31 Aralık 2011 Cumartesi

Rüya ve Doktor Civan


"Dört beş kişilik bir grubuz. Beraber tatile çıkmışız. Tanımadığım bir evde kalıyoruz. Ev kiralamışız sanırım. 

Evin dış kapısının yanında küçük pencereler var. Bir an o pencerelerden birinde, birini gördüm gibi geliyor. Ürperiyorum. Kapının karşısında ayakta duruyorum. Yanımda da birisi, yüzünü hatırlamıyorum ama erkek. Gördüğümden bahsediyorum, gülüyor. Yanlış görmüşsündür, diyor. İnanıyorum. Çok kısa bir görüntüydü çünkü, gördüğümden bile emin değilim. 

Aklıma klişe bir korku filmi konusu geliyor. Tatile giden arkadaş grubunun sapık manyak bir katil tarafından öldürüldüğü bir korku filmi. Umarım kostümlü katil değildir, diyorum. Çok klişe. Umarım daha psikolojik bir korku filmi olur. Sanırım bu düşüncemi evdekilerle de paylaşıyorum. Çünkü “tam ortamı gerçekten” diyip gülüyoruz.

Banyoya giriyorum. Yatmadan önce hep elimi yüzümü yıkarım. Gene yıkıyorum. Yüzümü mavi bir havlu ile kuruluyorum. Banyodan çıkacağım sırada -banyonun kapısı evin sokak kapısına bakıyor- evin içinde birini görüyorum. Kafasını örten siyah cübbemsi bir kıyafet var üzerinde, sırtı bana dönük. Yavaşça bana doğru dönüyor. Yüzünde beyaz, üzgün suratlı bir maske var. Göz çukurları kapkara. Çığlık atıyorum. Gırtlağım yırtılırcasına bağırdığımı zannediyorum ama kimse duymuyor. İçeriden kahkaha sesleri gelmeye devam ediyor. 

Maskeli katil bana bakıyor. Çığlık attığımı görüyor. Aynı zamanda kimsenin duymadığını da görüyor. Omuz silkiyor. Elini boşversene dercesine sallayarak görüş alanımdan kayboluyor, evin içinde başka bir yere gidiyor. 

O zaman anlıyorum ki duymayacaklarını biliyor. Bana inanmayacaklarını biliyor. Anlıyorum ki en sona beni bırakacak. En çok beni kovalayacak. Duyulmayacağımı bilmeme, sonunu bilmeme rağmen çığlık atmaya başlıyorum tekrar. Ve uyanıyorum."

Bu geçenlerde gördüğüm bir rüyaydı. Hemen yazdım. Doktor Civan'ım beğenir, dedim. 

Okudu. Sonra bir daha okudu. Bu sefer sesli. Sence, dedi, bu rüya neyi anlatıyor? 

Düşündüm ve aklıma ilk geleni söyledim; sanırım o rüyada önemli olan beni kimsenin duymaması. Duymayacaklarını anlamam...

Kafasını sallıyor. Teması yalnızlık olan bir rüya, diyor. Sonra tekrar okuyor. Gördüğün maskeli adam, diyor, aslında katil olduğunu gösteren hiçbir şey yok rüyanda. Ve hatta maskesi korkunç bir surata sahip değil, tersine üzgün bir yüzü var, diyor. Ve sana yalnız olduğunu söylüyor, boşversene diyor sana. 

Aslında hep yalnız olduğumuzu ve yalnız olacağımızı biliyoruz, diyor Doktor Civan'ım. Sadece bazılarımız bunu duymayı istemez. Ama artık sen biliyorsun. 

Bir kuralımız vardır sadece, diye anlatmaya devam ediyor Doktor Civan. Gerektiği kadar yardım, dayanabildiği kadar yorum yapmak. Sana gerektiğinden fazla yardım edersem ilerleme kaydedemezsin. Ve dayanabildiğin fazla yorum yaparsam da dağılırsın, diyor. 

Kuralı seviyorum. Hatta çok hoşuma gidiyor. Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. 

Rüyanı çok sevdim, diyor. Yazmaya devam et.

İyi yıllar dileyerek çıkıyorum. Meydana giden 10 dakikalık yürüme mesafesini hala gülümseyerek kat ediyorum. 

7 Aralık 2011 Çarşamba

Midnight in Paris

Woddy Allen'ı sevmem. Aslında bu bir sonuçtan ziyade bir önyargı, kabul etmeliyim. Neticede üvey kızıyla evlenmiş biri hakkında pek taraflı düşüncelerim var. Bunun yanında, izlediğim bir iki filminde, oynadığı karakterler duruşlarından, konuşmalarına kadar antipatik gelmişti bana. Tüm bunların sonucu; şu an sahip olduğum önyargı oldu.

Biraz önce, yoğun istek üzerine Woddy Allen'nın "Midnight in Paris" filmini izledim. İçinde Woddy Allen'nin oynadığı herhangi bir karakter yoktu. Sanırım bu ilk önemli nokta. En azından benim için. Zira olsaydı, sanırım filme karşı bu kadar güzel duygularım olmazdı.

Film, benim için Neil Gaiman'nın "Nowhere"ini okumak gibiydi. Ama bu sefer barındırdığı karakterler hayran olduğum, Wikipedia sağolsun bir nebze de olsa tanıdığım ve yarattıklarıyla tanımaya fırsat bulacağım kişilerdi.

İlk Cole Porter çıktı mesela. "Let's Do It" şarkısını daha öncede duymuştum ama Ella Fitzgerald'dan. Baya sevdiğim bir şarkıdır ama filmde ayrı bir güzel geldi. Özellikle Cole Porter karakterinin piyanonun başında, 20'lerin Paris'indeki bir partide, avagard giyinimli kadınlarla bakışırken bu şarkıyı söylemesi gerçekten tüm havayı değiştiriyor.

Ama Cole Porter sadece bir başlangıçtı. Belki filmi izlersiniz diye daha detaya girmeyeceğim. Bana sorarsanız mutlaka izlemelisiniz.

Dediğim gibi, sanki Neil Gaiman'nın kitabını okumak gibiydi. İnsanın içinde hoş duygular bırakan ama böyle şeylerin asla başınıza gelmeyecek olduğunu da hatırlatıp içburkan bir filmdi. Güzel bir filmdi.

