun aslında doğru olduğunu ve içimizden birinin onu öldürdüğünü farkındayım.

İşte o, duvarları savaş gemisi grisi yemekhanedeyiz. Demir masalar var bir kaç tane. Aslında düşününce, o masaların yerine tek bir büyük masa olması böyle bir gemi için daha uygun olabilirdi, ama bizimkisi öyle değil işte. Ya iki kişi ya da tek kişi oturulmuş masalara. Benim karşımda da biri oturuyor. Yüzünü çok net hatırlamıyorum. Sakin sakin yemeğini yiyor. Ben yanımızda oturan, tek başına yiyen diğer birine bakıyorum. Sanırım ondan şüpheleniyorum. Ve sanırım bunu karşımdakine söylüyorum. Yemeğini yemeğe devam ediyor. Sonra kafasını kaldırıp bana bakıyor. Gözlerinin çok korkunç olduğunu hatırlıyorum. "Sence o mu öldürdü?" diyor. Ve ben, yanlış kişiyle oturmuş yemek yediğimi anlıyorum. Yanlış kişiyle konuştuğumu anlıyorum.

Zaten böyle şeyleri paylaşmamayı öğrenemedim bit türlü. İnsanın söylediklerinin illa ki kendi g.tüne gireceğini hiçbir zaman öğrenemedim.

Bir de belli ki doğru kişilerle konuşmayı da öğrenememişim. Neyse ki uyanmasını biliyorum.

12 Ekim 2010 Salı

Süper Kahraman

Belinin ağrısı dayanılmazdı ama okuldan çıkarken kafasına koymuştu. Hatta Beşiktaş'a inmesinin nedeni de buydu. Bayan Kene okuldan çıktığı anda motora binmeden önce denize nazır bir tane yakmak istemişti. Ve işte buradaydı.

Büfeden alınmış taptaze bir paket ile kalabalığın içinde kendine tenha bir yer buluyor. Bir tane sigara çıkarıp, s.kik çakmağından olabildiğince verim almak adına ellerinin arasına gömülüp yakıyor. Verdiği nefes ile dumanın yanında pek çok şeyi üfleyip uzaklaştırıyor kendisinden. Ya da en azından öyle düşünüyor. Öyle olduğunun hayalini kuruyor. Hemen ardından ikinci nefesini alıyor. Çünkü hala içinde çeşitli artıkların kaldığına inanıyor. Onları da üfledikten sonra daha rahat. Ya da en azından öyle umuyor.

İlerleyen ateşin ardında bıraktığı küllerden kurtarıyor sigarasını. Uçuşan külleri dikkatle izliyor. Sanki nereye gittikleri önemliymişçesine. Ama aslında s.kinde değil. Sadece izlemek istiyor. Kendisiyle alakalı olmayan herhangi birşeyi izlemek istiyor. Tıpkı önünden akıp geçen insanları izlediği gibi.

Genç bir kadın hızlı adımlarla önündeki simitçinin yanına geliyor.

"İlk siftahımı yaptım Osman Abi, bozsana şu elliliği."

Adının Osman Abi olduğu anlaşılan simitçi yanındaki çocukla muhabbetini kesiyor, kadına dönüyor. "Bende de yok be, kızım." diyor. Simitçinin yanındaki çocuk muhtemelen 12, 13 yaşlarında. Suratında hayran bir gülümsemeyle kadını izliyor. Ürkekçe kolunu uzatıyor, elini kadının omzuna atıyor. Cesaret edebildiği kadar ufak bir sıkma hareketi yapıyor. Kadın çocuğa dönüyor, gülümsüyor, "Bir koşu bozuversene şunu." diyor. Kendisine duyulan hayranlıktan faydalanıyor.

Bayan Kene en çok o ürkekçe kol atışı seviyor. Gülümsüyor. Çocuk'un parayı alışını ve bozdurmak için hevesle koşusunu görmeyi bekliyor ki sahneyle arasına güneş gözlüklü biri giriyor.

"Merhaba bir şey sorabilir miyiz?" Muhtemelen Bayan Kene'den bir iki yaş küçük çocuk. Yanında da muhtemelen çocuktan bir iki yaş küçük bir kız var. Bayan Kene yer tarifi vermek için hazırlanıyor.

"Evet?"

"Teşekkürler." diyor çocuk. Durum anlaşılıyor. Ya greenpeace ya da bir başka gönüllü örgütün üyesi vızıldamaya gelmiş. Bayan Kene sigarasından bir nefes daha çekiyor ve dinlemeye koyuluyor.

Güneş gözlüklü çocuk görme engellilerden bahsediyor, kız arkadaşıyla bu işi burs almak adına yaptıklarından ve Bayan Kene, gazetelerinden alırsa kendilerine çok yardımcı olacağından bahsediyor. Bayan Kene ise türlü düşünceler içerisinde çocuğu dinliyormuş gibi yapıyor.

"İyi misiniz?"

İşte bu pek beklenmedik bir soru, diye düşünüyor Bayan Kene. Görme engellilerle bu sorunun ne alakası var. "Efendim?" diyor.

"Eliniz neden titriyor?" diye soruyor çocuk. Bayan Kene bakışlarını sigarayı tutan eline çeviriyor. Parmaklarının arasındaki sigara isterik hareketlerle hafif hafif dans ediyor. Gülüyor. "Bilmiyorum." diyor.

"İyi misiniz?" diye soruyor çocuk tekrar.

"Evet, evet, yok bir şeyim." diyor Bayan Kene.

"Kavga mı ettiniz birisiyle? Siniriniz mi bozuk?"

Bayan Kene çocuğun yavaş yavaş sinirini bozulduğunu düşünüyor. Daha fazla sormaya devam ederse ilk defa birisiyle kavga edecek. "Yok, hayır iyiyim ben, olur böyle." diyor. Gerçekten oluyor böyle arada. "Evet, ne diyordunuz?" diye çocuğun tekrar konuya dönmesini sağlıyor.

