22 Ağustos 2020 Cumartesi

Wadjda - Suudi Arabistan'dan Esintiler

 Başarılı insanların gerçekten başarılı olduklarını karşınıza farklı zamanlarda çıktıklarında anlayabilirsiniz bence. Gerçekten işinde iyi olan insanlarla yollarınız bambaşka şekillerde kesişebilir. Bir film izlersiniz, beğenirsiniz sonra senaryosunun bir kitaba ait olduğunu görürsünüz. Kitabı araştırırsınız bir de bakmışsınız ki çok beğendiğiniz bir romanın yazarıymış aynı zamanda. Bir müzik dinlersiniz, içinize işler, kime ait olduğuna bakarsınız, sonra sanatçının başka eserlerine de bakarsınız. Daha önceden deli gibi dinlediğiniz bir parçanın da ona ait olduğunu görürsünüz. 

Bir gün feminist filmleri hakkında bir araştırma yapmak istersiniz. İnternetteki engin liste denizinde ortak bir filme rastlarsınız, izlersiniz, beğenirsiniz ve yönetmeni hakkında daha fazla bilgi almak istersiniz. Sonra bir bakmışsınız ki o yönetmen aslında nicedir etraftan duyup, oradan buradan okuyup merak ettiğiniz, izlemek istediğini başka bir filmin de yönetmeniymiş. Böyle durumlarda o kişinin gerçekten işinde başarılı olduğunu anlıyorum işte. 

Tam olarak Wadjda'da başıma gelen buydu. Bir akşam izleyecek nitelikli bir şey arayışında Netflix'de gezinirken gördüğüm ve merak ettiğim bir filmi, dün yaptığım "feminist filmler" taramasında buldum. Güzel bir rastlantı, diye düşündüm. Buna bir taşla iki kuş vurmak denmez de, ne denir? Akşamına izleyecek, kolay ulaşabildiğim, hem nitelik hem de konu açısından beni tatmin edecek bir film buluvermiştim.

2012 yapımı Wadjda bir Suudi Arabistan filmi. Yönetmeni Suudi Arabistan'dan çıkan ilk kadın yönetmen imiş, 2013'e kadar. Wadjda, Haifaa al-Mansour adındaki 74 doğumlu yönetmenin ilk uzun metraj filmi. 5 senelik bir uğraş sonucunda filmin tamamını Suudi Arabistan'da çekebilmiş kadın. Buraya kadar sahip olduğumuz bilgiler ışığında kadının gösterdiği çabayı rahatlıkla görebiliriz. Takdire şayan. 

Gelelim filme... Suudi Arabsitan'da yaşayan Wadjda adındaki bir kızın bisiklete binmek gibi bize basit gelen bir zevke ulaşmaya çalışmasını anlatıyor. Biraz biyografik biraz da yönetmenin kuzeninin hayatından esinlenen film, içinde ağır dram öğelerini barındırmadan, düz ve sade bir şekilde genç bir kızın, anne-medrese-arkadaş-eşitlik-özgürlük kavramları ile ilişkisini anlatıyor. Özellikle filmin drama boğulmamış olması, herhangi bir propagandayı izleyicinin gözüne sokmaması ve sıradan bir ailenin sıradan bir yaşamanını anlatması başlıca beğenme sebeplerim. Zaten filmi beğendikten sonra yönetmen hakkında araştırma yapmak istedim ve yukarıdaki bilgilere ulaştım. Ayrıca ilk oyunculuk denemesini bu film ile yapan başroldeki Waad Mohammed dünya tatlısı bir kız ve işin altından bence güzel kalkmış. Farklı bir kültüre sahip insanların sıradan hayatlarında nelerle uğraştıklarını görmek istiyorsanız Wadjda'yı tavsiye ederim. 

