Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2020 Salı

Yan Komşum Bir Keçi

Tabii, Bayan Kene olarak yan komşumun bir keçi olmasını çok garip karşılamayabilirsiniz. Ama garip... 

Halen bir bacağını aktif bir şekilde kullanamayan biri olarak, koltukta tek bir yere oturabiliyorum. Oturduğum yer öyle bir hal aldı ki Bayan Kene'nin kıçından başka bir kıç değse alarmlar çalmaya başlayabilir. Birbirimizi o kadar kanıksadık. 

Oturduğum tarafta, evden çıkamadığım bu süreç zarfında gerçek dış dünyayı seyretmemi sağlayan bir adet pencere bulunmakta. Böylece yağmurun yağıp yağmadığından, havanın soğumaya başlayıp başlamadığına kadar pek çok hava durumu olayına ilk elden tanık olabiliyorum. Ayrıca ev sahibimizin günlük tavuk besleme rutinini de takip edebiliyorum. Bazen bu rutin, pür dikkat bir vaziyette televizyon izlerken ya da laptop ile farklı bir dünyaya bağlanmışken beni yanı başımdaki gerçek hayata öyle ani döndürüyor ki yüreğim ağzıma geliyor. Ama alıştım. Hem ara ara insanın kalp atışını hızlandırması da iyi bir şey. Gençleştirir...

27 Nisan 2020 Pazartesi

Evine Hoşgeldin

İlk defa, Dalyan'daki evimin verandasına kurulmuş, laptopumu kucağıma almış, yazıyorum. Bunun ilk defa yaşanmasının sebebi evde ilk defa yazacak ilhamı almış olmam değil. O çok daha dramatik bir hava verirdi belki ama bunun sebebi gerekli teknolojik şartlara ulaşmış olmam.

Konuya açıklık getirmek adına bir iki şeyden bahsetmek istiyorum. Öncelikle masaüstü bilgisayarda yazmayı sevmiyorum. Klavyem çok gürültülü (ve aslında bu hoşlandığım bir şey ama oyun oynarken). Kendimi tokmakla deliklerden çıkan kafalara vurduğun oyun makinelerinin başında hissediyorum. Ayrıca masaüstü bilgisayarda yazmayı ne kadar sevmiyorsam laptopumda yazı yazmayı da o kadar çok seviyorum. Sanki benim bir parçam gibi. Çok uzun süre boyunca bu laptopa sahibim ve benim için gerçekten değeri büyük ve özel. Bu nedenle yazı yazmak gibi benim için ayrı bir değeri ve önemi olan bir eylemi laptopta gerçekleştirmek beni daha çok mutlu ediyor.

Laptop yazma takıntımı açıkladıktan sonra neden bu zamana kadar laptopta evimden yazamadığım konusuna değineceğim. Bu zamana kadar sevgilimi laptopumun ölü bir pili olmasından dolayı kendisi dizüstü bilgisayar özelliğini kaybederek bir masaüstü bilgisayar durumuna geçmişti. Uzunca bir süre ilgilenmemem ve Cafe'de beni oylaması ayrıca müzik, hesap gibi işlerde kullanmam açısından elverişli olacağını düşündüğüm (aynı zamanda içten içe Cafe'de yazmak istersem laptopumu kullanmak için) kendisini Cafe'ye taşıdım. Oranın masaüstü bilgisayarı olarak uzunca bir süre iş gördü ama soğuk kış aylarında sırtıma soğuk soğuk bir duvarın önünde yazı yazmaya çalışmak beni hem durumdan hem de yazı yazmaktan soğuttu. (Ne kadar üşüten bir cümle ama!) Gittikçe laptopumdan ve yazmaktan uzaklaşmaya başladım. Bunun beni içten içe ne kadar üzdüğünü ve içimi sıkan bir hal aldığını zamanla artan depresyon hallerim ve agresifleşen hareketlerim sayesinde fark ettim. Hemen bir gerekenler yapılmalı ve ben laptopuma kavuşmalıydım!

Ve mutlu son! Yeni pil geldi, laptopumun sırtında yük haline gelmiş saçma dosyalar ve programlar silindi. Resmen silkinip kendine geldi. Ve işte şimdi, evimde, kucağımda, klavyesinin yumuşak tuşlarının çıkardığı sevimli çıtırtıların eşliğinde ilk yazımı yazdım.

Artık kutlama kısmını geçtiğimize göre, biraz biberleyelim ha!..

19 Aralık 2019 Perşembe

İlişkiler ve Çamaşır Yığını

İnsan ilişkileri her zaman ilgimi çekmişti.

Oturmuş, saatlerdir Blog'daki eski yazılarımı okuyorum ve insan ilişkilerimi değerlendiriyorum.