Filmin oyuncu kadrosundan bahsetmek yersiz olur bence. Zira Woddy Allen'nın takdir ettiğim bir özelliği vardır ki o da filmlerindeki oyuncu kadroları. Adrian Brody, Kate Bates ve Marrion Cotillard... Adrian Bordy harika bir Dali olmuş. Dali!! Tipi değil demek istediğim. Tipinden daha öte... Muhtemelen Dali, çizeceği bir resmi birebir filmdeki Darian Brody'nin tarif ettiği gibi tarif ediyordur.

Uzun zamandır içimde bu gibi duygular yaratan bir film izlememiştim. Gece gece bir mutlu oldum.

Ama maalesef hala Woddy Allen'a karşı önyargılarım var. İyi ki bu filmde oynamamış. Zira ona rağmen filmden gene zevk alabilir ama bunu asla itiraf edemezdim... Garip ama gerçek.

18 Kasım 2011 Cuma

Büfe

Menüden yemeğini seçti. Sonra da ne içmek istediğini söyledi. Garson uzaklaştıktan sonra çantasına uzandı, bitmesine 4 kala olan sigara paketini çıkardı çantasının derinliklerinden. Goralısının gelmesinin bir sigara tüttürecek kadar uzun sürmeyeceğine karar verince yakmaktan vazgeçti. Vazgeçmesinin hemen ardından garson gözüktü bir elinde tabak bir elinde kutu cola ile.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."

Büfenin caddeye bakan dış masalarından birine oturmuştu. Cadde işlek, insanlar aceleci ve hava yağmurluydu. Goralısı sıcak, kolası soğuk ve saçları ıslaktı.

İlk oturduğu zaman geldi aklına. İlk ne yediğini hatırlamıyordu ama ne hissettiğini hatırlıyordu. Heyecanın yavaş yavaş  korkuya nasıl dönüştüğünü... Masalardan hangisine oturacağını düşünmek, oturacağı masaya ulaşmak için diğer masaların arasından geçerken etraftaki insanların izleyen gözlerini düşünmek, gelen garsona vereceği cevabı düşünmek, yemeğini yerken insanların gene O'nu izleyen gözlerini düşünmek...

Korkardım, diye geçirdi içinden. Gerçekten korkardım. Ufalmak isterdim, ufalıp yok olmak...

İlk günden tekrar bu güne geldi, bakışları boşluktan günümüze döndü. Şimdiyi düşündü. Konuşmaktan korkmadığını gördü. Gülümsemekten, seçeceği yemekten ve paketten sigarasını çıkarmaktan korkmadığını gördü. Umursamaz oldum, dedi kendi kendine, yok olmak yerine.

Garsonun girişi düşüncelerini böldü.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."
"Çay ikram edeyim mi?"

Bir anlık duruksama.

"Evet, çok teşekkür ederim."

Bir anlık duraksamayı düşündü. Önceki duraksamalarında saniyenin binde birinde dökülen terlerini düşündü. Gülümsedi kendi kendine. Burnu büyük bir ifadeyle, küçükmüşüm, dedi.

Abartma, dedi sonra arkaya saklanmış, gölgelerinde arasında güvende olan bir kısmı. Daha o kadar büyümedik. Öyle, dedi, hala korkularım var. Hala korkularımla yapabileceğim uzun bir listem var. Ama en azından "tek başına yemek yemek" ve "günlük diyaloglar" ın üzeri çizili. Gölgelerin arasında güvende olan bir kısmı kafasını salladı. Beyninde bir an bakıştıklarını gördü. İkisininde gözlerinde küçük ama parlak bir gurur vardı. Gölgelerin arasında belli olacak bir parlaklığa sahipti.

Dumanı tüten çayı geldi.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."

Paketine uzandı, bir dal çekip dudaklarına yerleştirdi.

Hava soğuktu, çay bardağı sıcaktı ve sigarasının dumanı yoğundu.

Adımları küçüktü, yol uzundu ve beyni huzurluydu. O güzel duyguyu hissediyordu. Bir şekilde o yolda ilerleyebileceğini, başa çıkabileceğini hissediyordu. Buna güven denemezdi. Daha o kadar değil, dedi kendi kendine. Ama umursamazlık gayet yakışırdı. Yoldaki tozun, toprağın, çamurun üstünde bırakacağı izleri umursamamaktı bu.

Üzücü olan, dedi, gölgelerin arasına saklanmış olan bir kısmı, ne yazık ki bu gelip geçici bir his.

Gülümsedi. Neyse ki geri geldiği zamanlar oluyor, diye karşılık verdi. O an için karamsarlık modunda değildi.
Karnı tok, elleri sıcak ve oturuşu rahattı.

Masadan kalkışı da rahat oldu. Randevuya 5 kala hesabı ödedi.

"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Rüya (Hastalık)

Alışveriş merkezindeyim. Dolanıyor, bakınıyorum. Bir anda alışveirş merkezine bir şey çarpıyor. Ufak bir meteor mu yoksa bir uzay gemisi mi hatırlamıyorum ama çarpıtığı yerden hastalık yayılıyor ve bende o hastalığa yakalanıyorum. Bulaşıcı bir hastalıkmış ve benimde onu olabildiğince fazla insana yaymam gerekiyormuş. Sanırım o hastalık yapmam gereken şeyin onu yaymak olduğunu söylüyor. Ya da belki de doğru olan insanlığın o hastalıpa yakalanması.
Hangisi olduğu önemli değil, neticede ben alışveriş merkezinde deli gibi koşarak hastalığı yaymaya çalışıyorum. Askerler olayın farkında ve hastalığı kapmış olanları öldürüyorlar. Peşimde üç askerin olduğunu hatırlıyorum. Alışveriş merkezinden çıkıyorum ve sahne değişiyor.
Fabrika gibi bir yerdeyim. Temiz insanlara hastalığın bulaştığı bir fabrika. Fabrikayı dolaşıyorum. Bir sistem yapmışlar; devasa bir dil yapmışlar, yakaladıları bütün insanlara bir şekilde bağlı. O devasa dile elimi sürüyorum. Herhangi bir ıslaklık hissetmiyorum. Dolayısıyla da herhangi bir iğrenme.
Yapmam gerekeni yapıyorum, doğru olanı yapıyorum ve binlerce insana aynı anda hastalığı bulaştırıyorum. Elimi o dile defalarca sürerek. Ve uyanıyorum.