"Eğer gazetemizden alırsanız seviniriz." diyor çocuk. Gözlerinin hareketi siyah gözlüklerin arkasından gözükmeyebilir ama kafa hareketi ele veriyor çocuğu. Bir Bayan Kene'nin yüzüne bir eline bakıyor.

"Ne kadar?" diye soruyor Bayan Kene. En azından hal hatır sordu, diye düşünüyor. Cebindeki bozuk paralarda ağırlık yapmaya başlamıştı.

"En az üç lira ama içinizden ne kadar vermek gelirse." diyor.

Bayan Kene gülümsüyor. İçimden üç liradan bir kuruş fazla vermek gelmiyor, yavrum, diye düşünüyor. Elini cebine atıyor. Bozuk paraları şıngırdatıyor ve "Bende en fazla üç lira verebilirim." diyor.

Çocuk uğradığı hayal kırıklığını boynunu hafifçe bükerek gösteriyor. Bayan Kene'nin parayı çıkartışını izliyor. Avcundaki bozukluklardan üç tane bir lirayı toplarken nasıl debelendiğini izliyor. "İyisiniz, değil mi?" diye soruyor.

Üçüncü defa mı ama .mına koyıyım, diye isyan ediyor Bayan Kene. Ama isyanı dudaklarına bir gülümseme olarak yansıyor ve uzatıyor.

"Buyrun."

Çocuk parayı alıyor. "Teşekkürler." diyor, Bayan Kene'ye gazeteyi uzatıyor.

Bir maceranın daha sonuna geldiğini düşünüyor Bayan Kene, uzaklaşan çifti izlerken. Ama çocuk son bir atak daha yapıyor.

"Hiç ayağınızı sallar mısınız?" diyor ve gösteriyor. Ayağının ucuyla seri hareketlerle yeri dövüyor.

Bayan Kene hem soruya hem de izlediği gösteriye inanmaz bir vaziyette bir süre çocuğun yeri döven conversini izliyor.

"Hayır." diyor Bayan Kene. Şaşkın ifadeyle bu sefer çocuğun suratına bakıyor.

"Ben çok sallarım." diyor çocuk.

Ahh, öyle mi .mına koduğum, bende merak ediyordum süpriz yumurtadan çıkmış sümsük herifin teki ayağını sallıyor mu sallamıyor mu demek istiyor Bayan Kene ama demiyor. Dudakları gülümseme amaçlı inceliyor. Ama kesinlikle isteksizce.

"Doktor kalp sorunu, dedi." diyor. "Sizde bir kontrol ettirin."

Çizgi filmin asil kahramanı günü kurtarmanın ardından çizgi filmin konseptine uyarak çocuklara önemli bir ders veriyor. "Eğer elleriniz titriyorsa, eğer ayağını sallıyorsanız -işte aynen böyle!-, doktorunuza başvurun çocuklar! Sonra herşey için çok geç olabilir ve ben bile sizi kurtaramam..." Suratında hayranlık uyandırıcı bir gülümseme ile olmayan pelerini savurup, türlü kahramanlıkla kaldırdığı kız arkadaşını yanına olarak ufuğa doğru yol alıyor... Gözden kayboluyor...

Bayan Kene bir elinde parmakları arasına sıkıştırdığı yarısına kadar içilmiş sigarası, diğer elinde görme engelliler için aldığı gazete uzaklaşan çifti izliyor. Bu neydi şimdi anasını satıyım, diye düşünüyor. Süper duyarlı bir kahraman mı yoksa en güçlü silahı duyarlılık olan kötü adam mı?

Bayan Kene kötü adam olduğuna karar veriyor. Çünkü bu seride sadece tek bir kahraman var o da kendisi. Bayan Kene! Gerçek saçmalıkların içinde hayatta kalmaya, sıkıcı gerçekliklere azıcık animasyon katmaya çalışanların dostu ve yardımcısı Bayan Kene!

S.ktiğimin pezevengi, diye geçiriyor içinden Bayan Kene. Bitmek üzere olan sigarasından son bir nefes alıp izmariti atıyor. Tükürürcesine dumanı üflüyor ve aksi istikametteki ufka doğru yol alıyor. Motorlara doğru.

Bu gün uçmayacağım, diyor. Zira belim çok ağrıyor.

Perde akbil sesleriyle iniyor.

24 Eylül 2010 Cuma

Filmekimi

Tam zamanında geldi yemin ederim. Kararmış salonlarda, uzak insanların uzak hayatlarındaki türlü türlü konulara tanık olmanın tam zamanı. 8 ekimde başlıyormuş. Biletleri 2 ekimde satışa çıkıyormuş. Kafa dağıtmanın en şahane yöntemi, yemin ederim. Güzel filmler de buldum. Şanslıyım, tam beğenmeye başladığım insanların filmleri var. Gael Garcia'nın, Philip Seymour ve hatta Patti Smith'in yer aldığı bir filmde var. Yapımcılığını David Lynch'in yaptığı bir film de var. Charlotte Gainsbourg'un oynadığı var.

Bu arada Cannes'da Eşcinsel Palmiye öldülü verildiğini biliyor muydunuz? Ben nasıl verildiği konusunu düşünmek istedim. Sonra vazgeçtim. Neyse... filme gidip gitmemek konusunda kararsızım.

Film araştırmalarım daha bitmedi. Daha 2 ekime de çok var. En azından ona çok var. Şöyle güzelinden film listesi yapacağım. Gidip hemen alacağım kitapçığından, o takvimi bir güzel dolduruacağım. Sonra bak, o salondan, bu salona koştururken ne kadar huzurlu olacağım.


20 Eylül 2010 Pazartesi

The Science of Sleep

Rüyalarımın saçmalık dozunda pik yaptığı bu günlerde "The Science of Sleep" filmini izlemek çok yerinde bir hareket oldu!

Ciddiyim! Rüyalar, rüyaların malzemeleri ve gerçeklikle aralarındaki tuhaf paralellik...