Bay Sıkıntı'yı okudum, mesela. Bir yazıda O'ndan bahsetmişim. Artık ona Bay Sıkıntı diyemem herhalde. Ama şimdilik öyle devam edeceğim. Aramızdaki diyalog hoşuma gitti. Şimdi aramızda aynı diyaloglara sahip olduğumu görmek de hoşuma gitti. O'nunla aramızdaki ilişki genel olarak hoşuma gidiyor. Bu dünyada asla yalnız olmayacağımı anlıyorum. O var olduğu sürece ben de var olacağım. Mesafelerin bizi etkiyeceğini düşünmüyorum. Ya da hayatımıza giren kişilerin. Çünkü biliyorum, herkes ama herkes gidici, gitme potansiyeline sahip. Hatta gitme lüksüne sahip! Ama Bay Sıkıntı değil! Üzgün de değilim. İki yüzlülük yapmayacağım, ben var olduğum sürece O'da var olacak.

Dominantlar Kraliçesi... O bambaşka bir yazının konusu olmalı. 2 sene oldu tahtını bırakalı. İki seneden fazla diyebiliriz aslında, çünkü son 3 senesini tahtında değil, bir yatakta geçirdi. Aramızda olması için salona kurduğumuz bir yatakta geçirdi. Yanında, her zaman göz kulak olması için para verdiğimiz bir kadın, altında hem onun hem de bizim kurtarıcımız olan hasta bezi... Artık hasta bezine bakış açım o kadar değişti ki... Ya da " Anneciğim." kelimesinin anlamı... Bazen bir yerim ağrıdığında farkında olmadan diyorum ve içim sızlıyor. Dominantlar Kraliçe'si başlı başına ayrı bir yazı hak ediyor.

Toksik ilişkilere sahip olduğumu düşünmeye başlamıştım. Blog'u okurken, acaba haksızlık mı etmişim, dedim. Sonra biraz daha düşündüm ilişkiler üzerine. Sadece kendimle sınırlamadım. Biraz daha dışarıdan bakmaya çalıştım. Kendime de dışarıdan bakmaya çalıştım. Yaptığım hatalar var, bunu reddetmek çocukça olur ama şimdi o hataları anlayabiliyorum. Önceden bu hatalarım için özür dilediğim zamanlar olmuş. Şimdi o hataları başkası yapıyor ve ben bir özür beklemiyorum. Bunun sebebi yaşım mı? Ya da artık yalnız olmayışım mı? Belki de ikisi beraber... Çünkü özür beklemeyen başka insanlarında aynı iki kaleme sahip olduğunu görüyorum. Ya da yaş diye bahsederken hata yapıyorum. Çocukluk demek belki daha doğru.

Peki ben hiç mi çocukluk etmiyorum? Oh, bunun kadar yanlış ve yalan bir düşünce olamaz. Zaman zaman basan hırçınlığımın tek sebebi çocukluk! Bunu görmek ya da fark etmek için derin analizlere ihtiyacım yok. Ama bunun yanında artık daha ağır basan olgun bir tarafım olduğunu görüyorum. Etrafımda hala özür bekleyen insanların ise bu olgunluğa daha sahip olmadığını. Üzüntüyü hırçınlığa dönüştürmek çok kolay. O hırçınlıkla saçma kararlar vermek ise daha da kolay. Ama üzüntüden harekete geçmeye giden yolda derin bir nefes alarak ufak bir mola vermek... Aslında yapılması gereken tek şey bu. Kendini ve başkalarını kırmadan önce ufak bir mola ver. Seni neyin acıttığını düşün. Bunun üstesinden gelmenin yolunu değil de bunu doğru şekilde ifade etmenin yolunu düşün. Bu aralar kafamı buna yoruyorum. Hırçınlığımın kaynağına ulaşıp konuşmam gereken kişileri ve konuları bulmaya çalışıyorum.

Bu listenin ilk ismi çok belirgin. Kafamı uzun zamandır kurcalıyor. Önceden sadece hırçın düşünceler kafamda dönüp duruyordu. İntikam yüzde dağılımında yüksek bir orana sahipken, kıskançlığın da gözden kaçırılmayacak kadar büyük bir orana sahip olduğunu farkettim. İşte şimdi, kafamda bütün bunları bir düzene oturtmaya çalışıyorum. Düşüncelerimi bir düzene oturtmalıyım ki kafamı kurcalayan çocukça hırçınlığı geride bırakıp olgun düşüncelerle kendimle ve O'nunla yüzleşebileyim. Dingin kafayla, sakin bir tavırla ve açık bir anlatımla, zamanı geldiğinde, daha sağlıklı bir ilişkiye sahip olabilmek için konuşabileyim.