8 Temmuz 2011 Cuma

Naked Lunch

Kitabı uzun bir süreçte bitirebilmiştim. Okuması ve takip etmesi zor bir kitaptı. Ayrıca anlattığı konular ve anlatış tarzı ile kolay kolay okunabilecek -katlanılabilicek demek daha doğru olabilir- türden değildi. Ama tabii, yazarın yoğun ve pek çok türden uyuşturucu etkisinde kalarak yazdığı parça parça hikayelerin daha sonra, yazarın arkadaşları tarafından birleştirilmesi ile ortaya çıkan bir kitabın rahat rahat okunacağını düşünmek de hata olur. Herneyse...

Kitap bir şekilde bitti ve son kısımdaki yazarın notları, açıklamaları ve son baskıyı toparlayan ekibin açıklamaları ile daha bir anlam kazandı. Verilen bilgiler ışığında hikayeler aydınlandı bile denilebilir. Neticede farklı bir kitaptı, çok farklı hikayelerdi. Beat kuşağının bir eseriydi.

Peki ya film?

Kitaptaki hikayelerden ziyade daha çok yazarın yaşadıklarına yoğunlaşmıştı sanki. Hoş hikayelerin çıkış notkası da burası ama çok daha fantastik bir dünya yaratıyordu. Film o dünyaları yaratmamış da yazarın halisülasyonları üzerinden anlatmıştı. Ve kabul edelim, ilerleyiş açısından sıkıcıydı. Başına gayet hakimdim aslında. Hatta gelişme kısımlarına bile tutunabildim bir yere kadar. Ama bir yerden sonra beni kaybetti ve bu nedenle de sonuna nasıl geldiğini anlamadım. Belki ileri de bir kere daha izlerim -neticede film bir Eraserhead değil!!-, belki ikinci bir şansı hakeden bir filmdir.

David Cronenberg'in The Fly filmini izlemiş ve hatta burada da filmden bahsetmiştim. Naked Lunch' da beni The Fly'daki gibi etkileyen sahneler olmadı. Ama efektleri The Fly'dan daha başarılıydı bence. Özellikle Mugwump'ların tasarımını baya sevdim. Kitabı okurken ben daha şişko ve iğrenç düşünmüştüm ama filmde sempatik bile denilebilirdi onlar için.

Imdb'den 6.9 almış. Bence kitaba yazık olmuş. Daha iyi nasıl uyarlanabilirdi bilmiyorum, ama kesinlikle filmi izleneceğine kitabı okunmalı.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

OneLove' dan kısa kısa

OneLove'a gittik, gördük, dinledik ve döndük.

Öncelikle bence, festivale uzun elbise, etek ile, beyaz olan her türlü şort, pantolon ile, dolgu olsun normal olsun topuklu olan herhangi bir ayakkabı ile gelinmez. Sıkıntıdan başka bir şey yaratmaz, seni de üzer yanındakileri de üzer. Yapma etme, giy güzelinden bir şort üstüne de bir askılıdır, tişörttür herhangi bir zıkkım, ayağına geçir bir lastik ayakkabı ya da haydi benden olsun, bir sandalet, salına salına gel, rahat rahat uzan çimlere, seril, müziğe dayanamadığın zaman da güzel güzel hopla zıpla. Şimdi böyle eğlenceli bir manzaranın içinde yer almak varken ne diye her yaptığın hareketten sonra oranı buranı düzeltmene sebep olacak giysiler giyip, en az 2 saat ayakta kalmanın ayağına işkence etmesine sebep olacak ayakkabılar geçirip sıkıntı içerisinde konser izliyorsun? Ben bunu anlamıyorum. Bu geçen iki günde de hiçbir şekilde anlamadım.

Arkadaş amma çok şu kalın çerçeveli güneş gözlüklerden takan var! Zilyon tane! Marjinal olmaktır, orjinal olmaktır ya da farklı bir havaya sahip olmaktır -veya bunların hepsi aynı anlamdadır- artık bu gözlüklerle imkansız. Herkes birbirinin aynı oluyor o gözlüklerle. Başka bir şey bulmak lazım artık. Ya da bulmaları lazım. Bir dahaki OneLove'a...

Manic Street Preachers'ın seveni çokmuş bu bahsettiğim kesimde. Sahip olduğu bu popülerlik gruba antipati duymama neden oldu. Aslında hakikaten bu popüler olana tavır alma huyumdan hiç hoşlanmıyorum ama bir gerçek. Hoş değil,biliyorum.

Happy Mondays diye bir grup varmış, eğlenceliymiş de... OneLove bana bir şey kazandırdıysa o da Happy Mondays. Dans bile ettirdiler bana.

Editors... Şaşırdım... Kulaklıktan pek bir soğuk, pek bir yerinde çalıp söyleyen grup havası veriyordun. Ama dünya gözüyle -bu da ne demekse?!- izledim ve öyle olmadığını gördüm. Meğersem pek bir hareketli, pek bir sıcakkanlıymışsın. Sahip olduğum yanlış ön görüden dolayı özür dilerim. Bir de Papillion, canlı haliyle daha güzel geliyor kulağa.

Gelelim gecenin son adamı Suede'e... Eski, yaşını almış vs... Ama ben onlardan daha gençlerinin iki adım atamadığını biliyorum, bilmekle de kalmıyor hatta görüyorum. Öyle olunca karşımda hoplayıp zıplayan, giydiği mavi gömleği terden laciverte döndüren bu beyefendiye diyecek lafım kalmıyor, saygıda kesinlikle kusur etmiyorum. Seyirci ile pek bir diyalog kurmamalarını -hatta hiç kurmamalarını- yaşlarının getirdiği huysuzluğa veriyor ve gösterdikleri dinç performanslarından dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Ama Suede'in şarkılarına genel olarak hakim olmadığımı görmek beni üzdü ve utandırdı. Ama iş işten geçmişti, bende rtime ayak uydurup salım salım salındım, yeri geldi zıpırdadım.