Son zamanlarda bu kadar eğlenceli, gerçekçi ama aynı zamanda absurd bir film izlememiştim. Gail Garcia ve Charlotte Gainsbourg' a saygı duydum. Ama en çok da yönetmene, Michel Gondry'e. Kullandıkları malzemelere ve Garcia'nın beyin stüdyosuna bayıldım. Bende öyle bir şeyler yapabilmek, yaratabilmek isterdim. Hani "ilham verici" derler ya, işte o bu film için çok doğru bir anlatım olur.

Bu arada Gail Garcia'ya aşık olduğumu da belirtmek isterim. Çok güzel ağlıyor.

Film sürrealist filmler listesinde yer alıyor. Zaten yönetmenin bir diğer filmi olan "Eternal Sunshine of The Spotless Mind" da listede.

Ama kesinlikle bu filmi daha çok beğendim. Hatta en sevdiğim filmler listemde ilk 10 a kesin girer. Imdb'den 7.4 almış.

Mutlu uyuyacağım kesin.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Soom

Biraz önce izledim. Kim Ki-duk'un izlediğim beşinci filmi (evet, bunu artistlik olsun diye belirtiyim dedim. Ama aynı zamanda önemli bir ayrıntı).

Açıkçası, adamın filmlerini beğeniyorum. Kullandığı müziklerden tut, görüntülerine kadar. Tamam, az diyalog olması bazen insanı sıkabiliyor ama bence, anlamsız diyaloglar olmasından daha iyi. Aptal salak, her duygunun gereksiz yere sözlerle anlatılmasında herhangi bir mana göremiyorum. Daha rahat izlenmesi için bir yol bence. Bir yandan yemek hazırlarken ya da ne biliyim, internette gezinirken izleyebileceğiniz bir film değil. İzlerken her noktasına dikkat ettiğinizde tatmin olacağınız türden bir film. Yani şimdiye kadar izlediklerim öyleydi (Şimdi de, buraya kadar yaptığım artistliklerin üstünü kapatıyorum ama bu da önemli bir ayrıntı... bence...).

Soom'da, hatunun söylediği her şarkıyı sevdim. Özellikle yaz mevsimini anlatan favorim. Hatunun söyleyişini, söyledikten sonraki utanışını ve her şarkıdan sonra hayatına dair bazı şeyleri paylaşmasını sevdim. Ne kadar saçma gözükse de bazen, bazen neyi neden istediğini bilemesen de sadece istersin. Bir şekilde çeker seni. Filmde olan buydu. Onları ayıran gardiyana rağmen, öpüşmek için birbirlerini çekiyorlardı.

Odun olabilirim ama sanırım bu tip ilişkileri seviyorum. Saçma kaprisler, iltifatlar, yalanlar ya da aptal dokunuşları sevmiyorum.

Hatunun kocasını sevdim. Belki filmdeki tek sevilmeyecek karakter odur. Ama ben sevdim. İlk başta merakını, cesaretini sonra kızgınlığını ve sonunda kabullenişini sevdim. Son olduğu için mi kabul etti, yoksa artık kaybettiğini anladığını için mi, bilmiyorum. Ama elindekine tutunup, gerisini umursamadığı için sevdim. Sonunda karısıyla şarkı söylediği için sevdim.

Uzak doğu filmlerinin bende tuhaf bir etkisi oluyor. Ağlamaklı oluyorum. Tam olarak bunu hissediyorum. Biraz yalnız, biraz da uzak hissediyorum. Belki müzikleridir, belki o müziklerle beraber gördüğün manzaralardır. Ya da sadece, yan yana yatan, dokunmayan, konuşmayan vücutlardır. Neden bilmiyorum, ama bittiklerinde ağlamaklı oluyorum.

Son olarak, son artistliğimi de alenen yapıyıyım diyorum. Bence, kesinlikle uzak doğu filmlerinde şu şiirsellik denilen şeyden var. Hakkaten var. En azından benim şiirsellik tanımımı karşıladığını düşünüyorum.

9 Eylül 2010 Perşembe

Taklit

Bayramın bir anlamı yok, diye düşünüyor Bayan Kene. En azından benim için bir anlamı yok.

Düşüncelerini tükenmez kaleminin git-gelleri ile somutlaştırıyor.

Hele de ilk günü, diye ekliyor, kesinlikle çekilmez. Sabah hazırlıkları, ilk gün gerginlikleri, iğrenç, akma çabası içerisinde olup akamıyor olmanın yarattığı sinirli trafikle boğuşma saatleri... Bayan Kene bütün bu işkencevari ritüellerin, zaten ayda bir iki kere yapılan sülale toplantılarına bir yenisi eklemek için değmeyeceğine inanıyor.

"Ailecek toplanmak mı?! Daha geçen hafta görüşmedik mi?"
"Ama bu bayram!.."

Uuu, beybi...

Bayan Kene evden çıkmadan, eve kaçta döneceğini düşünüyor. Bayram gününün genel anlamını kaybedip, kendisi için anlamlanacağı zamanı tahmin ediyor.

Çünkü Bayan Kene için bayramın tek anlamı tatil. Biraz tatil, biraz uyku, biraz uzaklık... Sabahları yatağı geç terk edip, geceyi istediklerini yaparak kapamak. Haftasonuna denk gelmeyen bayramın tek özelliği bu, onun için.

Bayan Kene için bayramın ikinci günü de ayrı. Bu sefer de gereksiz komşu ziyaretleri. Evde pijamalarınla oturamamanın yarattığı memnuniyetsizlik ve oturduğun süre zarfı boyunca da çevreye verilen huzursuzluk. Odaya çekilip hiç çıkmamanın ne kadar güzel olacağı düşüncesi güzel bir rüya.

Ama, diye düşünüyor Bayan Kene, bu bayramın ayrı bir b.ktanlığı var.

İpe sapa gelmez senaryoların sonucu hissedilen huzursuzluk ve korku. Sorulan sorulara alınan cevaplarda ki tatminsizlik ve bu tatminsizliğin getirdiği asabiyet. Yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.

Bayan Kene, yanındaki koltuğa uzanmış Bayan Mavi'ye bakıyor. Baş ağrısı tutmuş kadın, bir yandan akan burnunu siliyor. Bayramın bütün b.ktanlığını yaşıyor. En çok da yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.