Açık konuşmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu farkettim. Bence insan ilişkilerinde en büyük etkiyi yaratan şey bu. Varsayımlar, göndermeler ya da içe atmalar, özellikle insan ilişkilerinde her şeyi çok daha karmaşık hale getiriyor. Yatak odasında biriken kıyafet yığınları gibi. Aslında o yığının içinde kirliye atılması gerekenler, verilmesi gerekenler ya da makineden yeni çıkan temiz kıyafetler var. Ama hepsi birbirine öyle bir karışmış ki... Ve maalesef kirli çamaşırların kokusu temizlerin üstüne siniyor. Tekrar makineye atılması gereken bir yığın haline gelmeden önce, geç kalmadan, neyin kirli neyin temiz, neyin eski neyin yeni olduğunu ayırırsam çamaşırları yıkamak ya da yıkanmışları kaldırmak o kadar büyük bir iş haline gelmiyor. İnsan ilişkilerine de böyle bakmaya başladım. Gerekeni zamanında yaparsan, çok uç durumlar hariç, her zaman giyecek bir şeyin oluyor.

İnsan ilişkileri üzerine daha çok düşüneceğim. Listenin başındaki isim üzerine çok düşüneceğim. Kilit bir isim bile olabilir belki de... Bir sonraki "level"ın anahtarı olabilir...

20 Ocak 2011 Perşembe

Defterden

"...sizlerin yardımına ihtiyacımız var. Lütfen kartı iade edin."

Ne kadar gereksiz yaşıyoruz.

Bayan Kene, vapurun sert tahta sırasına oturmuş, kırmızı defterine gereksiz yaşamanın tanımını yapıyor. Halbuki gerekli yaşama tanımını bile bilmiyor. Umuyor ki zıtlıklardan yola çıkarak asıl aradığının anlamını bulsun.

Hediyeler, para, iş, çalışmak, eğlence, sevgili, sevişmek, içmek, yemek... Gerekliliklerin olmadığını, tercihlerin öncelikli olduğunu yazıyor defterine.

Bayan Kene, bu aralar kendini dışarıdan izleyip, yazmayı seviyor. Nedenini kimbilir? Belki Doktor Civan'ın etkisidir.

Vapur iskeleye yaklaşıyor. Bayan Kene artık yazmayı kesmesi gerektiğini biliyor. Son notu, yazdıklarını annene gönder oluyor.

25 Kasım 2010 Perşembe

Kısa Öykü (1)

Bayan Kene için ağaçtan inmek çıkmak kadar zor değil. Zira yapısı gereği koca kıçını temkinli adımlar atarak, yerçekiminin muazzam gücüne karşı koyarak yavaş yavaş inmek gibi bir derdi yok. Uygun bir yükseklikten o kara vücudunu aşağı bırakması yeterli. Ama uygun bir yükseklik önemli. Zira kıvamını tutturamazsa bu düşüş, bahsi geçen koca kıçı, o küçücük beyniyle beraber minyatür bir karpuz misali yarılarak pekmezinin akmasına neden olabilir ya da çürük bir domatesin güçlü bir çarpma sonucu zeminle bütünleşmesi gibi onu da toprakla bütünleştirebilir. O nedenle uygun yükseklik çok önemli.

Tecrübelerine dayanarak kıvamı tutturmakta artık hiç zorlanmıyor. Yerçekimine karşı koymaya tenezzül etmeden bırakıyor kendini. Boyundan pek büyük işlere kalkıştığını vurgularcasına boyundan pek büyük otların arasına rahat bir iniş yapıyor. Ağrıyan sırtı iniş ne kadar yumuşak olursa olsun şikayet ediyor. Sağdan ikinci bacağıyla ağrıyan kısmı ovuşturuyor biraz. Bu arada da dikkatli gözleri etrafı taramakta.

Ulvi amacını gerçekleştirmek için tee ağaç tepesindeyken gördüğü avını tekrar buluyor gözleri. Gülümsüyor.

Sinsi sinsi yaklaşmak gibi bir derdi yok. Kararlı çünkü. Dosdoğru gidecek, niyetini söyleyecek ve amacına ulaşacak. Sonrası ise... Cennette bir ömür!..

Küçük kafası otlarda ufak titreşimler yaratırken koca kıçı neredeyse yeri göğü inletecek. Normalde Bayan Kene bu durumdan rahatsız olur. Kıçının yarattığı devirici güçten haz etmez ama bu sefer umursamıyor. Tek umursadığı karşısında kutsal bir mabed gibi duran o sedefle kaplı yapı.

Bayan Kene tedirgin ama bir o kadar da heyecanlı. Hem yapacağı konuşmadan hem de elde edeceği sonuçlardan dolayı. Boğazını temizliyor -ağzından çıkan kıskacımsı dişleri seğiriyor- ve sağ ön bacağıyla kabuğu tıklatıyor.

Önce biri sonra diğeri gözüküyor kabuğun altından. Etrafta bir göz gezdirdikten sonra Bayan Kene'yi görüyor. Ama Bayan Kene önce kıçının görüldüğünü biliyor. Belki kafasını görmemiş bile olabilir. Ama şimdi bunun üstüne kafa yorarak dikkatini dağıtmamalı. Tekrar boğazını temizliyor.