Kadın yönetmen olması ve hatta Suudi Arabistan'dan çıkan ilk kadın yönetmen olması ile merakımı uyandıran Haifaa al-Mansour'un Wadjda'sı aynı zamanda Oscar'a aday olan ilk Suudi Arabistan filmi. Oscar'ı bir otorite olarak gördüğümden değil ama bu kadar geniş kitlelere hitap eden bir organizasyon olması açısından Wadjda'nın elde ettiği başarı bence muazzam. Neyse, yönetmenin başka filmlerine de göz gezdireyim derken, çok ama çok uzun zamandır her karşıma çıktığımda "Ya ben bu filmi mutlaka izlemeliyim." dediğim Mary Shelley (2017) filminin de Haifaa al-Mansour tarafından yönetildiğini gördüm. Wadjda'yı bilmeden, yönetmenden haberim olmadan, başka duyduğum insanlar ve kaynaklardan ilgimi çeken Mary Shelley filminin aynı yönetmene ait olması bana kadının işinde gerçekten başarılı olduğunun kanıtı gibi geldi. Tabii ki ben yetkili merci hatta yetkisiz bir merci bile değilim, sadece kime ait olduklarından haberdar olmadığım, beğendiğim eserlerin tek bir kişiden çıkmış olması, kişinin işini gerçekten iyi yaptığının göstergesi bence. Gerçek başarı tanımlamasını buna göre yapıyorum.

Mary Shelley'i de izleyeyim artık ya! Karşıma bu kadar çıkıp hala izlememiş olmak büyük bir utanç haline geldi.

Son bir not; sakın ama sakın IMDB'nin En iyi 25 Femisint Film listesine bakmayın. Kahramanı kadın olan, büyük gişe yapmış filmler listesinden ibaret. Feminist film anlayışlarında çok büyük bir sorun olduğunu düşünüyorum. Spesifik film arayışındaysanız Google'da spsesifik aramalar yapmanızı tavsiye ederim.

20 Ağustos 2020 Perşembe

Tuhaf İnsanlar 1

Saatler akşama doğru ilerlerken, hava hafiften karamaya başlarken Bayan Kene ritmik bir şekilde pedal çevirerek evine doğru gidiyor. İş yapmış olmanın verdiği mutluluk ve bununla birlikte gelen yorgunluk ile yavaş yavaş, asfalt yolun tadını çıkararak ilerliyor. Günün sıcağı geçmiş, akşamın serinliği arkasından hafif hafif eserken ilerliyor. 

Bayan Kene evine dönen sokağın tabelasını görüyor. Evine ulaşıyor olmak onu her daim heyecanlandırmıştı. Dikkatini tekrar yola veriyor ve karşıdan gelmekte olan bir yaya grubunu görüyor. İki çocukla beraber ilerleyen iki kadın. Biri önden çocukları tutarak ilerliyor, öteki arkada kalmış çantasının içinde hararetli bir arayış içinde. Karşılaştıkları o kısa anda Bayan Kene gözünün ucuyla çantadan düşen bir şey görüyor. Bayan Hararet farketmemiş olacak ki yoluna devam ediyor. 

Bayan Kene frene basıyor;

"Hanımefendi bir şey düşürdünüz." diyor.

Bayan Hararet bir cevap veriyor ama ne yavaşlıyor ne de Bayan Kene'ye bakıyor. Herhalde dediğim anlaşılmadı, diye düşünüyor Bayan Kene ve bisikletinden inerken tekrar söylüyor. Yaşanan kısa muhabbet Çocuklu Hanım'ın ilgisini çekiyor. Bayan Kene'yi anlamış olacak ki yürümeye devam eden Bayan Hararet'e dönüp "Bir şey düşürdün." diyor. 

Bayan Hararet o zaman dönüp arkasına ve Bayan Kene'ye bakma ihtiyacı duyuyor.

"Boş paket." diyor. 

Bayan Kene anlamıyor. "Nasıl?"

Bayan Hararet istifini bozmuyor ve tekrar ediyor. 

"Ben attım, boş paket. Çöp, Çöp." diyor. 

Bu açıklama Çocuklu Hanım için yeterli olacak ki ilgisini kaybediyor ve önüne dönerek yürümeye, peşinden de çocukları sürüklemeye devam ediyor. Bayan Hararet ise Bayan Kene'ye son bir bakış atıyor. Ne yapacağını merak eder bir hali var. 

Bayan Kene aldığı cevap karşısında şaşkın, yolun ortasında durmuş Bayan Hararete bakıyor. Yüzünü buruşturuyor, bisikletin ayaklığını indiriyor ve yerdeki pakete doğru gidiyor. Bayan Hararet daha fazlasını görmesine gerek olmadığına karar veriyor ve önüne dönüp hızlı adımlarla uzaklaşıyor. 

Bayan Kene, eğiliyor, siyah sigara paketini alıyor. Avucunda paketi buruştururken Bayan Hararet'in suratını kendi elleriyle buruşturduğunu hayal ediyor. "Yere atma işte." diyor kendi kendine.