Saat 4'e geliyor. Sabaha karşı 4.

Aslında Bayan Kene biliyor. Korkulacak bir şey olmadığını biliyor. Kuruntulardan daha öte olmayacaklarını biliyor. Çünkü onlar, dram filmlerinin giriş gelişme sonuçlarının sahneleri. Bayan Kene'nin bu gibi filmlerle işi olmaz. Seyreder ama içinde bulunmaz. Ona ait hiçbir şahıs da bu filmlerin içinde rol almaz. Bunun bilincinde. Ama korkaklığı, bazen Bayan Kene'nin süper gücü olan Mantık'ını etkileyen bir kriptonit haline geliyor. Neyseki ara sıra. Neyseki çok düşünen bir insan değil.

Bayan Kene'nin anı kırıntıları arasında bir isim kafasına takılıyor. Taklitçi yengeç. Çılgın Korsan Jack'in bir bölümünde gördüğünü hatırlıyor. Ne çizgi film ne de taklitçi yengeçin o bölümdeki rolü Bayan Kene'ye onu hatırlatan. "Taklitçi" kelimesi kilit olan.

Defterini kapamaya hazırlanırken Bayan Kene bütün bunlara sebep olan insana teşekkürlerini sunması gerektiğini düşünüyor. Bu satırların kurgusu kesinlikle ona ait değil. Karakterler, mekanlar ve olaylar Bayan Kene'nin çarpıtılmış gerçeklerinin farklı bir yansıması ama anlatım kesinlikle ona ait değil. Kilit kelime durumu çok güzel anlatıyor. Anlatım tamamen bir "taklit". Bayan Kene de tamamen bir "taklikçi". Ama hem yazması hem de okuması zevkli, diye kendini bir şekilde teselli ediyor. Ya da "teselli etmek"nin yerine daha iyi bir kelime buluncaya kadar idare ediyor.

Bu gecenin son notu da bunu Doktor Civan'a verip vermemek oluyor. Vermeye karar verirse bir iki açıklama anlamında not düşmesi gerekir. Ayrıca yazdıklarını vermenin de Doktor Civan'la ilişkisine pek yapıcı bir etki yaptığını da düşünmüyor. Bazen Bayan Kene, onu korkuttuğunu bile düşünüyor. Ya da hayal kırıklığına uğrattığını. Bunu nasıl yaptığından emin değil ama işte Mantık'ının s.çtığı diğer bir anda bu.

Hadi git yat, diyor Bayan Kene. Bu kadar yazdığın yeter. Özgün de değiller zaten, diyor. Bu gereksiz eleştirinin bir anlamı yok aslında. Zira yazdıklarından zevk alıyor. Yazmaktan zevk alıyor. Bayan Kene içten içe iyi bir taklitçi olduğuna da inanmakta ama bunu asla sesli söyleyemiyor. Taklitçi olmaktan korktuğu için değil. İyi bir taklitçi olamamaktan korktuğu için. Ama seviyor. En azından gerçekten içinden gelerek yaptığı tek şeyin bu olduğunu biliyor.

Bayan Kene kapanışı güzel yaptığına inanarak defterini kapıyor.

24 Ağustos 2010 Salı

Freaks

Sonunda bunu da izledim. Listede izlemediğim bir ya da iki film kaldı. Onları da izlerim bir ara.

Gelelim Freaks'e...

Kendimi bir şekilde kötü hissediyorum. Ama bu Eraserhead'i izledikten sonra beynimin tecavüze uğradığını hissetmem gibi bir şey değil. Kendimi "kötü" hissediyorum.

Film gerçekten isminden anlaşılacağı gibi, sirkte Freak Show denilen bölümde çalışan insanları anlatıyor. Ama film başlamadan önce sizi, insanın suratına tokadı yapıştıran bir yazı ile karşılıyor. Onu okuduktan sonra bir an izlememeyi düşündüm mesela. Neyse, bu düşünceden vazgeçtim ve izledim. Bunun sonucu olarak da o çizgi filmlerde, komiklik olsun diye çizilmiş insanların gerçekten nasıl varolduklarını gördüm. Kötü hissetmemin sebebi de bu oldu. O insanın suratına çarpan yazıya rağmen izlerken rahatsız olduğumu farkedince kendimi kötü hissettim. Filmden değil de, kendimden rahatsız oldum diyebilirim.

1932 yapımı bir filmmiş. Ve bence, güzel bir konusu var. İzlemesi zor hakikaten. Bilmiyorum. Sadece kendimi kötü hissediyorum. Sanırım bol kanlı, kesmeli, biçmeli korku filmlerime dönsem daha iyi hissedeceğim.

Kendi rahatsız edici film listemi yapsam Eraserhead'in ilk sırayı alacağından emindim. Ama ikinci sıraya kimi koyacağımı bilmiyordum. Freaks'i koyabilirim. Eraserhead beynimi kirletti, Freaks ise kendimi kirli hissettirdi. Listenin geri kalanı için düşünmem lazım.

Şu an bu hissettiklerim dışında diğer bir sorun da, salonu üç gecekelebeği ile paylaşıyor olmam. Diken üstünde olmanın ne demek olduğunu bu gibi zamanlarda çok iyi anlıyorum. Ama kalbim bu strese dayanamıyor. Yatsam iyi olacak.

27 Temmuz 2010 Salı

Uyanmamı seviyim!

Rüyamda her şey b.ka sardığında, ama kelimenin tam anlamıyla b.ka sardığında ve başıma kötü bir şeylerin gelecek olduğunu hissettiğimde kendimi uyandırmayı seviyorum.

"Hayır!" diyorum, "Bu kadar korkunç birşey gerçekte başıma geliyor olamaz!"

Gözlerimi açmak için çabalıyorum. Bir an yattığım yerden gördüğüm görüntüyle rüyamdaki sahne üst üste biniyor gibi oluyor. En azından ben öyle hissediyorum. Ve sonra gözlerimi tamamen açıyorum.

