30 Temmuz 2015 Perşembe

Hunger

Dün gece izlediğim bir başka Michael Fassbender & Steve McQueen filminden bahsetmek istiyorum.

Hunger, konusu itibari ile politik bir film. İrlanda'daki Cumhuriyetçilerin Kuzey İrlanda Hapishanesi'ndeki durumlarını anlatıyor. Sonrasında biraz daha konuyu daraltarak Bobby Sanders'ın açlık grevine başlayışına geçiyor. Filmin en beğendiğim tarafı da bu oldu. Senaryo, bir gardiyanın kendisine verilen görevi ve tedirginliği ile başlıyor; yeni bir mahkumun korkuları ve adapte olma çabasına, daha sonra yeni bir polisin pişmanlığından, 4 senedir içeride bulunan cumhuriyetçilerin bir nevi önderliğini elinde bulunduran Sanders'a geliyor.

Güzel geçişleri, sade bir anlatımı var. Ne dibine vuran işkence görüntüleri ne de dibine vuran dram sahneleri olan bir film. Hapishane, isyan ve İrlanda'yı anlatan çok temiz bir iş.

Özellikle 20 dakikalık bir tek çekim sahnesi var ki... İrlanda'nın ve Sanders'ın durumu üzerine dönen bir diyalogda sergilenen performans gerçekten çok başarılı. Bize uzak olan İrlanda'nın politik durumunun bahsedildiği sahnede biraz kopsak da Sanders'ın dedikleri ve Fassbender'ın performansı ile etkileniyoruz.

Spesifik olarak Fassbender'a değinmek istiyorum. Vücudunu rolü için hunharca şekle sokan oyuncularda ilk sıram Christian Bale'in olmuştur "Machinist" filmi ile. Ama dün fark ettim ki ikincilik kesinlikle Fassbender'ın. Fassbender'da tıpkı Bale gibi, vücudunu bir iskelete dönüştürmeyi başarmış. Film ilerledikçe o dönüşüme tanık oluyor ve  o kadar iyi durumdaki bir insan vücudunun geldiği duruma şaşırıyorsunuz. Bunun haricinde gerçekten sergilediği performans çok başarılı. Almanya'da doğmuş bir adamın da ağır bir irlanda aksanı konuşabilmesi de bence takdiri hakeden diğer bir nokta.

Steve McQueen bence umut vaat eden bir yönetmen. Shame filmi ile hayal kırıklığı yaratmıştı ama Hunger'ı izledikten sonra kesinlikle anladım ki bu tamamen senaryonun kısıtlılığından kaynaklanıyormuş. Hunger başlangıcı, gideceği yeri belli olan bir senaryoya sahip ve Steve McQueen bundan gerçekten etkileyici bir film çıkarmayı başarmış. Ha, gereksiz uzunlukta sahneleri yok değil ama bu sizi filmden o kadar da uzaklaştırmıyor.

İrlanda'nın durumu gerçekten ilginç. Özerklik kazanmak adına yapılanlar terör olarak değerlendiriliyor. Hüküm giyen Cumhuriyetçiler katillerle aynı formayı giymeyi reddediyorlar. İlk isyanları bu oluyor hapishaneye girince. Çırılçıplak, sadece bir battaniye ile gönderiliyorlar hücrelerine. İkinci isyanları ise yıkanmamak. Kaldıkları süre boyunca yıkanmayı reddediyorlar. Sonucu ne oluyor, gardiyanların zorla onları kağıt makası ile traş etmesi, süpürge ile küvet içinde yıkaması. Yapılan kontroller, mahkumların buldukları yöntemler, farklı isyan şekilleri vs vs vs... Böyle geçen 4 seneden sonra Bobby Sanders açlık grevine başlamayı teklif edince akla gelen ilk soru bunu ne kadar sağlıklı düşündüğü oluyor. Gerçekten özgürlük uğruna mı yapıyor yoksa bir delinin saçmalaması mı?

Filmin diğer bir tarafı, İrlanda'nın siyasi geçmişi ile alakalı olun ya da olmayın, sizi düşünmeye itmesi. Çünkü İrlanda'nın kendi özel sorunlarını bu filmden çıkarırsanız geriye basit bir özgürlük arayışı filmi ortaya kalıyor. Belki konsepti özgürlük, isyan olan filmler için genel olarak bu söylenebilir ama burada farklı olan filmin sizi Sanders'ın karar verme yetisi hakkında şüphelendirmesi ve biraz daha konu üzerine düşünmeye zorlması. Kendinizi Sanders'ın yerine koyduğunuzu fark ediyorsunuz. Ya da ailesi yerine.

Özgürlüğü elde etmek adına yapılanlar, insanların kararlığı ve korkularına rağmen gösterdikleri çabalar her zaman insanı etkiliyor. Etkileniyoruz çünkü kendimizin aynı kararlılığı gosterip gösteremeyeceğinden emin olamıyoruz. Korkularımıza yenik düşüp o formayı giyer miydik yoksa sadece bir battaniye ile o hücrede oturabilir miydik? Daracık hücrelerde sesimizi duyurmak adına, sonunun dayak yemek olacağını bile bile bağırır mıydık, yazar mıydık? Bunları yapan insanlar olduğunu görmek etkiliyor işte. En azından birilerinde o cesaret var. Zaten toplumun elde ettiği özgürlükler de cesareti olanlar tarafından kazanılıyor, cesaret edemeyenler yüzsüzce nasipleniyor. Ve yine bıçak kemiğe dayanıp, sıra kaybedilen özgürlükleri geri almak için çaba göstermeye geldiğinde sessizce köşelerine çekiliyorlar ve kazananın açıklanmasını bekliyorlar. Kaybeden isyan edenler olduğunda da rahatları bozulmuyor, suratlarında küçümser bir ifade ile çoluk çocuğun işi diyorlar. İşleri güçleri huzuru bozmak. Anarşikler...

Ama bence herkesin bir sınırı var. Gözünün döndüğü, hayatını hiçe sayıp isyan ettiği bir noktası var. Kimisinde bu çok erken ortaya çıkıyor. Kimisi daha ilk yanlışta sözünü söylemeyi esirgemiyor. Kimisinde ise bu o kadar derinlerde ki içine battığı çamurun derinliği boyunu geçtiğinde çırpınmaya başlıyor.

Politik görüşleri ne olursa olsun, savundukları şey iyi ya da kötü olsun, isyan eden insana sempatim var. Görüşlerini desteklemiyor olabilirim ama eğer sesini çıkarmaktan çekinmiyorsa bence dinlenmeye hakkı vardır.