Genel olarak OneLove indie jikslerin daha çok katılım gösterdiği, "dar alanda kısa paslaşmalar" anlayışına sahip bir festival düzeninin olduğu ama ses sisteminin gayet temiz olduğu bir festivaldi. Ve anlamamı sağladı ki, geçen seneki Sonisphere'in üstüne zor festival yapılır.

Ahh ahh... Özledim be...

27 Haziran 2011 Pazartesi

Rüya (Savaş)

((İki gündür bekliyorum yazmak için!! ))

Bildiğin insanlardan değiliz biz. Özeliz ama tanrı da değiliz. Onlara karşı savaşan özel insanlarız biz.

Küçük bir odadayız. Kaç kişiyiz bilmiyorum, onları tanıyıp tanımadığımı hatırlamıyorum. Ama neden benimle birlikte olduklarını biliyorum. Ya da benim neden onlarla birlikte olduğumu. Savaşacağız çünkü.Sadece biz öldürebiliriz Tanrıları. Hepsini... Bunun için toplanmışız. Ya da toplandıktan sonra karar vermişiz. Nasıl geldiğimi bilmiyorum ama neden orada olduğumu biliyorum. Birazdan gelecekler ve bizim hazır olmamız lazım.

Örgü şişi gibi bir demir buluyorum. Hafif, pek iş göreceğe benzemiyor ama odanın içinde başka kullanabileceğim bir şey göremiyorum. Sonra bir topaz buluyorum. Ucu yuvarlak değil ama. Şu eşkenar dörtgen olanlardan. Ama kırılmış bazı yerleri. Körelmiş. Genede alıyorum, tartıyorum şöyle bir. Ağır, iş görür, diyorum. Onu da şişle beraber alıyorum yanıma. Kalkana ihtiyacım olup olmadığını merak ediyorum ama aramak için zaman kaybedemem. Geliyorlar çünkü. Hissediyorum. Hissediyoruz.

Odanın kapısı açılıyor aniden. Önce uzun sarı saçları olan, gümüşi bir zırh giymiş iri yarı bir erkek giriyor. Ares olduğunu biliyorum. Onun ölümü benim elimden olmuyor ama. Arkamdan bir başkası çıkıyor önüme. Elinde bir kılıçla. S.kiyim! Ben neden öyle bir şey bulamadım ki! Kılıçla Ares'in gövdesini yarıyor. Savaş tanrısı gözümün önünde yarasından kanlar akarak yere devriliyor.

Sahne değişiyor. Odada tek başımayım. Odanın içinde bir yatak var. Yatağı siper olarak kullanıyor ve açık kapıdan içeri girecek tanrıyı bekliyorum. Ve o giriyor. Sarı omuzlarına düşen saçları var. Gözleri mavi ve o kadar güzel ki... Yüzünde bir gülümseme var. Üstünde en az onun kadar zarif gözüken ince bir zırh var. Ama detaylarına dikkat edemiyorum. Çünkü O o kadar güzel ki...

Kapıdan içeri giriyor. Bana doğru geliyor. O'nun kötü olduğunu, ben onu öldürmezsem beni öldüreceğini biliyorum. Elim topazıma gidiyor ama bıraktığım yerde değil. Tek işe yarayan silahımı da kaybettim, s.kiyim! Şişi buluyor ellerim. Alıyorum ve ayağa kalkıyorum. Yatağın üzerine çıkıp kendimi ona karşı avantajlı duruma getiriyorum.

Mavi gözleri elimdeki şişe takılıyor. Gülümsüyor. Sence işe yarayacak mı, diye soruyor. İşe yarayacak, diyorum. Ama korkuyorum. Çünkü yarayacağına bende inanmıyorum. S.kindirik bir demir .mına koyayım. O ise Afrodit! Tanrıça! Gene de hamlemi yapıyorum. Şişi boynuna saplıyorum. Köprücük kemiklerinin arasına. Demir elimde bükülüyor. Etine girmiyor ve ben kırılacağını hissediyorum. Geri çekiliyorum.

Bak, işe yaramadı, diyor. Yaramalı ama. Başka şansım yok. Yarayacak, diyorum. Bekliyor. Sapla haydi, diyor. Karnıma sapla. O zaman işe yarar.

Bu bir tuzak mı, bilmiyorum. Ama gözleri öyle olmadığını söylüyor. Sanki O'da bunu istiyor. Ve ben de şansımı deniyorum. Zırhının altından, karnının bembeyaz teni gözüküyor ve hamlemi yapıyorum. Pürüzsüz etinin direnmesi uzun sürmüyor. Şiş etten içeri giriyor. Şişi geri çekeceğime aşağı doğru kaydırıyorum. Ben kaydırdırça şiş eti yararak ilerliyor.

Acıyla geriliyor yüzü. Elleri karnına doğru gidiyor ama dokunmuyor. Yüzüme bakıyor sadece. İşe yaradı mı, diye soruyor. Yaradı, diyorum.

Yatağa çöküyor. Bana sırtı dönük bir şekilde oturuyor. Sonra da uzanıyor yatağa. Sadece O'nu izliyorum. Bukle bukle saçlarının yatağa dağılışını izliyorum. Elleri karnının üzerinde. Açtığım yarık gittikçe daha da büyüyor sanki. Gözlerim doluyor. O kadar güzel ki... Ve ben O'nu öldürüyorum.

Boğazımı yarman gerekiyor, diyor uzandığı yerden. Yutkunuyorum. Boğazını yarmam gerektiğini biliyorum. Doğruluyor ve bana doğru dönüyor. Şişi boğazına saplıyorum. Bu seferde yatay bir yarık açıyorum boğazında ama devam edemiyorum. Çünkü o kadar güzel ki... Ölürken bile...

Şişi boğazından çıkarıyorum. Çok üzgünüm, diyorum. Çük üzgünüm, çok üzgünüm, çok üzgünüm...

Gülümsüyor. İnce elleriyle yüzümü kavrıyor. Boğazı yarılmış olmasına rağmen sesi bozulmamış, kelimleleri çok net, sesi çok saf.