Uyandığımda, başıma gelenlerin rüya olduğunu kendime bir şekilde kanıtlamam gerekiyor. Asla öyle bir yere gitmediğim ya da telefonumu düşürmediğim gibi detaylarla biraz önce olan olayların rüya olduğunu idrak ediyorum. O an ki rahatlama tarif edilemez!

29 Haziran 2010 Salı

Weird Films

Yaşasın stumble! Karşıma Weird Films List çıkardı. Hemen listenin ilk filmini buldum. Meğersem filmin senaryosu Salvador Dalí'ye aitmiş! Kendisinin herhangi bir filme imza atmış olduğunu bilmiyordum. Çok heyecanlıyım. Zira resimlerinin karmaşıklığının beyin dalgalarımda yoğun titreşimler oluşturduğunu düşünürsek, senaryosunu yazmış olduğu bir filmin nasıl bir etki yapacağını tam olarak kestirememem normal.

Film imdb de 11bin oy üzerinden 8 almış. 1929 yapımıymış!! Neyseki 16 dakikaymış :) Bu demektir ondan sonra başka bir film izlemek için zamanım olacak. İlaç niyetine birşeyler izlerim belki... Ya da yetmez listedeki bir başka filmi çakarım. Neyse du bakalım önce şu 16 dk bir geçsin de...

Not: O listede tabii ki Eraserhead, Mullholland Dr., Donnie Darko, The Clockwork Orange var. "Weird"dan ne kastettiklerini bilemedim o nedenle. Bakalım, öğreneceğiz.

27 Haziran 2010 Pazar

Gene rüya...

Rüyamda sarhoştum.
Rüyamda konserdeydim.
Rüyamda annemle telefonda konuşuyor, konuşurken uzun boylu esmer pis bir herifin bana bakarak eline plastik ameliyat eldivenlerinden geçirdiğini görüyordum. Anneme son sölediğim şey birinin beni takip ettiği oluyordu.
Rüyamda o pis, eldivenli heriften kaçıyordum.
Kaçarken ilkokul arkadaşıma rastlıyor ve beni korumasını istiyordum. Neyseki beni çok güzel koruyordu. Sanırım kollarının altına almak ifadesi bu kadar yerinde kullanılabilirdi.
Rüyamda kendi evim diye bambaşka bir evdeydim. Ve bu habersiz değişiklikten son derece rahatsızdım.
Rüyamda Umay ve Saadet bir boyut kapısından geçip kırmızımsı bir dünyaya geçiyordu. Yase ve ben ise arkada kalıyorduk. Daha önemli işlerimiz vardı ama hatırlayamıyorum.
Ve son olarakda artık kaçıncı defa bilmiyorum ama gene dişlerim kırılıyordu. Ağzımda dişlerimden kalan parçaların olduğunu, dilimi üstlerinde gezdirdikçe ağzımın kan içinde kaldığını, dilimin çizik çizik olduğunu hissediyordum.
Sıkıldım. Yeter artık. En çok da kovalanmaktan ve uyanmadan önce son gördüğüm şeyin avcumun içindeki diş parçaları olmasından sıkıldım.
Bir de... bütün olan bu şeylerin tek bir rüyada olmasından, tüm olayların birbirini takip ediyor olmasından sıkıldım.
Sıcağına koyayım.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Sanırım

Neredeyim tam olarak emin değilim. Ama tuhaf bir şekilde Fransa'da olduğum hissine kapılıyorum. Fransa'da taş bir binanın içinde, bir balkondayım.

İki elimde de şu minik silahlardan var. Hani, hanım silahı dediklerinden. Kadınların jartiyerlerine sıkıştırdıkları minik silahlardan. Ama hangi cinsiyete ait olduğumu bilmiyorum. Silahlar elimde çok küçük gözüküyorlar. Sanırım erkeğim.

Elime yakışmayan hanım silahlarımla, koyu, siyaha yakın lacivert renkli kadife perdelerin arkasına saklanmışım. Galiba perdelerin üzerinde kırmızı, otantik çiçek desenleri var ama pek dikkat etmiyorum. Dikkatim daha çok perdelerin arasından gördüğüm avluya yoğunlaşmış.

Avlu sanırım bir iç bahçe. Büyük bir kapının açıldığını duyuyorum. Görüş alanıma kadınlı erkekli bir grup giriyor. Sağ elimdeki silahı daha sıkı kavrıyorum. Hoş, zaten küçücük. Sanırım elimin içinde kaybolacak.

Kadınların üzerinde dizlerine kadar gelen dar etekler var. Altlarında hafif bir topuğu olan, burunları yuvarlak, ayaklarının üstünden siyah bir bant geçen ayakkabılar var. Kimisinde bacaklarının arka tarafında, boydan boya kalın, siyah bir çizgi uzanan külotlu çoraplar. Bazısının başında yuvarlak şapkalardan var. Erkeklerin de başlarında fötr şapkalar. Düz kesim pantolonların altında yuvarlak burunlu, cilalı ayakkabılar. Bana 40'lı, 50'li zamanları hatırlatıyorlar. İkinci Dünya Savaşı geliyor aklıma. Sanırım Fransa'da görev yapan bir ajanım. Elimde s.kik silahlarım, onları bekliyorum.

Altı, yedi kişi geçiyor önümden. Girişlerini balkonun sol tarafından izledim. Geçenin son kişi olduğunu anladığımda yavaşça balkona çıkıyorum ve silahlarım patlamaya başlıyor.

Kapıya yakın olan iki kişi yere yığılıyor. Sonra onların hemen önündeki iki kadını fark ediyorum. Birinin, uçları kalın bukle yapılmış parlak siyah saçları var. Onun hemen arkasında duran kadının ise üstünde kırmızı bir ceket. Sağ elimdeki silah bir daha patlıyor. Siyah saçlı kadın arkaya doğru devriliyor. Kırmızı ceketli kadının üzerine yığılıyor. İkisininde suratında acı ifadesi. Silahımın, görünüşü kadar s.kik olmadığını düşünüyorum. Ve de şanslı biri olmalıyım. Bir taşla iki kuş misali, ikiside yere yığılıp kalıyorlar.