Ucunda göz olmayan gözler o zaman farkediyorlar Bayan Kene'nin dikkatli bakan gözlerini, pek hoş hisler uyandırmayan dişlerini ve eciş bücüş gözüken bacaklarını. Ucunda gözler olmayan gözlerin ardından yüzü olmayan bir kafa çıkıyor. Güneşin altında tuhaf bir parlaklığa sahip.

Ağız olmayan ağzından derin bir ses geliyor.
"Buyrun?"

Bayan Kene kibar bir salyangoza rastladığı için şanslı olduğunu düşünüyor.

"İyi günler" diyor. Kendisi de kibar olursa işler daha çabuk hallolur. "Sizden bir şey rica edecektim, eğer vaktiniz varsa." diyor. Tabii ki vakti var, diye geçiriyor içinden. Bir salyangozun ne kadar meşgul bir hayatı olabilir ki...

12 Ekim 2010 Salı

Süper Kahraman

Belinin ağrısı dayanılmazdı ama okuldan çıkarken kafasına koymuştu. Hatta Beşiktaş'a inmesinin nedeni de buydu. Bayan Kene okuldan çıktığı anda motora binmeden önce denize nazır bir tane yakmak istemişti. Ve işte buradaydı.

Büfeden alınmış taptaze bir paket ile kalabalığın içinde kendine tenha bir yer buluyor. Bir tane sigara çıkarıp, s.kik çakmağından olabildiğince verim almak adına ellerinin arasına gömülüp yakıyor. Verdiği nefes ile dumanın yanında pek çok şeyi üfleyip uzaklaştırıyor kendisinden. Ya da en azından öyle düşünüyor. Öyle olduğunun hayalini kuruyor. Hemen ardından ikinci nefesini alıyor. Çünkü hala içinde çeşitli artıkların kaldığına inanıyor. Onları da üfledikten sonra daha rahat. Ya da en azından öyle umuyor.

İlerleyen ateşin ardında bıraktığı küllerden kurtarıyor sigarasını. Uçuşan külleri dikkatle izliyor. Sanki nereye gittikleri önemliymişçesine. Ama aslında s.kinde değil. Sadece izlemek istiyor. Kendisiyle alakalı olmayan herhangi birşeyi izlemek istiyor. Tıpkı önünden akıp geçen insanları izlediği gibi.

Genç bir kadın hızlı adımlarla önündeki simitçinin yanına geliyor.

"İlk siftahımı yaptım Osman Abi, bozsana şu elliliği."

Adının Osman Abi olduğu anlaşılan simitçi yanındaki çocukla muhabbetini kesiyor, kadına dönüyor. "Bende de yok be, kızım." diyor. Simitçinin yanındaki çocuk muhtemelen 12, 13 yaşlarında. Suratında hayran bir gülümsemeyle kadını izliyor. Ürkekçe kolunu uzatıyor, elini kadının omzuna atıyor. Cesaret edebildiği kadar ufak bir sıkma hareketi yapıyor. Kadın çocuğa dönüyor, gülümsüyor, "Bir koşu bozuversene şunu." diyor. Kendisine duyulan hayranlıktan faydalanıyor.

Bayan Kene en çok o ürkekçe kol atışı seviyor. Gülümsüyor. Çocuk'un parayı alışını ve bozdurmak için hevesle koşusunu görmeyi bekliyor ki sahneyle arasına güneş gözlüklü biri giriyor.

"Merhaba bir şey sorabilir miyiz?" Muhtemelen Bayan Kene'den bir iki yaş küçük çocuk. Yanında da muhtemelen çocuktan bir iki yaş küçük bir kız var. Bayan Kene yer tarifi vermek için hazırlanıyor.

"Evet?"

"Teşekkürler." diyor çocuk. Durum anlaşılıyor. Ya greenpeace ya da bir başka gönüllü örgütün üyesi vızıldamaya gelmiş. Bayan Kene sigarasından bir nefes daha çekiyor ve dinlemeye koyuluyor.

Güneş gözlüklü çocuk görme engellilerden bahsediyor, kız arkadaşıyla bu işi burs almak adına yaptıklarından ve Bayan Kene, gazetelerinden alırsa kendilerine çok yardımcı olacağından bahsediyor. Bayan Kene ise türlü düşünceler içerisinde çocuğu dinliyormuş gibi yapıyor.

"İyi misiniz?"

İşte bu pek beklenmedik bir soru, diye düşünüyor Bayan Kene. Görme engellilerle bu sorunun ne alakası var. "Efendim?" diyor.