İçinde kızgınlığını ve ondan da öte haklılığını dışa vurmuş olmamanın siniri, yüzünde maruz kaldığı pişkinliğin kızarıklığı ve elinde bir yabancının attığı çöp ile küfrede küfrede bisikletine biniyor Bayan Kene. Saf öfke az önce içini dolduran mutluluk hissinin yerini alıyor çok hızlı bir şekilde. Kendisini evine ulaştıran yolda daha sert ve keskin hareketlerle ilerlerken Bayan Hararet'ten çok kendine sinirlendiğini farkediyor. 

"Yanlış yapanı uyarmazsan böyle kendini yersin." diye düşünüyor. Tez zamanda bunu değiştirmesi gerektiğini anlıyor. Yoksa yiye yiye geriye Bayan Kene'den bir şey kalmayacağı çok açık...

RadyoBeyin, Dürüst Radyoculuk!

Şimdi sadece çevrenin sevip beğendiği şeyleri paylaşmak RadyoBeyin'in dürüstlük anlayışına çok ters! Hepimiz insanız, hepimizin beynine kazınmış, ne kadar istesek de ritmi bizi kıskıvrak saran lanet şarkıların akılda kalan bölümleri ile geçirdiği günler olmuştur. RadyoBeyin bu günleri görmezden gelse kendi varoluş amacına aykırı hareket etmiş olur!

O nedenle Hanson'dan gelsin MMMBop! MTV'nin 90'larda pompaladığı, 3zibidi ergenin gördüğüm, duyduğum tek şarkısı... 

Son zamanlarda kaykayın çeşitli yan etkilerine maruz kalıyor olabilirim. Ayak başparmağımdaki ağrının yanında bir de beynimde yankılanan bu şarkı kötü yan etkilerden olabilir. Ama dediğimiz gibi RadyoBeyin, gerçek, dürüst radyoculuk anlayışına sadık kalıyor ve "havalı" gözükmeyen şeylerin bahsini etmemeyi doğru bulmuyor. Bir nevi "embrace yourself" tavrına sahip bir oluşum. 

O nedenle RadyoBeyin'de herkese bir yer var!

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Twitter Vs. BayanKene

Bayan Kene hiçbir sosyal medya aracına kendi isteği ile dahil olmamıştır. 

Facebook ilk çıktığında uzaktan bakar bir halde iken arkadaşının "Haydi sana da bir hesap açalım." demesiyle varolmaya başladı. Aynı şekilde Instagram denilen çukura da "Hala hesap açmadın mı?! Haydi o zaman hemen açalım sana da!" şeklindeki arkadaş gazıyla düştü. Sanırım kendi eliyle ve isteği ile açtığı ilk hesap LinkedIn'di. Beyaz yakalı hayata girdikten sonra kariyer peşinde koşanların olmazsa olmazı bu platforma bizzat kendisi girdi. Zaten bu platforma bir başkası adına giriş neredeyse imkansız ama olsun... Blog dünyasına da gene bir arkadaşı direk link, email ve şifresini göndererek soktu Bayan Kene'yi. Diğer bir sosyal medya platformu olan Google+ kendi isteği ile girdiği ikinci platformdu. Nedense orada kendini rahat hissediyordu. Sanki biraz daha kendi çevresinde gibiydi. Ama maalesef platform çok yalnızdı ve yalnızlıktan kapatıldı. Hala ara ara özlüyor Bayan Kene.

Yeni şeylere başlamak, yeni ortamlara girmek Bayan Kene için hep zor olmuştur. Ya yanında birisi ile girmiş ya da hiç girmemiştir. Sosyal medya ortamı da Bayan Kene için bir "ortam" olmasından dolayı korkutucu geliyordu. Giresi gelmiyordu. Çekiniyordu. Ve arkadaşları sağolsun şu anda bütün ortamlarda bir hesabı var. 