Silah sesleri duyulmaya deva ediyor. Küçük namludan dumanların çıktığını görüyorum. Üç kişiyi daha vuruyorum. Çığlık atıyorlar. Topuklu ayakkabıların taşlarda çıkardığı sesi duyuyorum.

Avlunun ortasına doğru dönüyoruz, silahlarım ve ben. Kısa, beyaz taştan basamaklarla çıkılan sahnemsi bir alanı görüyorum. Alanda tek bir kişi duruyor. Gördüğüm zaman hatırlıyorum onu. Avluya ilk giren oydu. Balkonuma kısa bir bakış atarak geçmişti. Bana kısa bir bakış atarak geçmişti. Orada olduğumu biliyordu. O zaman bu işin içinde birlikte olduğumuzu anlıyorum. Onları buraya onun getirdiğini anlıyorum.

Üzerinde siyah bir takım elbise var. Biraz önce vurduğum erkeklerinki gibi, cilalı, yuvarlak burunlu ayakkabılarının üstünde bolluk yapan düz kesim pantolonu. Yakaları sivri ceketi. Sarı saçlarını soldan ayırıp arkaya doğru yatırmış. Bir tutamı yüzüne düşmek üzere. Elini atıp onu da geriye yatırırken tekrar balkona bakıyor. Bana bakıyor. Aşağı inmem gerektiğini anlıyorum.

Avluya inmişim. Silahlarım elimde değil. Umarım ceketimin cebine, ya da pantolonumun bir yerine sıkıştırmışımdır. Sarışın ortağıma doğru yürüyorum. Yüzü soluk ve ifadesiz. Suratındaki sert ifade, onun bir Alman olduğunu hissettiriyor. Basamaklara doğru gidiyorum. Gözleri soğuk bir mavi. Aslında mavinin soğuk bir renk olduğunu düşünmem ama onun gözleri gerçekten soğuk.

Bana dikilmiş gözlerinden rahatsız oluyorum. Bir terslik olduğunu hissediyorum. O sırada bakışlarını benden ayırıyor. Arkama doğru bakıyor. Tuzağa düştüğümü hissediyorum. Onun bakışlarını takip ederek dönüyorum. Kimse yok. Tuzak yok. Kırmızı bir kıpırtıyı farkediyorum. Siyah saçlı kadının altında kalan kırmızı ceketli kadın. Elinin eteğine uzandığını görüyorum. Eteğini yukarı çekiyor, jartiyerine sıkıştırdığı küçük kılıfdan küçük silahını çıkarıyor. Onların hanım silahı olduğunu söylemiştim.

Hareket edemiyorum. S.kik silah, kadının zarif elinde daha hoş ve tehlikeli gözüküyor. Silah patlıyor. Dengemi kaybediyorum. Kıçımın üzerine otururken göğsümün acıdığını hissediyorum. Son bir defa bakıyorum kadına. Güzelmiş. Taşa yığılıyorum. Bittiğini anlıyorum. Biterken aklıma geliyor. Silahım hakikaten s.kikmiş ve ben hiç de şanslı bir herif değilmişim. Ekran kararıyor. Ve uyanıyorum.

16 Mayıs 2010 Pazar

2046

2046 ile 2006'da tanışmışım. Kayıtlara geçmiş. Bu gün o filmi bi kere daha izledim ki yaklaşık bir aydır hem bunu yapmayı planlamakta hem de kayıtlara nelerin geçtiğine bakmaya niyetliydim. Bu gün önce filmi izledim sonra da yazdıklarımı okudum.

Öncelikle o anki ruh halimi düşünürsek filme biraz fazla anlam kattığımı söyleyebilirim. Ama hemen ardından şunu da belirtirim ki bence doğru anlamlar katmışım. En azından bi yere kadar. Direk alıntı yapıyorum:

"2046'nın aslında çaresizlik abidesi olduğunu ve belkide oradan asla dönememenin, gerçeklikten uzak kalma isteğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yaşamak istenen anın sahte olaylarını gerçeklere tercih edecek kadar zavallıların gittiği bir yer bence. Ve oradan geri dönenlerde bu nedenle bu kadar yaralı..."

Kesinlikle katılıyorum. Ama gözümden kaçan şu noktalar var; birincisi yaptığım inceleme film hakkında değilde daha çok filmde bahsedilen bir kitabın konusu hakkında olmuş. Genel olarak pek filme değinmemişim. Şimdi bunun hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum.

Filmin müzikleri çok başarılı. Görselliğe pek fazla dikkat edilmemiş bence. Ama gerek de yokmuş. Daha çok anlatıkları ile ilerleyen bir film, görüntülerden ziyade. Filmdeki geçişler gayet hoşuma gitti. Aynı ortamdaki farklı insanların hikayeleri güzel iç içe geçmiş. Ve tabii ki konusu. 2006'da yazdığım yazının girişi aslında konudan biraz bahsetmiş:

"Kaç tane yaşanan aşk hikayesini anlatırsa anlatsın yalnızlığı konu edinmiş."

Buna da kesinlikle katılıyorum. One night stand lerle iyi bir gidişata sahip olduğunu düşünen insanların ne kadar kolay tutunabileceklerini ve ne kadar kolay üzülebileceklerini anlatıyor. 2046'da temel olan aşık olmak. Aşık olmanın sadece bir zamanlama meselesi olduğundan bahsediyor. Doğru insan yok, tamamen zamana bağlı. Zaten doğru ya da yanlış tanımlamasını yapan da zaman oluyor. Buradan da filmin içinde bahsi geçen kitabın konusu olan 2046'a geçiliyor. Bir anıyı tekrar yaşamak için binilen bir tren. İşe yarayıp yaramadığı da bilinmiyor. Çünkü kimse geri dönmüyor. Bu işe yaradığını mı gösterir? İşe yaraması iyi bir şey mi ki?