"Eliniz neden titriyor?" diye soruyor çocuk. Bayan Kene bakışlarını sigarayı tutan eline çeviriyor. Parmaklarının arasındaki sigara isterik hareketlerle hafif hafif dans ediyor. Gülüyor. "Bilmiyorum." diyor.

"İyi misiniz?" diye soruyor çocuk tekrar.

"Evet, evet, yok bir şeyim." diyor Bayan Kene.

"Kavga mı ettiniz birisiyle? Siniriniz mi bozuk?"

Bayan Kene çocuğun yavaş yavaş sinirini bozulduğunu düşünüyor. Daha fazla sormaya devam ederse ilk defa birisiyle kavga edecek. "Yok, hayır iyiyim ben, olur böyle." diyor. Gerçekten oluyor böyle arada. "Evet, ne diyordunuz?" diye çocuğun tekrar konuya dönmesini sağlıyor.

"Eğer gazetemizden alırsanız seviniriz." diyor çocuk. Gözlerinin hareketi siyah gözlüklerin arkasından gözükmeyebilir ama kafa hareketi ele veriyor çocuğu. Bir Bayan Kene'nin yüzüne bir eline bakıyor.

"Ne kadar?" diye soruyor Bayan Kene. En azından hal hatır sordu, diye düşünüyor. Cebindeki bozuk paralarda ağırlık yapmaya başlamıştı.

"En az üç lira ama içinizden ne kadar vermek gelirse." diyor.

Bayan Kene gülümsüyor. İçimden üç liradan bir kuruş fazla vermek gelmiyor, yavrum, diye düşünüyor. Elini cebine atıyor. Bozuk paraları şıngırdatıyor ve "Bende en fazla üç lira verebilirim." diyor.

Çocuk uğradığı hayal kırıklığını boynunu hafifçe bükerek gösteriyor. Bayan Kene'nin parayı çıkartışını izliyor. Avcundaki bozukluklardan üç tane bir lirayı toplarken nasıl debelendiğini izliyor. "İyisiniz, değil mi?" diye soruyor.

Üçüncü defa mı ama .mına koyıyım, diye isyan ediyor Bayan Kene. Ama isyanı dudaklarına bir gülümseme olarak yansıyor ve uzatıyor.

"Buyrun."

Çocuk parayı alıyor. "Teşekkürler." diyor, Bayan Kene'ye gazeteyi uzatıyor.

Bir maceranın daha sonuna geldiğini düşünüyor Bayan Kene, uzaklaşan çifti izlerken. Ama çocuk son bir atak daha yapıyor.

"Hiç ayağınızı sallar mısınız?" diyor ve gösteriyor. Ayağının ucuyla seri hareketlerle yeri dövüyor.

Bayan Kene hem soruya hem de izlediği gösteriye inanmaz bir vaziyette bir süre çocuğun yeri döven conversini izliyor.

"Hayır." diyor Bayan Kene. Şaşkın ifadeyle bu sefer çocuğun suratına bakıyor.

"Ben çok sallarım." diyor çocuk.

Ahh, öyle mi .mına koduğum, bende merak ediyordum süpriz yumurtadan çıkmış sümsük herifin teki ayağını sallıyor mu sallamıyor mu demek istiyor Bayan Kene ama demiyor. Dudakları gülümseme amaçlı inceliyor. Ama kesinlikle isteksizce.

"Doktor kalp sorunu, dedi." diyor. "Sizde bir kontrol ettirin."

Çizgi filmin asil kahramanı günü kurtarmanın ardından çizgi filmin konseptine uyarak çocuklara önemli bir ders veriyor. "Eğer elleriniz titriyorsa, eğer ayağını sallıyorsanız -işte aynen böyle!-, doktorunuza başvurun çocuklar! Sonra herşey için çok geç olabilir ve ben bile sizi kurtaramam..." Suratında hayranlık uyandırıcı bir gülümseme ile olmayan pelerini savurup, türlü kahramanlıkla kaldırdığı kız arkadaşını yanına olarak ufuğa doğru yol alıyor... Gözden kayboluyor...

Bayan Kene bir elinde parmakları arasına sıkıştırdığı yarısına kadar içilmiş sigarası, diğer elinde görme engelliler için aldığı gazete uzaklaşan çifti izliyor. Bu neydi şimdi anasını satıyım, diye düşünüyor. Süper duyarlı bir kahraman mı yoksa en güçlü silahı duyarlılık olan kötü adam mı?

Bayan Kene kötü adam olduğuna karar veriyor. Çünkü bu seride sadece tek bir kahraman var o da kendisi. Bayan Kene! Gerçek saçmalıkların içinde hayatta kalmaya, sıkıcı gerçekliklere azıcık animasyon katmaya çalışanların dostu ve yardımcısı Bayan Kene!

S.ktiğimin pezevengi, diye geçiriyor içinden Bayan Kene. Bitmek üzere olan sigarasından son bir nefes alıp izmariti atıyor. Tükürürcesine dumanı üflüyor ve aksi istikametteki ufka doğru yol alıyor. Motorlara doğru.

