8 Temmuz 2011 Cuma

Naked Lunch

Kitabı uzun bir süreçte bitirebilmiştim. Okuması ve takip etmesi zor bir kitaptı. Ayrıca anlattığı konular ve anlatış tarzı ile kolay kolay okunabilecek -katlanılabilicek demek daha doğru olabilir- türden değildi. Ama tabii, yazarın yoğun ve pek çok türden uyuşturucu etkisinde kalarak yazdığı parça parça hikayelerin daha sonra, yazarın arkadaşları tarafından birleştirilmesi ile ortaya çıkan bir kitabın rahat rahat okunacağını düşünmek de hata olur. Herneyse...

Kitap bir şekilde bitti ve son kısımdaki yazarın notları, açıklamaları ve son baskıyı toparlayan ekibin açıklamaları ile daha bir anlam kazandı. Verilen bilgiler ışığında hikayeler aydınlandı bile denilebilir. Neticede farklı bir kitaptı, çok farklı hikayelerdi. Beat kuşağının bir eseriydi.

Peki ya film?

Kitaptaki hikayelerden ziyade daha çok yazarın yaşadıklarına yoğunlaşmıştı sanki. Hoş hikayelerin çıkış notkası da burası ama çok daha fantastik bir dünya yaratıyordu. Film o dünyaları yaratmamış da yazarın halisülasyonları üzerinden anlatmıştı. Ve kabul edelim, ilerleyiş açısından sıkıcıydı. Başına gayet hakimdim aslında. Hatta gelişme kısımlarına bile tutunabildim bir yere kadar. Ama bir yerden sonra beni kaybetti ve bu nedenle de sonuna nasıl geldiğini anlamadım. Belki ileri de bir kere daha izlerim -neticede film bir Eraserhead değil!!-, belki ikinci bir şansı hakeden bir filmdir.

David Cronenberg'in The Fly filmini izlemiş ve hatta burada da filmden bahsetmiştim. Naked Lunch' da beni The Fly'daki gibi etkileyen sahneler olmadı. Ama efektleri The Fly'dan daha başarılıydı bence. Özellikle Mugwump'ların tasarımını baya sevdim. Kitabı okurken ben daha şişko ve iğrenç düşünmüştüm ama filmde sempatik bile denilebilirdi onlar için.

Imdb'den 6.9 almış. Bence kitaba yazık olmuş. Daha iyi nasıl uyarlanabilirdi bilmiyorum, ama kesinlikle filmi izleneceğine kitabı okunmalı.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

OneLove' dan kısa kısa

OneLove'a gittik, gördük, dinledik ve döndük.

Öncelikle bence, festivale uzun elbise, etek ile, beyaz olan her türlü şort, pantolon ile, dolgu olsun normal olsun topuklu olan herhangi bir ayakkabı ile gelinmez. Sıkıntıdan başka bir şey yaratmaz, seni de üzer yanındakileri de üzer. Yapma etme, giy güzelinden bir şort üstüne de bir askılıdır, tişörttür herhangi bir zıkkım, ayağına geçir bir lastik ayakkabı ya da haydi benden olsun, bir sandalet, salına salına gel, rahat rahat uzan çimlere, seril, müziğe dayanamadığın zaman da güzel güzel hopla zıpla. Şimdi böyle eğlenceli bir manzaranın içinde yer almak varken ne diye her yaptığın hareketten sonra oranı buranı düzeltmene sebep olacak giysiler giyip, en az 2 saat ayakta kalmanın ayağına işkence etmesine sebep olacak ayakkabılar geçirip sıkıntı içerisinde konser izliyorsun? Ben bunu anlamıyorum. Bu geçen iki günde de hiçbir şekilde anlamadım.

Arkadaş amma çok şu kalın çerçeveli güneş gözlüklerden takan var! Zilyon tane! Marjinal olmaktır, orjinal olmaktır ya da farklı bir havaya sahip olmaktır -veya bunların hepsi aynı anlamdadır- artık bu gözlüklerle imkansız. Herkes birbirinin aynı oluyor o gözlüklerle. Başka bir şey bulmak lazım artık. Ya da bulmaları lazım. Bir dahaki OneLove'a...

Manic Street Preachers'ın seveni çokmuş bu bahsettiğim kesimde. Sahip olduğu bu popülerlik gruba antipati duymama neden oldu. Aslında hakikaten bu popüler olana tavır alma huyumdan hiç hoşlanmıyorum ama bir gerçek. Hoş değil,biliyorum.

Happy Mondays diye bir grup varmış, eğlenceliymiş de... OneLove bana bir şey kazandırdıysa o da Happy Mondays. Dans bile ettirdiler bana.

Editors... Şaşırdım... Kulaklıktan pek bir soğuk, pek bir yerinde çalıp söyleyen grup havası veriyordun. Ama dünya gözüyle -bu da ne demekse?!- izledim ve öyle olmadığını gördüm. Meğersem pek bir hareketli, pek bir sıcakkanlıymışsın. Sahip olduğum yanlış ön görüden dolayı özür dilerim. Bir de Papillion, canlı haliyle daha güzel geliyor kulağa.

Gelelim gecenin son adamı Suede'e... Eski, yaşını almış vs... Ama ben onlardan daha gençlerinin iki adım atamadığını biliyorum, bilmekle de kalmıyor hatta görüyorum. Öyle olunca karşımda hoplayıp zıplayan, giydiği mavi gömleği terden laciverte döndüren bu beyefendiye diyecek lafım kalmıyor, saygıda kesinlikle kusur etmiyorum. Seyirci ile pek bir diyalog kurmamalarını -hatta hiç kurmamalarını- yaşlarının getirdiği huysuzluğa veriyor ve gösterdikleri dinç performanslarından dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Ama Suede'in şarkılarına genel olarak hakim olmadığımı görmek beni üzdü ve utandırdı. Ama iş işten geçmişti, bende rtime ayak uydurup salım salım salındım, yeri geldi zıpırdadım.

Genel olarak OneLove indie jikslerin daha çok katılım gösterdiği, "dar alanda kısa paslaşmalar" anlayışına sahip bir festival düzeninin olduğu ama ses sisteminin gayet temiz olduğu bir festivaldi. Ve anlamamı sağladı ki, geçen seneki Sonisphere'in üstüne zor festival yapılır.

Ahh ahh... Özledim be...