Ben yaşamam gerekeni yaşadım, diyor. Artık sıra sende. Tek verebildiğim karşılık "üzgünüm" oluyor. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyor. Üzgün olma, diyor. Bende bunu istiyorum. İnce dudakları dudaklarıma değiyor. O kadar tatlı ki... Beni öperken, ben O'nu öperken ağlamaya başlıyorum. Ellerim ince boynundan saçlarına dalıyor. Özür dilerim, diyorum O'nu öperken. O ise sadece gülümsüyor. Doğru olanı yapıyorsun, diyor. Yavaş yavaş boynu ellerimin arasından kayıp düşüyor. Hayatımı yaşamak istemiyorum. Onun dudaklarını hissetmek istiyorum. Ellerini, bukle bukle saçlarını...

Ben O'nu öperken ağlıyorum, O ölürken gülümsüyor ve ben uyanıyorum.

27 Mayıs 2011 Cuma

Başladık gene

Evdeyiz bu sefer. Annem, babam, ananem, Kaan ve ben. Ama çok ters bir şeyler var. Bir şeyi bekliyoruz ve o beklediğimiz şey o kadar kötü ki... Herkes üzgün ve sessiz. Kimse konuşmuyor. Bir tek Kaan gülüyor. Yüzünde bir gülümseme var, gidip herkesle konuşuyor.

Yanıma geliyor. Üzülme, diyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sadece artık gitmem gerekiyor, diyor. Merak etme canım acımayacak. Ağlamamaya çalışıyorum ama çok zor. Kaan ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Bir süre sonra herşey normale dönecek, diyor. İmkanı yok ama bunu O'na söylemiyorum. Kafa sallıyorum sadece. Üzülme, diyor tekrardan ve yatağa yatıyor. Yanına gidiyorum. Gidiyoruz. Hepimiz başındayız ve bekliyoruz. Kaan gülüyor. Gözlerini kapadığında da gülüyor. Ve ben ağlamaya başlıyorum.

Sahne değişiyor. Dayımlar gelmiş. Ve başka tanımadığım insanlar. Eve doluşmuşlar, oturmuşlar, konuşuyorlar. Söyledikleri şeylerin hiçbir anlamı yok. Bir ara Dayım yanıma geliyor. Düzelecek herşey, diyor. Dinlemek istemiyorum. Dayım'dan nefret ediyorum ilk defa. Gitmelerini istiyorum. Beni rahatsız ediyorlar. Uygun davranmıyorlar. Düşünceli davranmıyorlar. Ayrılıyorum yanlarından, birine götürmek için elimde bir tabak var. Üstünde yiyecek birşeyler. Elimdeki tabakla dışarıya atıyorum kendimi. İçeriden gelen sesleri duyuyorum ve gerçek olamaz, diyorum. Bir yerde büyük bir yanlışlık var. Gerçek olamaz. Ve uyanıyorum.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

An Unlikely Weapon

Biraz önce bir belgesel izledim. Digiturk'un festival kanalında. Bu zamana kadar adını bilmediğim ama birkaç fotoğrafını gördüğüm Eddie Adams'ın belgeseliymiş.

Anı yakalamanın ne kadar büyük bir lanet olduğunu bildiğini gördüm adamda. Ve o "an" ile anılmanın onu ne kadar rahatsız ettiğini. Sırf bundan uzaklaşmak adına kendini savaş fotoğrafçılığından dergiler için ünlülerin pozlarını çekmeye başladığını gördüm. Ve o işi de gayet iyi yaptığını. Ama mutsuzmuş. Bir kere inancını kaybetmiş. İyi şeylere inancını kaybetmiş.

1/500 saniyelik bir zamanı yakalayarak kendinden, orada olmaktan ve yaptığın işten nefret etmek... Ama bütün bunları bilerek o işi yapmaya devam etmek.

Fotoğrafçılara, özellikle de savaş fotoğrafçılarına büyük saygım var. Kimsenin görmeyi istemediği şeyleri suratına vuruyorlar. Bak, gerçekte olanlar bunlar, diyor. Sen sırtını çevirdiğin zamanda olmuyor değiller. Kesinlikle saygı duyuyorum. Ve bunu yapabilecek çok az insanın olduğunu düşünüyorum.

Pulitzer ödülü almış bu fotoğrafla. Başlangıcından sonuna kadar da çekmeye devam etmiş.

Bu fotoğrafta gene Vietnam Savaş'ından. Boat of No Smiles.

Daha başkaları da var. Ama sonra tamamen bırakmış. Onun yerine oyuncuları, başkanları, sanatçıları çekmeye başlamış. Dedim ya, bu alanda da kesinlikle iyi iş çıkarmış.

Güzel belgesel olmuş.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Rüya (Beş buçuk)

Dışarı çıkmak üzereyim. Belirli bir zamanda olmam gereken belirli bir yer var. Tam dışarı çıkacakken telefon çalıyor. Açıyorum. Biri bir melodi mırıldanıyor. Anlamıyorum. "Beş buçukta patlayacak." diyor sonra ve telefonu kapatıyor. Patlayacak yer benim olmam gereken yer ve beş buçukta benim olmam gereken zaman. Gerçekten patlayacak mı yoksa sadece saçma bir tehdit mi bilemiyorum. Başkaları da var orada. Haber vermeli miyin yoksa insanları gereksiz yere mi telaşlandırmış olurum, bilemiyorum.

Dışarı çıkıyorum. Dayım'ı arıyorum. Durumu anlatıyorum. Git polislerle konuş, diyor. Ama kendine güven, açık bir ifadeyle konuş, yoksa adamı s.kerler, diyor. Kelimesi kelimesine. Durumdan çok dayımın dediği beni korkutuyor.

Tamam, diyorum. Biriyle mi gidiyim, yalnız gitmesem mi, diye soruyorum. Biriyle git, daha iyi olur, diyor.