Bu gün uçmayacağım, diyor. Zira belim çok ağrıyor.

Perde akbil sesleriyle iniyor.

9 Eylül 2010 Perşembe

Taklit

Bayramın bir anlamı yok, diye düşünüyor Bayan Kene. En azından benim için bir anlamı yok.

Düşüncelerini tükenmez kaleminin git-gelleri ile somutlaştırıyor.

Hele de ilk günü, diye ekliyor, kesinlikle çekilmez. Sabah hazırlıkları, ilk gün gerginlikleri, iğrenç, akma çabası içerisinde olup akamıyor olmanın yarattığı sinirli trafikle boğuşma saatleri... Bayan Kene bütün bu işkencevari ritüellerin, zaten ayda bir iki kere yapılan sülale toplantılarına bir yenisi eklemek için değmeyeceğine inanıyor.

"Ailecek toplanmak mı?! Daha geçen hafta görüşmedik mi?"
"Ama bu bayram!.."

Uuu, beybi...

Bayan Kene evden çıkmadan, eve kaçta döneceğini düşünüyor. Bayram gününün genel anlamını kaybedip, kendisi için anlamlanacağı zamanı tahmin ediyor.

Çünkü Bayan Kene için bayramın tek anlamı tatil. Biraz tatil, biraz uyku, biraz uzaklık... Sabahları yatağı geç terk edip, geceyi istediklerini yaparak kapamak. Haftasonuna denk gelmeyen bayramın tek özelliği bu, onun için.

Bayan Kene için bayramın ikinci günü de ayrı. Bu sefer de gereksiz komşu ziyaretleri. Evde pijamalarınla oturamamanın yarattığı memnuniyetsizlik ve oturduğun süre zarfı boyunca da çevreye verilen huzursuzluk. Odaya çekilip hiç çıkmamanın ne kadar güzel olacağı düşüncesi güzel bir rüya.

Ama, diye düşünüyor Bayan Kene, bu bayramın ayrı bir b.ktanlığı var.

İpe sapa gelmez senaryoların sonucu hissedilen huzursuzluk ve korku. Sorulan sorulara alınan cevaplarda ki tatminsizlik ve bu tatminsizliğin getirdiği asabiyet. Yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.

Bayan Kene, yanındaki koltuğa uzanmış Bayan Mavi'ye bakıyor. Baş ağrısı tutmuş kadın, bir yandan akan burnunu siliyor. Bayramın bütün b.ktanlığını yaşıyor. En çok da yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.

Saat 4'e geliyor. Sabaha karşı 4.

Aslında Bayan Kene biliyor. Korkulacak bir şey olmadığını biliyor. Kuruntulardan daha öte olmayacaklarını biliyor. Çünkü onlar, dram filmlerinin giriş gelişme sonuçlarının sahneleri. Bayan Kene'nin bu gibi filmlerle işi olmaz. Seyreder ama içinde bulunmaz. Ona ait hiçbir şahıs da bu filmlerin içinde rol almaz. Bunun bilincinde. Ama korkaklığı, bazen Bayan Kene'nin süper gücü olan Mantık'ını etkileyen bir kriptonit haline geliyor. Neyseki ara sıra. Neyseki çok düşünen bir insan değil.

Bayan Kene'nin anı kırıntıları arasında bir isim kafasına takılıyor. Taklitçi yengeç. Çılgın Korsan Jack'in bir bölümünde gördüğünü hatırlıyor. Ne çizgi film ne de taklitçi yengeçin o bölümdeki rolü Bayan Kene'ye onu hatırlatan. "Taklitçi" kelimesi kilit olan.

Defterini kapamaya hazırlanırken Bayan Kene bütün bunlara sebep olan insana teşekkürlerini sunması gerektiğini düşünüyor. Bu satırların kurgusu kesinlikle ona ait değil. Karakterler, mekanlar ve olaylar Bayan Kene'nin çarpıtılmış gerçeklerinin farklı bir yansıması ama anlatım kesinlikle ona ait değil. Kilit kelime durumu çok güzel anlatıyor. Anlatım tamamen bir "taklit". Bayan Kene de tamamen bir "taklikçi". Ama hem yazması hem de okuması zevkli, diye kendini bir şekilde teselli ediyor. Ya da "teselli etmek"nin yerine daha iyi bir kelime buluncaya kadar idare ediyor.

Bu gecenin son notu da bunu Doktor Civan'a verip vermemek oluyor. Vermeye karar verirse bir iki açıklama anlamında not düşmesi gerekir. Ayrıca yazdıklarını vermenin de Doktor Civan'la ilişkisine pek yapıcı bir etki yaptığını da düşünmüyor. Bazen Bayan Kene, onu korkuttuğunu bile düşünüyor. Ya da hayal kırıklığına uğrattığını. Bunu nasıl yaptığından emin değil ama işte Mantık'ının s.çtığı diğer bir anda bu.