Ama en aktif olarak kullandığı hesabı Instagram ve Blogger. LinkedIn zaten uzak bir geçmişi hatırlatıyor artık ona. Facebook'da ise bir izleyici. Güncel paylaşımları olmayan, bir iki beğeni yapıştıran, işi gereği cafe hesabını, hobisi gereği sinema külübü hesabını aktif bir şekilde kullanan, haber vermekten ziyade başkalarından haberdar olmak için bulunan biri Bayan Kene Facebook'da. Instagram'da zaten hala kendi küçük çevresi içinde. O yüzden tedirgin etmiyor. Blogger ise... Resmen kendi çöplüğü! Blogger'dan memnun. Araya çok uzun zaman girip bir çölü andıran havaya bürünmüş de olsa tekrar geri dönüyor. Hatta bir ara blog hesabını açan arkadaşına hala aktif bir şekilde kullandığını göstermek istiyor. 

Peki ya Twitter? Bayan Kene hatırlamıyor ama çok uzun bir süre Twitter'a karşı mesafeliydi. Gezi zamanında herkes gibi yoğun bir şekilde haber almak adına kullanmıştı ama sanırım o hesabı artık ölü. Zaten o hesabı da bir arkadaşı açmıştı ("Ne?! Twitter hesabın yok mu? Hemen açıyoruz!"). Ama zaman ilerledi... Yaşın ve bilginin artması, gözünün açılması ve biraz daha etraftan haberdar olmak adına Twitter dünyasına girme kararı aldı geçenlerde. Bu sefer kendi eliyle, kendi mailı ile bir hesap açtı. Siyaseti takip etmek adına bir iki kanal, teknolojiyi takip etmek adına bir iki kanal, STK'ları takip etmek adına bir iki kanal derken takipçi listesine pek çok ekleme yaptı. Eşitlik için çalışan derneklerden, LGBTİ+ kanallarına, gazetecilere, yazarlardan çok sevdiği FluTV ekibine kadar pek çok insanla doldurdu listesini. Peki şimdi memnun mu?

Bayan Kene memnun değil. Twitter'dan memnun değil. Kendini taraf olmaya zorlayan bir ortam onun için Twitter. Ya feministsin ya kadın düşmanı, ya feministsin ya da erkek sevici, ya sosyalistsin ya da kapitalist, ya şiddet karşıtısın ya da şiddet yanlısı, ya siyahsın ya da beyaz... Ya çok seviyoruz ya da çok nefret ediyoruz... Yüceltmeyeceksek gömeceğiz... Maç izlemeyi seven, spor müsabakalarından hoşlanan bir insan olan Bayan Kene'ye Twitter'daki hırs ve mücadele fazla geldi. 

Sanki televizyon izlerken kumanda tam Halk Tv'de bozulmuş gibi. Ya da ATV'de! Artık tarafınız hangisi ise... 

Belki de Bayan Kene çok yanlış kanalarda dolaşıyordu. O yüzden de şu anda kumanda yanlış yerde bozuldu gibi hissediyor. Biraz daha sakin ve aklı başında, biraz daha kavga etmekten ziyada anlamlı tartışmalar okuyabileceği kanallar bulabilir belki... Ama sanki kimse o amaçla kullanıyor gibi gelmiyor O'na. Kullanıcılar da sanki ya yermek ya da övmek için kullanıyor. Kesin bir yargıya varmak doğru değil, o nedenle Twitter üzerinden araştırmalarına devam edecek ama artık pek ümidi kalmadı. 

Şu ara tıpkı Facebook'daki gibi bir seyirci Bayan Kene. Beğendiği postlardaki kalp sayısını arttırmak dışında bir katkısı yok. Tweet, retweet ya da hashtag'e katılım sağlamak gibi işlere girişmedi. Girişeceğini de zannetmiyor. Her ne kadar desteklediği düşünceler olsa da körü körüne inanan bir gruba dahil olma hissinden kurtulamıyor. Bu his onu rahatsız ediyor. Dahil olmamak da ayrı üzüyor ve o, tanıdık "dünya için ne yapabilirim?" sorumluluğunun altında eziliyor. Mantığı ona aslında herhangi bir sosyal platformun, dünyaya faydalı bir şeyler yapma gayesine hizmet etmediğini söylüyor. Bir ağlama duvarından farklı bir şey değil. Gir, içini dök, aldığın kalplerle kendini iyi hisset, sövenlerle kavga et ve sonra da söven insanlardan ne kadar bıktığını, toplumun çürümüşlüğünü vurgula, rahatla ve çık. Ya da gir, kendini göster, ne kadar duyarlı, ne kadar yetenekli, ne kadar komik, ne kadar entellektüel olduğunu vurgula, kalplerle kendini mutlu et, sövenlerle kavga et ve sonra da söven insanlar yüzünden ne kadar bıktığını, toplumun çürümüşlüğünü vurgula, rahatla ve çık. 