Sonra sahne değişiyor. Mert yanımda. Olmam gereken yerin önündeyim. Üç katlı bir bina. En alt katından sesler geliyor. Mert'e orada olmam gerek beş buçuk da, diyorum. Gidecek misin, diye soruyor. Ya sen orada olacağın için patlatacaklarsa, diyor. Seni öldürmek için onları öldüreceklerse. O zaman söylemiyim, diyorum. Gitmiyim. Ama haber vermem lazım. Binaya doğru gidiyorum. Saate bakıyorum. Beç buçuğa geliyor ve ben uyanıyorum.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Superman

"A Man Who Was A Superman" bir Güney Kore filmi. "Defendor"un Kore yapımı olarak bakılabilir aslında ama bu onun hafife alınması anlamına gelmiyor. Uzak Doğu filmleri konuyu daha derinlemesine işliyor bence. Daha gerçekçi bir havası oluyor. Tek sorun mesela, dramı biraz fazla uzatmaları. Sonu gelmek bilmedi, mesela. Tamam üzdün, üzmeye devam ediyorsun ama yeter artık... Bence filmin tek sorunu buydu. Onun dışında oyunculuk da dahil olmak üzere gerçekten güzel bir yapmışlar. Bu zamana kadar izlediğim Uzak Doğu filmlerine nazaran mekanlara, renklere fazla dikkat edilmemiş ama gerek de kalmamış bence. Senaryo ve oyunculuk kurtarmış. Gayet iyi kurtarmış. Son yirmi dakikasına kadar gülmekten gözümden yaş geldikten sonra, sonunu üzüntülü bir sessizlik ile getirdim. Başarılıydı.

Imdb'den 7.3 almış. Ben 8'i hakettiğini düşünüyorum.

19 Nisan 2011 Salı

Repulsion

Roman Polanski'yi severim. Kişilik olarak pek değil ama filmleri olsun ve filmlerde oynadığı karakterleri olsun eğlencelidir. İzlenmeye değerdir bence. Tenant mesela güzel bir filmidir. Aynı şekilde Fearless Vampire Killers'da eğlenceli bir filmdir. Repulsion'ı da geçen gene stumble ın karşıma çıkardığı bir sitede buldum. Bir çeşit "disturbing movies" olarak bahsediyordu. Hiç vakit kaybetmedim, buldum ve izledim geçen.

Filmin uzun bir kısmı evde tek başına kalan 20'li yaşlarında androfobisi olan bir kadını anlatıyor. Bu arada androfobi de erkek korkusu imiş. Yeni öğrendim. Her neyse... İlk kısımları sıkıcıydı, itiraf ediyim ama ikinci kısım, yani kadının bir başına kalıp kafayı sıyırdığı bölümler sinir bouzucu bir atmosfere sahipti. Daha çok hangisine uyuz oldum, bilemedim, kadının tavırlarına mı yoksa kadını o halde bırakan ablasına mı... Fena bir film değildi aslında ama insanın sabırlı olması gerekiyor.

Bunun dışında ufak bir not: Film daha ilk sahnesinden tanıdık geldi. Filmi izlemediğimden eminim ama sahneleri daha önce gördüm, dedim. Kısa bir araştırma sonrasında The Cardigans'ın "Hanging Around" adlı parçasına çektiği videonun bu filminden esinlendiğini ve bana tanıdık gelen sahnelerin aslında klibe ait olduğunu öğrendim. Neredeyse birebir yapmışlar bazı sahneleri. Şarkı fena değil aslında. İlk çıktığında da baya dinlemiştim. Merak ederseniz buyrun.

Film imdb'den 7.9 almış. Ben o kadar yüksek vermem. Gene de Roman Polanski'yi seviyorum.

27 Mart 2011 Pazar

Mindfucker Rüya

Yeter hakkaten. Seni de, o saçtığın tozlarını da s.kicem. Bu zamana kadar sana hep saygım ve sevgim olmuştu ama çizgiyi aştın. Pis oynuyorsun artık. Bel altı vuruyorsun. Beynimi, o da yetmezmiş gibi günümü s.kiyorsun. O serpiştirdiğin tozlarını istemiyorum artık. Uğrama bana. Sakın gelme! Gelişin beni deli ediyor.

Dışarıdayım. Umay ve Serkan'la beraberim. Pasaj gibi bir yerin içine giriyoruz. Akşam ve ben bir şeye kızgınım sanırım. Umay, pasajın hemen girişindeki bankamatiğe gidiyor. Para çekmek için girmişiz pasaja. Umay Taranti Bankasına gidiyor (reklam olmasın). Serkan' da sağa doğru dönüp Şiş Bankası'nın bankamatiğine doğru gidiyor. Bende onun peşinden gidiyorum, zira benim de kartım Şiş. Serkan pek keyifli, bir şeylere gülüyor. Bilmiyorum, belki bana gülüyor ama ben garibim. Başım dönüyor. Tam Serkan'a bir şey anlatacakken gözlerim kararır gibi oluyor. Yere yığılıyorum. Serkan beni tutmaya çalışıyor. Ne oldu, iyi misin, diyor ama cevap veremiyorum. Dudaklarım yapışmış sanki. Tam o sırada yer sarsılmaya başlıyor. Deprem oluyor. O kadar güçlü ki uğultusu titretmeye yetiyor. Kendime geliyorum, çünkü çok korkuyorum. Serkan'a bakıyorum. O da çok korkmuş. Ağlamaya başlıyor. Hepimiz ölücez, diyor. Sarılıyorum. Korkma, diyorum, hiçbir şey olmayacak.

Bir süre sonra deprem bitiyor. Yerden kalkıyoruz. Yüzüm yaştan ıslanmış. Burnumu çeke çeke annemi aramam lazım, diyorum. Nasıl olduklarını öğrenmem lazım. Ama bir türlü hat düşmüyor. Eve gitmem lazım. Pasajdan dışarı çıkıyoruz. Bağrışlar, ağlamalar. Sonra sahne değişiyor.

Eve doğru gidiyorum. Yanımda birileri var ama Umay ve Serkan yok. Yolda annemi görüyorum. Anne, iyi misiniz, diye soruyorum. Eliyle bir şeyler yapıyorum. Tam olarak ne yaptığını hatırlamıyorum ama ne dediğini anlıyorum. Ananen intihar etmeye çalıştı, diyor. Elim ayağım boşalıyor. O da ne demek, diyorum. Birileri, ama iyi hastaneden çıkarmışlar, diyor. Bir başkası bir avuç ilaç içmiş, diyor. Eve doğru koşuyorum.