Hadi git yat, diyor Bayan Kene. Bu kadar yazdığın yeter. Özgün de değiller zaten, diyor. Bu gereksiz eleştirinin bir anlamı yok aslında. Zira yazdıklarından zevk alıyor. Yazmaktan zevk alıyor. Bayan Kene içten içe iyi bir taklitçi olduğuna da inanmakta ama bunu asla sesli söyleyemiyor. Taklitçi olmaktan korktuğu için değil. İyi bir taklitçi olamamaktan korktuğu için. Ama seviyor. En azından gerçekten içinden gelerek yaptığı tek şeyin bu olduğunu biliyor.

Bayan Kene kapanışı güzel yaptığına inanarak defterini kapıyor.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Sanırım

Neredeyim tam olarak emin değilim. Ama tuhaf bir şekilde Fransa'da olduğum hissine kapılıyorum. Fransa'da taş bir binanın içinde, bir balkondayım.

İki elimde de şu minik silahlardan var. Hani, hanım silahı dediklerinden. Kadınların jartiyerlerine sıkıştırdıkları minik silahlardan. Ama hangi cinsiyete ait olduğumu bilmiyorum. Silahlar elimde çok küçük gözüküyorlar. Sanırım erkeğim.

Elime yakışmayan hanım silahlarımla, koyu, siyaha yakın lacivert renkli kadife perdelerin arkasına saklanmışım. Galiba perdelerin üzerinde kırmızı, otantik çiçek desenleri var ama pek dikkat etmiyorum. Dikkatim daha çok perdelerin arasından gördüğüm avluya yoğunlaşmış.

Avlu sanırım bir iç bahçe. Büyük bir kapının açıldığını duyuyorum. Görüş alanıma kadınlı erkekli bir grup giriyor. Sağ elimdeki silahı daha sıkı kavrıyorum. Hoş, zaten küçücük. Sanırım elimin içinde kaybolacak.

Kadınların üzerinde dizlerine kadar gelen dar etekler var. Altlarında hafif bir topuğu olan, burunları yuvarlak, ayaklarının üstünden siyah bir bant geçen ayakkabılar var. Kimisinde bacaklarının arka tarafında, boydan boya kalın, siyah bir çizgi uzanan külotlu çoraplar. Bazısının başında yuvarlak şapkalardan var. Erkeklerin de başlarında fötr şapkalar. Düz kesim pantolonların altında yuvarlak burunlu, cilalı ayakkabılar. Bana 40'lı, 50'li zamanları hatırlatıyorlar. İkinci Dünya Savaşı geliyor aklıma. Sanırım Fransa'da görev yapan bir ajanım. Elimde s.kik silahlarım, onları bekliyorum.

Altı, yedi kişi geçiyor önümden. Girişlerini balkonun sol tarafından izledim. Geçenin son kişi olduğunu anladığımda yavaşça balkona çıkıyorum ve silahlarım patlamaya başlıyor.

Kapıya yakın olan iki kişi yere yığılıyor. Sonra onların hemen önündeki iki kadını fark ediyorum. Birinin, uçları kalın bukle yapılmış parlak siyah saçları var. Onun hemen arkasında duran kadının ise üstünde kırmızı bir ceket. Sağ elimdeki silah bir daha patlıyor. Siyah saçlı kadın arkaya doğru devriliyor. Kırmızı ceketli kadının üzerine yığılıyor. İkisininde suratında acı ifadesi. Silahımın, görünüşü kadar s.kik olmadığını düşünüyorum. Ve de şanslı biri olmalıyım. Bir taşla iki kuş misali, ikiside yere yığılıp kalıyorlar.

Silah sesleri duyulmaya deva ediyor. Küçük namludan dumanların çıktığını görüyorum. Üç kişiyi daha vuruyorum. Çığlık atıyorlar. Topuklu ayakkabıların taşlarda çıkardığı sesi duyuyorum.

Avlunun ortasına doğru dönüyoruz, silahlarım ve ben. Kısa, beyaz taştan basamaklarla çıkılan sahnemsi bir alanı görüyorum. Alanda tek bir kişi duruyor. Gördüğüm zaman hatırlıyorum onu. Avluya ilk giren oydu. Balkonuma kısa bir bakış atarak geçmişti. Bana kısa bir bakış atarak geçmişti. Orada olduğumu biliyordu. O zaman bu işin içinde birlikte olduğumuzu anlıyorum. Onları buraya onun getirdiğini anlıyorum.