Saplanıp kalmak. Sanırım bu da filmin değinmek istediklerinden biri. Bütün karakterler saplanıp kalmışlar çünkü. Biri evli bir kadınla yaşadığı bir ilişkiye, biri konuşmak istemediği bir geçmişe, biri evlenme planları kurduğu adama, bir diğeri babasının görüşmesini istemediği bir japona... Üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, saçma sahteliklerle, ilişkilerle örtmeye çalışsalar da aslında hep o ana odaklanmış halde hareket ediyorlar.

Bilmiyorum ama film hoşuma gidiyor. İçinde farklı insanların öykülerini barındıran şeyleri seviyorum. 2046, imdb den 7.5 almış. Muhtemelen benim yukarıda yaptığım binimum artistlikle alakası olmayan noktaları, artıları ve eksileri vardır. Genede benim filmden aldığım ve anladıklarım bunlar. Çok da saçma olduğunu düşünmüyorum aslında. Dediklerimin arkasındayım :) Güzel noktalara değinmişim. Aferim...

27 Nisan 2010 Salı

Paha Biçilemez

Sesini duydum. Bana seslendiğini duydum. Döndüm. Karların içinde, bata çıka geliyordu. Buradayım, dedi. Gerçekten oradaydı.

Birini kaybettiğine inandıktan sonra bulmanın verdiği haz... Mastercard reklamındaki gibi, paha biçilemez.

Yürümeye başladım. Hızlandım. Karların içinde, bata çıka koşmaya başladım. Ona doğru koşmaya başladım. Bekledi beni. Ona ulaşmamı, kollarımı dolayıp sarılmamı bekledi. Gülümseyerek bekledi. Gülümseyerek koştum bende. Bulmanın verdiği paha biçilemez hazla.

Bir iki adım kala ayağım takıldı. Tökezledim. Elimi uzattım. Tutsun niyetiyle değildi, refleksti. Bu nedenle tutmamasını umursamadım. Toparladım kendimi. Karşısında dikildim. O kadar güzeldi ki... Islak saçları kıvır kıvır olmuş, alnına düşmüştü. Soğuktan yanakları kızarmış, dudakları çatlamıştı. Hissettim hepsini. Ona sarılmak yerine, ellerim dudaklarının üzerinde gezindi. Alnındaki saçları geriye attım, yüzünü orataya çıkardım. Parmaklarım sarı saçlarıyla oynadı bir süre. Ve ben soğuğu hiç hissetmediğimi farkettim.

Beni öpeceğini bilerek öptüm dudaklarını. Çatlamış, soğuk dudaklarını öptüm. Onun da beni öptüğünü düşündüm. Öyle olmadığını anladım. Ellerinin iki yanında, hareketsiz ve isteksiz durduğunu anladım. Gözlerinde sıcaklığın olmadığını gördüm. Ve o zaman üşüdüm.

Bulduğun birini kaybedeceğini anladığın zaman hissettiğin o acı var ya... Herhangi bir s.kik reklamda yoktur çünkü kesinlikle tarif edilemez.

Bulmamayı istemedim ama. Çünkü o bir anlık his bile... Çatlamış dudaklarının kıvrımlarını, saçlarının ıslaklığını, yüzünün soğukluğunu hissetmek... Kaybedeceğimi anladığım halde o an için bunlara sahip olmak, sonrasını umursamayacağım bir sarhoşluktu. O yüzden ellerim gezinmeye devam etti yüzünde. Onun gözleri soğuk ve donuk bakarken, ben benimkilerde yaşların oluştuğunu hissettim. İçime çektiğim nefesin canımı acıttığını hissettim. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya çok yaklaştığımı hissettim. Ve beni bırakacağını bildiğim halde onu sevdiğimi hissettim. Ve sonra da uyandım.

11 Nisan 2010 Pazar

Nowhere Boy

Briyantinli saçlar, paçaları kıvrılmış dar kot pantolonlar, yazlık elbiseler, elvis, rock'nroll, ergenlik, arkadaş, seks, okul, ölüm, anne, gitar... çocuklar, sıkılmışlar, üzülmüşler, eğlenmişler, öğrenmişler. Sonuç; The Beatles. Off...

4 Nisan 2010 Pazar

İlk gün

Normalde haftasonu sabah 8 de kalkıyor olmak beni olabildiğince huysuz ve mutsuz yapar ama parasını verdiğim, izlemek istediğim bir filme gitmek adına yapılan bu fedakarlık beni her türlü huysuzluktan uzak bir ruh hali içine soktu bu gün.

Sabah ki filmimin ilk dakikaları beni zorlamadı diyemem. Geç yatmanın ve filme adapte olamamanın getirdiği tatlı uyku halleri ile baya bi savaştım. Ama savaşı kazandım. Bunda filmin gidişatının hızlamasının etkisini de düşünmek lazım.

Gelelim daha detaylı film görüşüne. Lars Von Trier'in bütün filmlerini izlemedim. Ama bir yönetmen olarak farklı anlatım şekillerini, sosyal hayatın problemlerine değinmeyi tercih eden biri olduğunu biliyordum. Bu bilgi ışığında çektiği ilk filme gittim. Eraserhead'in beni ne kadar rahatsız ettiği düşünülecek olursa sanırım ondan sonraki sırayı bu film alabilir. Bir cinayet üzerinden ilgili dedektifin türlü psikolojik sorunları, ilişkisi ve bütün bunların gerçekten rahatsız edici bir ütopik bir dünyada geçtiğibir filmdi. Filmde gerçekten anlamadığım tek nokta bunun "Avrupa" ya nasıl bir gönderme olduğu. Ayrıca o bancicamping tadında atlayan adamlar neydi? Sanırım en eğlenceli karakter Kramer'di ama böyle bir filmdeki herhangi bir karakter için eğlenceli demek sanırım hiç doğru olmaz. Neticede beni gayet zorlayan bir film ile başladım festivale.

Günün yorumu yanımda oturan adama ait:
(filmin sonuna doğru filmden bir replik)"Bütün hikayen bu kadar mı yani?"
(yanımda oturan adamın verdiği tepki)"Hakikaten hikayen bu mu yani?!!"

