27 Nisan 2010 Salı

Paha Biçilemez

Sesini duydum. Bana seslendiğini duydum. Döndüm. Karların içinde, bata çıka geliyordu. Buradayım, dedi. Gerçekten oradaydı.

Birini kaybettiğine inandıktan sonra bulmanın verdiği haz... Mastercard reklamındaki gibi, paha biçilemez.

Yürümeye başladım. Hızlandım. Karların içinde, bata çıka koşmaya başladım. Ona doğru koşmaya başladım. Bekledi beni. Ona ulaşmamı, kollarımı dolayıp sarılmamı bekledi. Gülümseyerek bekledi. Gülümseyerek koştum bende. Bulmanın verdiği paha biçilemez hazla.

Bir iki adım kala ayağım takıldı. Tökezledim. Elimi uzattım. Tutsun niyetiyle değildi, refleksti. Bu nedenle tutmamasını umursamadım. Toparladım kendimi. Karşısında dikildim. O kadar güzeldi ki... Islak saçları kıvır kıvır olmuş, alnına düşmüştü. Soğuktan yanakları kızarmış, dudakları çatlamıştı. Hissettim hepsini. Ona sarılmak yerine, ellerim dudaklarının üzerinde gezindi. Alnındaki saçları geriye attım, yüzünü orataya çıkardım. Parmaklarım sarı saçlarıyla oynadı bir süre. Ve ben soğuğu hiç hissetmediğimi farkettim.

Beni öpeceğini bilerek öptüm dudaklarını. Çatlamış, soğuk dudaklarını öptüm. Onun da beni öptüğünü düşündüm. Öyle olmadığını anladım. Ellerinin iki yanında, hareketsiz ve isteksiz durduğunu anladım. Gözlerinde sıcaklığın olmadığını gördüm. Ve o zaman üşüdüm.

Bulduğun birini kaybedeceğini anladığın zaman hissettiğin o acı var ya... Herhangi bir s.kik reklamda yoktur çünkü kesinlikle tarif edilemez.

Bulmamayı istemedim ama. Çünkü o bir anlık his bile... Çatlamış dudaklarının kıvrımlarını, saçlarının ıslaklığını, yüzünün soğukluğunu hissetmek... Kaybedeceğimi anladığım halde o an için bunlara sahip olmak, sonrasını umursamayacağım bir sarhoşluktu. O yüzden ellerim gezinmeye devam etti yüzünde. Onun gözleri soğuk ve donuk bakarken, ben benimkilerde yaşların oluştuğunu hissettim. İçime çektiğim nefesin canımı acıttığını hissettim. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya çok yaklaştığımı hissettim. Ve beni bırakacağını bildiğim halde onu sevdiğimi hissettim. Ve sonra da uyandım.

11 Nisan 2010 Pazar

Nowhere Boy

Briyantinli saçlar, paçaları kıvrılmış dar kot pantolonlar, yazlık elbiseler, elvis, rock'nroll, ergenlik, arkadaş, seks, okul, ölüm, anne, gitar... çocuklar, sıkılmışlar, üzülmüşler, eğlenmişler, öğrenmişler. Sonuç; The Beatles. Off...

4 Nisan 2010 Pazar

İlk gün

Normalde haftasonu sabah 8 de kalkıyor olmak beni olabildiğince huysuz ve mutsuz yapar ama parasını verdiğim, izlemek istediğim bir filme gitmek adına yapılan bu fedakarlık beni her türlü huysuzluktan uzak bir ruh hali içine soktu bu gün.

Sabah ki filmimin ilk dakikaları beni zorlamadı diyemem. Geç yatmanın ve filme adapte olamamanın getirdiği tatlı uyku halleri ile baya bi savaştım. Ama savaşı kazandım. Bunda filmin gidişatının hızlamasının etkisini de düşünmek lazım.

Gelelim daha detaylı film görüşüne. Lars Von Trier'in bütün filmlerini izlemedim. Ama bir yönetmen olarak farklı anlatım şekillerini, sosyal hayatın problemlerine değinmeyi tercih eden biri olduğunu biliyordum. Bu bilgi ışığında çektiği ilk filme gittim. Eraserhead'in beni ne kadar rahatsız ettiği düşünülecek olursa sanırım ondan sonraki sırayı bu film alabilir. Bir cinayet üzerinden ilgili dedektifin türlü psikolojik sorunları, ilişkisi ve bütün bunların gerçekten rahatsız edici bir ütopik bir dünyada geçtiğibir filmdi. Filmde gerçekten anlamadığım tek nokta bunun "Avrupa" ya nasıl bir gönderme olduğu. Ayrıca o bancicamping tadında atlayan adamlar neydi? Sanırım en eğlenceli karakter Kramer'di ama böyle bir filmdeki herhangi bir karakter için eğlenceli demek sanırım hiç doğru olmaz. Neticede beni gayet zorlayan bir film ile başladım festivale.

Günün yorumu yanımda oturan adama ait:
(filmin sonuna doğru filmden bir replik)"Bütün hikayen bu kadar mı yani?"
(yanımda oturan adamın verdiği tepki)"Hakikaten hikayen bu mu yani?!!"

İkinci filmim ise tekrardan irlandalılara saygı ve sevgi duymamı sağlayan, basit bir mafya borcu hikayesinin yerinde güzel müziklerle anlatıldığı bir filmdi. Cillian Murphy' e de aynı şekilde bir kere daha saygı ve sevgi duydum. İrlandalılar kesinlikle çok eğlenceli insanlar. En azından filmleri ile öyle bir etki bırakıyorlar. Ve o konuştukları ingilizce var ya... O bile adama yetiyor. Ama bunların dışında biraz daha objektif yaklaşırsak, basit bir konu etrafında dönen basit bir film diyebilirim. Diyalogları güzeldi. Ama maalesef çeviri bence korkunçtu. Buradan iksv yi ayıpladım. "I'm dying." cümlesini, "Vadem doldu." şeklinde çevirmeleri çok abes geldi. Özellikle bunu söyleyen bir irlandalı ise. Buna rağmen gayet eğlenceliydi. Irish rulz!