Peki bunun yoğun bir şekilde kullandığın Instagram'dan ne farkı var? Yaptığın oyuncakları paylaş, gittiğin yerleri göster, arkadaşlarınla ne kadar eğlendiğine başka insanların tanık olmasını sağla, kalple kendini mutlu et, rahatla ve çık. En azından sövenlerle uğraşmıyorsun ama bu seferde o yaşadığın balonun bütün hayat olduğunu yanılgısına düşüyorsun. O yanılgıya sahipken eşitlikten, adaletten ve toplumun "çürümüşlüğü"nden konuşmak da çok da anlamlı olmuyor. 

Sanırım Twitter Bayan Kene'ye yaşadığı toplumun bir zamanlar var olduğunu bildiği ama artık azaldığı uçlarının hala var olduğunu göstermesi açısından işe yarar bir araç oldu. Kendi düşüncelerine karşıt ve kızgın insanların olduğunu görmüş oldu. Bu insanı depresyona sokacak bir tecrübe. Belki de o yüzden bu aralar suratı asık geziyor ama gerçekliğe dönmesi kendi adına iyi oldu. Düşüncelerine biraz daha çeki düzen vermesini, bazı konularda daha sertleşmesini bazı konularda ise daha yumuşak davranmasını sağlayacağına inanıyor. Bakalım... 

Edit1: Bayan Kene günün ilerleyen saatlerinde Twitter'ın, toplumun gündemine oturan bir olayda adım atılması konusunda nasıl etkili olduğuna şahit oldu. Yaşadığı ülkede, normal şartlarda gerçekleşmesi gereken şeylerin bir sosyal platformdaki kullanıcıların ses çıkarması ile gerçekleşiyor oluşu, Bayan Kene'de bu gibi platformların en azından kendi ülkesi açısından önemli bir rol oynadığını düşündürttü. Ama hala tedirgin. Zira bu rol şimdilik O'nun hoşuna gidiyor çünkü O'nun değer yargılarına uyuyor. Hoşuna gitmeyen bir rol değişikliği olduğunda?.. Bayan Kene, ne olur ne olmaz, hesabı aktif tutmak mantıklı, diye geçirdi içinden.   

Doktor Civan'ı Andım

"Rüyada dişlerin döküldüğünü görmek evrensel bir imgeymiş. Pek çok farklı şekilde yorumlanabilir, kişinin tavır ve karakterine göre pek çok anlama gelebilirmiş. Doktor Civan'ım bir nokta atışıyla bunu şu anda yorumlayamayacağını söyledi. Araştıracakmış. Ama insanlar arasındaki ortak rüyalardan biriymiş. Balık ve yılan gibi. Balık, değişikliğin bilinçaltında dışa vurulmuş haliymiş. Yılanı ise söylemedi. Bir de aynen aktarıyorum:

"Diş dökülmesi pek çok şekilde yorumlanabilir. Mesela Freud'a sorsan cinselliğe bağlar ama bence çok saçma. Zaten genellikle cinselliğe bağlıyor. Tek bir sonuca ulaştırmak mantıksız." dedi. Güldüm.

Dayım'ın öldüğü rüyam da bilinçaltımın, bana değişmeyen gerçekleri kabul etmemde yardım etme şekli olabilirmiş. Annemin dağıldığını, ağladığını ve kendi değimimle saçmaladığını görmek de gene bilinçaltımın "Annen'de her insan gibi saçmalayabilir. Bu korkutucu bir şey değil." demesiymiş. İkna olduğum söylenemez. Ama hiç böyle bir açıdan da düşünmemiştim. Ayrıca o rüyamı asistanları ile yaptığı toplantılarda örnek olarak göstermek için izin istedi. Yok oluş kavramına karşı direnişin güzel bir örneği, dedi. Dedim, sen böyle konuş, ben sana daha neler anlatırım.

Seviyorum Doktor Civan'ı he... Komik adam."

Doktor Civan ile konuşmaya başladıktan sonra gördüğüm rüyalar üzerine kısa bir sohbetten alıntı. Özledim Doktor Civan ile konuşmayı ama şimdi kendisine anlatacağım çok ilginç rüyalarım yok. O kısma da çok üzülüyorum. Üstüne düşüneceğim rüyalar görmek isterdim. Belki o kadar korkunç ve üzücü rüyalar değil ama detaylı ve garip rüyalar görmeyi isterdim.