İkinci filmim ise tekrardan irlandalılara saygı ve sevgi duymamı sağlayan, basit bir mafya borcu hikayesinin yerinde güzel müziklerle anlatıldığı bir filmdi. Cillian Murphy' e de aynı şekilde bir kere daha saygı ve sevgi duydum. İrlandalılar kesinlikle çok eğlenceli insanlar. En azından filmleri ile öyle bir etki bırakıyorlar. Ve o konuştukları ingilizce var ya... O bile adama yetiyor. Ama bunların dışında biraz daha objektif yaklaşırsak, basit bir konu etrafında dönen basit bir film diyebilirim. Diyalogları güzeldi. Ama maalesef çeviri bence korkunçtu. Buradan iksv yi ayıpladım. "I'm dying." cümlesini, "Vadem doldu." şeklinde çevirmeleri çok abes geldi. Özellikle bunu söyleyen bir irlandalı ise. Buna rağmen gayet eğlenceliydi. Irish rulz!

13 Şubat 2010 Cumartesi

Sızıntı

Vıcık vıcık duvarları olan, vıcık vıcık, kıvrımlı koridorda yürüdü. Üstünde MDB yazan kapıyı tıklattı. Girmesine izin verilince ürkekçe kapıdan geçti.
"Efendim, DDB'de sızıntı tespit ettik."
Ciddi koltuğunda oturan ciddi kadın hızla ayağa kalktı. Yaptığı hareketin sonucu olarak kırışan üniformasını düzeltti. Aldığı haberi sindirmek için zaman kazanma hareketiydi aslında. Ciddi tavrından ödün vermeyerek sordu.
"Ne kadarlık bir sızıntı?"
"Yüzde elli yedi olarak ölçüldü."
Ciddi kadın kafasını salladı ciddiyetle. Kadının yanında ayakta dikilen üniformalı kadın takımı da ciddiyetle kafasını salladı.
"Nerden çıktı ki şimdi bu?" dedi ciddi kadın. Hiddetlendi. Herşeyin yolunda olduğunu düşündüğü bir sırada böyle bir haber almış olmak iyi değildi.
"Sızıntı giderilebilir mi?" diye sordu.
Haberi getiren üniformalı kadın yüzünü buruşturdu.
"Desteğe ihtiyaçları olabilir, efendim." dedi.
"B.k! Nerden çıktı ki?!"
Haberi getiren ürkek kadın öksürdü.
"Sanırım, efendim, bizim bölümün yoğun çalışmaya hazırlığı fazla bir yüklemeye neden oldu."
Ciddi üniformalı kadının gözleri alev alev yandı bir an.
"Bu da ne demek oluyor?"
Yanındakilerden biri haberciyi korumak adına söze karıştı.
"Yani, sorunlar üzerinde yeteri kadar ayar yapılmamasından kaynaklanıyor olabilir, efendim."
"Öyle mi düşünüyorsun?" ciddi kadın, bu konuşmacıyı, ürkek haberciye nazaran daha ciddiye aldı. Bir süre durumu kafasında tarttı. Vardığı sonuç içine sinince paylaştı.
"Halledilemeyecek bir konu değil." dedi kendine güvenle. "Daha öncede oldu ve halledildi. Bunun da çok farklı olmadığı kanısındayım."
Yanındaki ciddi kadın takımı onaylarcasına homurdandılar.
Ürkek haberci titredi. İstemsizce kafasını salladı.
MDB odasındaki her ciddi kafa, aynı anda, ürkek haberciye döndü. Kocaman olmuş gözler onu dışladı. Ciddi kadın bir adım geri çekilerek sordu.
"Sızıntıya maruz kaldın mı?"
Ürkek kadın iyice küçüldüğünü hissetti. Sahip olduğu son mantıklı düşünceleri bir ara toplayarak cevap verdi.
"Sanırım, efendim." dudakları titredi. "Üzgünüm, efendim."
Ciddi kadın gözlerini ayırmadan baktı bir süre.
"Sorun değil." dedi ciddiyetle. "Halledilebilir."
Haberci hayır anlamında kafasını salladı.
"Hiçbir şey düzeltilemez." dedi. "Kapılıp gidiyoruz." Titredi.
"Bu saçmalık." diye gürledi ciddi kadın. "Bunu sende biliyorsun." Karşısındaki ürkek haberciye bir zamanlar sahip olduğu gerçekleri hatırlatmaya çalıştı.
Yanındaki ciddi kadın takımı umutsuzdu. Gerçekçiydi.
"Efendim, o artık çaresiz." dediler.
Ciddi kadın yüzünü buruşturdu.
"Bu kadar çabuk etkilenmesi kötü oldu." dedi.
Yanındakiler onayladı.
Ciddi kadın, geçen her saniye ile büzülen haberciye baktı. Ürkek haberci gözlerini yere dikmişti.
"Yüzüme bakabilir misin?" dedi ciddi kadın.
Haberci kafasını hayır anlamında salladı.
Üniformalı ciddi kadın başını öne eğdi.
"Eğer bakabilseydin belki bir şansın olabilirdi." dedi. Seri bir hareketle belindeki silahı çekti. Ürkek haberci daha ne olduğunu anlayamadan binlerce minik parçaya, parçacığa bölündü. Vıcık vıcık duvarların arasından vıcık vıcık, kıvrımlı koridorda uçuşarak kayboldu.
"Bu işi denge ile halledeceğiz. "dedi ciddi kadın. "Ne onlar bizim sınırımızı geçecekler ne de biz onların."
Yanındakiler onayladılar.
"Halledilecek." dedi üniformalı kadın. "Daha öncede oldu ve geçti. Önemli olan bizim sağlıklı kalmamız." Döndü, ciddi koltuğuna oturdu.
"DDB'yi bağla bana." dedi telefonun öbür ucundakine. Karşıdan sesi duyunca ciddiyetle konuştu.
"Tarafsız bölgede oturum talep ediyorum. Sızıntı ve etkilerini görüşmek adına."
Karşıdaki sesi dinledi ve yanındakilere gülümsedi.