İki katlı evimiz. Kapıyı açıp salona giriyorum. Kaan bir koltuğun üzerine oturmuş ağlıyor. Yanında Serkan, onun yanında da Umay oturuyor. Ben ne yaptığımı bilmeden Kaan'ın yanına gidiyorum. O kadar fena ağlıyor ki. Ben de hıçkırmaya başlıyorum. Anlamıyorum, neden böyle bir şey yaptı ki?! O sırada ananem geliyor. Kapıdan girdiğini görüyorum. Üstünde şu hastanelerde giydirilen mavimsi beyazımsı hasta önlüğü var. Bileğinde beyaz bilekliklerden. Saçları karışmış, rengi solmuş. O kadar kızgınım ki iyi olup olmamasına dikkat etmiyorum. Nasıl yaparsın, diyorum. Neden? Cevap vermiyor. Önümden öyle yürüyüp geçiyor. Ne kadar üzdüğünün farkında değil misin, diye bağırıyorum arkasından. Özür dilerim, diyor. İyiyim bak. Ama dedikleriyle gördüklerim örtüşmüyor. Ruh gibi. Öyle geçip gidiyor. Ve ben uyanıyorum.

27 Şubat 2011 Pazar

Manzara

Harika bir manzara gördüm rüyamda. Akşamdı, parlak bir ay olmalıydı gökyüzünde, zira deniz parlıyordu. Bir köprünün üzerinde yürüyorduk. Şimdi düşününce hafiften Prag'a benziyor gibi geldi. Köprü taştandı. Kimse yoktu bizden başka. Belki bir iki kişi. Sessizdi ve sadece denizin sesi duyuluyordu. Denize bakıyordum. Hafif dalgalar kumsala vuruyordu. Kumsalda bıraktığı ıslak izler parlıyordu. Bazı izleri siliyor, yerine yenilerini bırakıyordu. Ve çok güzel gözüküyordu! Canım deli gibi denize girmek istiyordu. Resmen çekici bir görüntüsü vardı. Sesi bile insanı cezbediyordu.
"Denize girsek güzel olurdu." dedim.
"İstersen girelim." dedi.
"Hayır." dedim. Çünkü görüntüsüne, sesine rağmen girmek istediğim bir deniz dolmadığını farkettim. Tuzluydu. Ve ben içebileceğim bir denizin içinde yüzmek istiyordum. Karşımdaki denizin öyle olmadığını bilmek beni baya üzdü. Çünkü girsek güzel olabilirdi.

4 Şubat 2011 Cuma

Breaking The Waves

Anladım ki Lars Von Trier'i hakkaten seviyorum. Filmlerindeki bölüm geçişleri seviyorum ve tabii ki seçtiği konuları da seviyorum. Kesinlikle din ile ilgili çeşitli düşüncelere sahip biri. Ve de sanırım din adamlarından korkuyor. Bir de daha önce bahsettim sanırım ama tipi de çok sempatik.

Diğer önemli bir nokta da, Emily Watson... Her filmini izledim diyemem ama genel olarak kendisi hakkında iyi bir oyuncu olduğuna dair bir fikir vardı. Ama bu filmi izledikten sonra cidden hayran oldum. Gülümseyişi harika. Utanışı, delirişi, cesareti... Gerçekten harika bir oyuncuymuş. En azından Breaking The Waves'de öyleydi. Yüzünün, hareketlerinin sevimliliği yetmezmiş gibi o aksanı da insanı cezbediyor.

Imdb'den 7.8 almış. Bence 8 alır. Hatta Emily Watson 9 bile alır!

Ayrıca geçişlerideki kullanılan görüntüleri ve müzikleri de çok sevdim. David Bowie, Deep Purple, Jethro Tull, Leonard Cohen...

Bir filmden daha ne istenir ki...

3 Şubat 2011 Perşembe

Memories of Murder

Öncelikle öğrendim ki, sadece Türklere ait olduğunu düşündüğüm bir el hareketi tamamen aynı manada ve aynı şekilde Koreliler tarafından da kullanılıyormuş. Bu beni eğlendirdi. Ama film hakkındaki tek düşüncem bu değil tabii ki...

Kore, Çin, Japon, Tayvan... Kesinlikle yaptıkları filmleri seviyorum, zaten bundan daha önce bahsetmiştim. Memories of Murder'ı da beğendiğim filmler arasına koyabilirim ama bence, gene bir artistlik yaparak fikrimi açıklamak istiyorum, biraz fazla yüzeysel kalmış. Yani son sahnelerdeki hal ve tavırları baştan verebilselermiş daha hoş olabilirmiş. Bir de film müziklerinden aklımda çok bir şey kalmadı ve ben bunu da bir eksiklik olarak görmekteyim. Bu aralar film müziklerinin gayet önemli olduğunu düşünmekteyim. Saçma bir konu bile, bence uygun müziklerle izlenilesi kıvama gelebilir.

Her neyse... Sonuç olarak fena bir film değildi. Aslında 7 alması türlerine göre biraz başarısız olduğunu gösterebilir. Neticede bir Kim Ki-Duk filmi gibi değil :)

In the Mouth of Madness

Nereden, nasıl bulduğumu hatırlayamayacak kadar eski bir zamanda yükledim In the Mouth of Madness'ı.

Dün de izledim. Aslında konu itibari ile Masters of Horror tadını verebiliyor. Basit bir yaratık ya da cehennemden gelen iblis filmlerinden değil. Ama belki eski olduğundan (1994), belki de doğru oyuncuların seçilmemesinden kaynaklı olarak (ohh ohh artistliğe gel yine! Ah, geri döndüm bebek!!) yeterli etkiyi bırakamadı. Halbuki düşününce, gerçekten konu olarak başarılı, giriş gelişme güzel... Maalesef sonuç iyi verilmemiş. İnsanın ağzında belirsiz bir tat bırakıyor. "Boşuna mı izledim?" yoksa "Lan nasıl oldu bu şimdi?!" gibi sorulara sebep oluyor. Ama John Carpenter'a saygı duyuyorum, basit bir cama basit bir elin tıklatmasını bile ürpertici bir şekilde verebiliyor.

Imdb 7 vermiş. Bence bir korku filmi için iyi bir not. The Thing 8.2 almış. Fikir versin diye belirttim.

