15 Şubat 2013 Cuma

Moonrise Kingdom


Yönetmenin önceki filmlerini izlemediğime pişman eden bir film oldu benim için.

Çok ani girdim konuya değil mi? Ama lafı uzatmanında bir anlamını göremedim.

Gerek kadrosu, gerek görüntüleri, gerek kurgusu ile zevk verebilen bir film olmuş bence. İtiraf ediyorum, IMDB’de konusunu okuyup burun kıvırmıştım. Sonrasında bir şekilde trailerına denk geldim ve ne büyük bir hata yaptığımı gördüm. Meğerse IMDB’deki açıklaması çok yavan ve yüzeyselmiş. Halbuki filmin sahip olduğu basit konu, buz dağının görünen kısmıymış.

Kesinlikle bir önce yazdığım Shame yazısında eleştirdiğim konunun anlatış biçiminin önemine çok güzel bir örnek Moonrise Kingdom. Basit konusunu dile getiriş biçimiyle insanı saran filmlerden bir tanesi.

"Aile ve aile içinde yer alan ilişkilerden bıkmış iki ergenin yaşadıkları aşk hikayesi." IMDB’de yazılan konu işte böyle ve insanın pek izleyesi gelmiyor. Zira basit, sonunu tahmin edebileceğiniz bir konu. Ama gerek çekimler, gerek mekanlar , gerekse konunun anlatımı, akışı ile gerçekten eğlenceli bir film olmuş. Diyaloglar, filmin geneline hakim olan ciddiyet ve o ciddiyetin saçmalığı... Şiddetle tavsiye ediyorum, izleyin.  

The Royal Tenebaums’u izlemediğim için büyük bir eksiklik hissetmeme neden oldu.

Farkettim ki kullanılan mekanlar, dekorlar filmlerde ilgimi çeken ilk şey oluyor. Moonrise Kingdom bu konuda çok başarılıydı. Mesela Shame’de başarılıydı bu konuda. Özen gösterilen, özellikle seçilmiş, karakterler hakkında pek çok şeyi anlatan dekorlar vardı (Shame anınca gene bir hüzünlendim, yazık, çok yazık...). Clockwork Orange’da dekorları ile beni benden almıştı. Tim Burton’nın filmlerine değinmiyorum bile!

Herneyse, konumuz diğer filmler değil, konumuz Moonrise Kingdom. Beni Wes Anderson konusunda araştırma yapmaya, önceki filmlerini izlemeye ve eğer bir filmin yönetmenliğini yapmışsa o filmin mutlaka izlenmeye değer olduğuna inandıran bir filmdi.

Kısadan hisse, izleyin derim. 

11 Şubat 2013 Pazartesi

Shame

Öncelikle belirtmek isterim ki, bir film yorumu ile geri dönüş yapmak benim açımdan pek çok anlama geliyor. Uzun bir zamandır ortalıklarda yoktum. Bu seferkinin belirgin bir sebebi yok. Pek çok bahane sıralayabilirim ama gerek duymuyorum. En doğru ve yalın haliyle içimden gelmedi ve yazmadım. Bu arada pek çok film izledim, pek çok yazı yazdım Defter’e ama anlatmak istemedim nedense. Ama şimdi, geçen gün izlediğim film ile hem yazma isteğim kabardı hem de deliler gibi film izleme isteğim. Bu nedenle yazıma filmin içeriklerinden ve özelliklerinden tamamen ayrı olarak, bende bu istekleri uyandırdığı için  Shame’e teşekkür ederek başlıyorum. En azından bu teşekkürü hakediyor. 

Gelelim Shame’in bir film olarak değerlendirilmesine...
Hani bazı filmler vardır, basit bir konuyu o kadar güzel kurgulayarak anlatırlarki filmden kopamazsın. Konusu ne hakkında olursa olsun film bittiğinde mutlusundur çünkü gerçekten “güzel bir film” tanımı nı hakeden bir iş izlemişsindir. Little Miss Sunshine gibi. Konu itibari ile ilgi çekici birşey yoktur ama film o kadar ayarında gider ki bir anda favori filmlerinizden biri olur. İşte Shame, tamamiyle bütün bu dediklerimin tam tersine sahip olan bir filmdi bence.
Konuyu aşağı yukarı biliyorsunuz ama gene de ufaktan değinelim. Orta yaşlarında seks bağımlısı bir şehir sakini var filmin odağında.
İlk terslik burada ortaya çıkıyor ve basit bir karakterin yerine karmaşık ve merak uyandırıcı birini anlatıyor. Güzel. Bu adamımızın hayatına ani bir giriş yapan depresif ve intihara meyilli kız kardeşinin olduğu söyleniyor bize filmin konusu olarak. Bu da konuyu ilginç, karışık ve dramatik bir hale getiriyor. Bunlar da güzel. Merak uyandırıyor ve izliyorsun filmi. İşte ikinci terslikte burada oluyor ve görüyorsun ki konunun ilginç olmasına rağmen film seni resmen sarmıyor. Kendini kaptırmaya çalışıyorsun, yani benim yaptığım oydu, ama bir türlü olmuyor. Oyunculuk başarılı, sahneler güzel, estetik, göze hitap eden cinsten ama konu o kadar kötü kurgulanmış ki... Hatta kurgulanmamış bile denilebilir. Öyle ki film bittiğinde “Ee, ne oldu ki şimdi?” diyorsun.
Tamam, karakterlerin içinde bulunduğu duygulardır vesairedir oyunculuklarla güzel anlatılmış ama kaçırılan nokta neden sorusunun tamamen cevapsız kalması. Ve hayal kırıklığına uğruyorsun. Çünkü ortada ilginç bir konu, iyi bir oyunculuk, özen gösterilmiş sahneler var ama konunun gittiği bir yer yok. Yazık olmuş bence.
 Ha, izlediğimden beri düşünüyorum, konu nereye gidebilir, neler olabilirdi, diye ve bulamıyorum. Belki de yönetmenin de sıkıntısı bu olmuştur. O nedenle yönetmenin hemen diğer bir filmini de izlemeye karar verdim. Gene aynı oyuncu ile çalıştığı ve İrlanda’da açlık grevi yapan bir mahkumun anlatıldığı filmini buldum. Bakalım, Shame’deki gibi hayal kırıklığına uğrayacak mıyım.
Zaman geçtikçe bir şeyi daha farkettim ki,film üzerine konuştukça daha da üzülüyorum. Geçen Gökçe ile tartıştık mesela. O konu da bile herhangi bir ilginçlik görmemiş hatta konunun ne olduğu hakkında bir fikri yokmuş. Depresif kız kardeşin bile filmde 3-4 kere gözüktüğünü söyledi. O konuda haklıydı ama sonra farkettim ki zaten kız kardeşinin devamlı ortalıkta gözükmesinin bir anlamı olmazdı. Hikaye adamın hikayesi, yaşadığı problem de gizli saklı yaşadığı ve içten içe böyle biri olduğu için utanç duyduğu, hayatına kız kardeşinin dahil olmasının yarattığı sıkıntı. Böyle düşündükçe filmdeki bazı şeyleri bir mantığa oturtabiliyorsun ama bu filmin gittiği yeri anlamlaştırmıyor ne yazık ki... Ciddi ciddi bir şeyleri mi kaçırdım, diye düşünüyorum.

Neyse, netice itibari ile bence yazık olmuş bir film. Yazık olmuş bir oyunculuk. Yönetmenin Hunger filmi beni nerelere götürecek, heyecanla bekliyorum.