Son zamanlarda gördüğüm en detaylı rüya bir astronot öğrencisi olduğum rüyaydı. Şöyle ki...

Etrafa bir kırmızlık hakim. Sanki ortamı kızıllaştıran bir filtre altında görüyorum her şeyi. Üstümde bir çeşit uzay kostümü var. Bir çeşit "Uzay Öğrencisi"yim. Kaskım, eldivenlerim ve tulumum. Üç kişiyiz. Ben, bildiğin, filmlerini gördüğün Charlize Theron'un vücudunun içindeyim. Yanımda son zamanlarda sıkça izlediğim gamer youtuber Markiplier var. Üçüncü kişi ise silik ama o da ünlü biri. Belki Ellen Page belki de Kristen Stewart. Sanırım Kristen, neyse...

Üstlerimizin bizden yapmamızı istedikleri bir şey var. Ama onu yapmak insanlık adına çok büyük bir problem yaratacak. O işin yapılmasını istemenin altında kötü bir niyet var. Bu nedenle aramızda anlaşıyoruz ve o işin yapılmasına tamamen engel olacak hareketi yapıyoruz. Bir roketin belirli bir koordinatlara fırlatılmasını istemişler bizden. Biz ise o koordinatları değiştirip boşluğa fırlatıyoruz roketi. Bulunduğumuz yerçekimsiz ortamdaki pencereden roketin yükselişini izliyoruz arkasında yoğun bir duman bulutu bırakarak. İçimiz rahat. Tam o sırada üstümüz olan komutanın kulaklıklarımızdan gürlemesini duyuyorum. Çağrılıyoruz. 

Yanına gidiyoruz ve emri yerine getirmediğimizi, artık her şey için çok geç olduğunu söylüyoruz. Küfretmeye başlıyor. Garip bir exoskeleton kıyafetin içinde komutan. Hızlı bir hareketle katlar arasındaki koridora doğru çıkıyor. Onu durdurmak için peşinden gidiyoruz. Boşlukta, türlü yerlere tutunup kendimizi çekerek, aynı şekilde ilerlemeye çalışan komutanı durdurmaya çalışıyoruz. O sırada kafama bir darbe alıyorum. Sanırım exoskeletonun koluyla vuruyor bana adam. Önce ilerlemeye devam ediyorum ama sonra kaskımın içine bir ılıklığın yayıldığını hissediyorum. "İyi değilim ben." diyorum. Kristen duruyor, yanıma geliyor, "Rengin atmış." diyor. Kaskımı çıkarıyorum, elimi başımın üstüne götürüyorum ve bütün başıma bir ıslaklık yayılıyor. Ellerim kan olmuş. Kristen kendi elleriyle kafama bastırıyor çünkü ben gücümü kaybediyorum. Bir platforma dayanıyorum. Kristen, Markiplier'a sesleniyor, "Yardım çağır!" diyor. Ilıklık yayılıyor. "Ben iyi değilim." diyorum. Kristen iyi olacağıma dair bir şeyler söylüyor ama sesler uzaklaşmaya, görüntü bulanıklaşmaya başlıyor. Etraftaki kızıl filtre yavaş yavaş sönükleşiyor sanki. Demek böyle oluyor, diye düşünüyorum. Ama sonra bunun bir rüya olduğu aklıma geliyor. Ama ılıklık ve uzaklaşma hissi o kadar gerçek ki... Acaba, diyorum bunlar gerçekte de oluyor mu? Gerçekten mi başım kanıyor? Gerçekten mi hissizleşiyorum? Gerçekten mi ölüyorum?

Ve uyandım... İlk yaptığım ellerimle başımı kontrol etmek oldu. Kan yoktu. Herhangi bir ıslaklık bile yoktu. Rüyayı yazmaya karar verdim, yavaş yavaş uykuya dalarken. Bu kadar detaylı... Kendimden memnun bir şekilde uykuya daldığımı hatırlıyorum. Ayrıca Charlize Theron vücuduna sahip olmak da güzeldi. Sonunda ölmüş olsam bile.

Not: Charlize Theron en sık rüyamda gördüğüm insan olabilir. Öldürdüğüm Afrodit de Charlize Theron'u. Sanırım kadına dev takığım... bir çeşit platonik aşkım mı?..