Üzerinde siyah bir takım elbise var. Biraz önce vurduğum erkeklerinki gibi, cilalı, yuvarlak burunlu ayakkabılarının üstünde bolluk yapan düz kesim pantolonu. Yakaları sivri ceketi. Sarı saçlarını soldan ayırıp arkaya doğru yatırmış. Bir tutamı yüzüne düşmek üzere. Elini atıp onu da geriye yatırırken tekrar balkona bakıyor. Bana bakıyor. Aşağı inmem gerektiğini anlıyorum.

Avluya inmişim. Silahlarım elimde değil. Umarım ceketimin cebine, ya da pantolonumun bir yerine sıkıştırmışımdır. Sarışın ortağıma doğru yürüyorum. Yüzü soluk ve ifadesiz. Suratındaki sert ifade, onun bir Alman olduğunu hissettiriyor. Basamaklara doğru gidiyorum. Gözleri soğuk bir mavi. Aslında mavinin soğuk bir renk olduğunu düşünmem ama onun gözleri gerçekten soğuk.

Bana dikilmiş gözlerinden rahatsız oluyorum. Bir terslik olduğunu hissediyorum. O sırada bakışlarını benden ayırıyor. Arkama doğru bakıyor. Tuzağa düştüğümü hissediyorum. Onun bakışlarını takip ederek dönüyorum. Kimse yok. Tuzak yok. Kırmızı bir kıpırtıyı farkediyorum. Siyah saçlı kadının altında kalan kırmızı ceketli kadın. Elinin eteğine uzandığını görüyorum. Eteğini yukarı çekiyor, jartiyerine sıkıştırdığı küçük kılıfdan küçük silahını çıkarıyor. Onların hanım silahı olduğunu söylemiştim.

Hareket edemiyorum. S.kik silah, kadının zarif elinde daha hoş ve tehlikeli gözüküyor. Silah patlıyor. Dengemi kaybediyorum. Kıçımın üzerine otururken göğsümün acıdığını hissediyorum. Son bir defa bakıyorum kadına. Güzelmiş. Taşa yığılıyorum. Bittiğini anlıyorum. Biterken aklıma geliyor. Silahım hakikaten s.kikmiş ve ben hiç de şanslı bir herif değilmişim. Ekran kararıyor. Ve uyanıyorum.

27 Nisan 2010 Salı

Paha Biçilemez

Sesini duydum. Bana seslendiğini duydum. Döndüm. Karların içinde, bata çıka geliyordu. Buradayım, dedi. Gerçekten oradaydı.

Birini kaybettiğine inandıktan sonra bulmanın verdiği haz... Mastercard reklamındaki gibi, paha biçilemez.

Yürümeye başladım. Hızlandım. Karların içinde, bata çıka koşmaya başladım. Ona doğru koşmaya başladım. Bekledi beni. Ona ulaşmamı, kollarımı dolayıp sarılmamı bekledi. Gülümseyerek bekledi. Gülümseyerek koştum bende. Bulmanın verdiği paha biçilemez hazla.

Bir iki adım kala ayağım takıldı. Tökezledim. Elimi uzattım. Tutsun niyetiyle değildi, refleksti. Bu nedenle tutmamasını umursamadım. Toparladım kendimi. Karşısında dikildim. O kadar güzeldi ki... Islak saçları kıvır kıvır olmuş, alnına düşmüştü. Soğuktan yanakları kızarmış, dudakları çatlamıştı. Hissettim hepsini. Ona sarılmak yerine, ellerim dudaklarının üzerinde gezindi. Alnındaki saçları geriye attım, yüzünü orataya çıkardım. Parmaklarım sarı saçlarıyla oynadı bir süre. Ve ben soğuğu hiç hissetmediğimi farkettim.

Beni öpeceğini bilerek öptüm dudaklarını. Çatlamış, soğuk dudaklarını öptüm. Onun da beni öptüğünü düşündüm. Öyle olmadığını anladım. Ellerinin iki yanında, hareketsiz ve isteksiz durduğunu anladım. Gözlerinde sıcaklığın olmadığını gördüm. Ve o zaman üşüdüm.

Bulduğun birini kaybedeceğini anladığın zaman hissettiğin o acı var ya... Herhangi bir s.kik reklamda yoktur çünkü kesinlikle tarif edilemez.

Bulmamayı istemedim ama. Çünkü o bir anlık his bile... Çatlamış dudaklarının kıvrımlarını, saçlarının ıslaklığını, yüzünün soğukluğunu hissetmek... Kaybedeceğimi anladığım halde o an için bunlara sahip olmak, sonrasını umursamayacağım bir sarhoşluktu. O yüzden ellerim gezinmeye devam etti yüzünde. Onun gözleri soğuk ve donuk bakarken, ben benimkilerde yaşların oluştuğunu hissettim. İçime çektiğim nefesin canımı acıttığını hissettim. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya çok yaklaştığımı hissettim. Ve beni bırakacağını bildiğim halde onu sevdiğimi hissettim. Ve sonra da uyandım.