27 Ocak 2011 Perşembe

Rüya (berbat)

Bir gösteri izliyoruz. Annem, ben ve ananem. Işıklarını dayımın yaptığı bir gösteriyi izliyoruz. Ama sahnede değil gösteri. Daha çok kendi aralarındaymış gibi bir havaları var. Sandalyelerde oturuyoruz, kırmızı salon koltukları yerine. Bir dans gösterisi sanırım. Müziği duymuyorum ya da hatırlamıyorum ama dans ettiklerini hatırlıyorum.

Annem sigara içmek için dışarı çıkıyor. Ama oyuncuların kullandığı kapıyı kullanıyor. Çıkıyor. Ben merak ediyorum, çünkü annem normalde gösteri bitmeden ya da ara verilmeden dışarı çıkmaz. Neden çıksın ki? Sonra geliyor. Yüzü allak bullak. Suratında garip bir sırıtış var ama. Gülümseme değil. Sırıtış. Ağlamaya meğilli. Yerimden kalkıp yanına gidiyorum. Ne oldu, diye soruyorum. Yok bir şey, diyor. Yasemin, dayının tomogrofisini götürür müsün, diye soruyor. O zaman anlıyorum ki biz bir hastanedeyiz. Ve bende aslında bunun farkındayım. Dayımın hasta olduğunun farkındayım. Çünkü normal bir şekilde tamam diyorum anneme. Şu düz ince torbalardan alıyorum bir tane. İçi dolu. Dayımın tomografileri içinde. Annem, bende seninle geleyim, diyor. Beraber dışarı çıkıyoruz. Ananem içeride gösteriyi izlemeye devam ediyor.

Koridora çıkıyoruz. Annemin ellerinin titrediğini farkediyorum. Anne sen iyi misin, diye soruyorum. Suratında gene o ağlamaklı sırıtış var. Aptala dönmüş bir sırıtışı. Algıladıklarıyla gösterdiği tepkilerin çakışmasından ötürü suratı hata veriyor sanki. Ölüyor, Yasemin, diyor. Ne diyorsun sen, diye soruyorum. Ağlamaya başlıyor annem. Gülerek ağlıyor. Saçmalıyor ve ben daha önce annemin saçmaladığını hiç görmedim. Kurtaramıyorlar onu, diyor. Ölüyor. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. Saçamalama anne, diye bağırıyorum. O kadar kızgınım ki! Kes ağlamayı, diyorum. Ama o an için bu bir istek değil. Onu resmen tehdit ediyorum. Kendine gel, sakin ol!! Yok onun öldüğü falan, diye bağırıyorum. Annem susuyor. Susup ağlamaya devam ediyor. Nerede şimdi, diye soruyorum. 214 numaralı odaya aldılar, diyor. Üçüncü katta. Başka bir şey dinlemeden asansöre doğru gidiyorum.

Asansörü bekliyorum. Bir süre gelmeyince merdivenleri kullanmayı düşünüyorum ama daha uzun sürer. O arada başka bir asansör geliyor. Atıyorum kendimi içeri. 3'e basıyorum. Asansör hareket eder etmez kendimi bırakıyorum. Çöküyorum yere ve deli gibi ağlamaya başlıyorum. Bir daha olmaz, çok saçma, diyorum. Üstümde annemlerin doğum günümde aldığı bej, çizgili ince montum var. Gözlerimi silmekten kol uçları sırılsıklam olmuş. Kendimi toparlıyorum. Çünkü asansör durmuş. O zaman fark ediyorum ki 3'e basmama rağmen asansör aşağı inmiş. Ama yukarı çıkması gerektiğine çok eminim. Bir yanlışlık oldu herhalde diyorum ama gene de dışarı çıkıyorum. Asansör arkamdan kapanıyor. Ben ise bir caddeye bakıyorum. Dışarıdayım. Önümden insanlar, arabalar geçiyor. Yanlış geldim herhalde, diyorum. O anda farkediyorum ki elimdeki torbayı asansörde bırakmışım. Çok sinirleniyorum, geri dönüyorum ama asansör gitmiş. Aramaya zamanım yok, dayımı bulmak zorundayım. Caddenin karşısında yanyana aynı tip bir sürü ev var. Hemen üstlerinde gene aynı tip evlerden bir başka sıra. Her sıra başında da numaralar yazılı. biri 200den 208'e gidiyor. Dayımın orada olduğunu anlıyorum. 214'ün olduğu sırayı buluyorum. Evin kapısında camlar var. Şu amerikan vari evlerden. Merdivenleri çıkarken ağlamaya başlıyorum. Gerçek olamaz, diyorum. Kapının üzerinde bir yazı var. "Bitkisel Hayat" yazıyor ve ben uyanıyorum.

Sanırım bünyem daha fazlasını kaldıramayacağı için beni uyandırdı. Sağolsun varolsun. Annemi kaldırıp kaldırmama konusunda bir an kararsız kaldım. Dayımın nasıl olduğunu gecenin bir vakti sormak onu da korkutur diye düşündüm ve vazgeçtim. Bir şey olsa mutlaka söyler, dedim. Sabah ilk işim ona rüyayı anlatıp dayımı sormak oldu. İyiymiş. Ama ben hiç iyi değildim.

20 Ocak 2011 Perşembe

Defterden

"...sizlerin yardımına ihtiyacımız var. Lütfen kartı iade edin."

Ne kadar gereksiz yaşıyoruz.

Bayan Kene, vapurun sert tahta sırasına oturmuş, kırmızı defterine gereksiz yaşamanın tanımını yapıyor. Halbuki gerekli yaşama tanımını bile bilmiyor. Umuyor ki zıtlıklardan yola çıkarak asıl aradığının anlamını bulsun.

Hediyeler, para, iş, çalışmak, eğlence, sevgili, sevişmek, içmek, yemek... Gerekliliklerin olmadığını, tercihlerin öncelikli olduğunu yazıyor defterine.

Bayan Kene, bu aralar kendini dışarıdan izleyip, yazmayı seviyor. Nedenini kimbilir? Belki Doktor Civan'ın etkisidir.

Vapur iskeleye yaklaşıyor. Bayan Kene artık yazmayı kesmesi gerektiğini biliyor. Son notu, yazdıklarını annene gönder oluyor.