30 Aralık 2020 Çarşamba

Bir Garip Stockholm Sendromu

Dün Defter'e koca bir yılı daha geride bıraktığımıza dair yazı yazarken fark ettim ki ben 2020'yi sevmişim!

Şok! Bayan Kene resmen Stockholm sendromu yaşıyor!

Etrafımdaki herkes, yarın, yeni bir yılın gelişini kutlamaktan ziyade 2020'nin gidişini kutlayacak. Ve bu durum içten içe hüzünlendiriyor beni. Hep kendimi, "O kadar da kötü değildi." derken buluyorum. 

Ve tabii ki o kadar da kötü olduğunu, özellikle bazı insanlar için gerçekten kötü olduğunu biliyorum.

Yine de... Sanırım filmlerde, sınıftaki zayıf, fakir, sessiz çocuğun bütün sınıf tarafından aşağılanması ve hor görülmesini izler ve o zavallı çocuğa sempati duyarız ya... Tam olarak 2020'ye karşı hissettiğim duygular böyle. Büyük bir sempati var O'na karşı içimde.

29 Aralık 2020 Salı

RadyoBeyin Cahil Olabilir Ama Asla Öğrenmekten Geri Kalmaz!

 RadyoBeyin, bir 90'lar çocuğu. Bu ne demektir? 

Bu demektir ki, müzik bilinci 90'lar türkçe popunu dinleyerek oluştu, MTV ile gelişti, VH1 ile olgunlaştı ve şu an dilediğini dinlemesine izin veren platformlar sayesinde genellikle yerinde sayıp, çok nadir yeni grupları, şarkıları arşivine katabiliyor, demek.

İçinden çıkamadığı bir "loop" un içinde olması bu yeni sanatçı ve eserleri onun için daha değerli kılıyor. 

Çok değerli kurucumuz Bayan Kene'nin sayesinde Bay Nerd'ü tanıdık, onun müzik bilinci sayesinde arşivimize Alva Noto'yu, Tim Booth and The Bad Angels'ı, Justice ve GosT'u kattık. Geçenlerde bir yenisini daha ekledi Bay Nerd.

Nekropsi!

90'larda biz çocuk aklımız ile Oya-Bora'ları, Sibel Alaş'ları MFÖ'lerin tavan yaptığı dönemlerdeki pop şarkıları dinlerken, Bay Nerd, ergenliğin getirdiği isyan ve kimlik arayışı ile çok daha farklı müzik türlerine giriş yapmıştı. 

Bu yaşımızda bizi 90'ların alt kültürü ile tanıştırdığı için kendisine buradan çok teşekkür ederiz. Arşivimize katkılarından dolayı belki bir ara biz de Bay Nerd'e bir güzellik yaparız. Ama ne yaparız, şu an bilemiyoruz.

Lafı fazla uzattık! İlk dinlediğimizde "Anadolu speed metal böyle bir şey!" dedirten, sonra her albümleri ile aslında her türde parça üretmiş Nekropsi ile sizleri baş başa bırakıyoruz! Açılışı biz anadolu speed metal ile yaptık, Nekropsi - Efsane, gerisini siz getirirsiniz. 

Önemli Not: Sakın Youtube'a, bizim gibi cahil cahil Nekropsi'yi "c" ile yazmayın! Çok korkunç şeyler çıkıyor karşınıza! 

26 Aralık 2020 Cumartesi

Az Önce Ne Dedim?

 S.O. :Buzunuzu getireyim.

B.Y. :Pardon bir şey soracaktım?

S.O. :Buyurun...

24 Aralık 2020 Perşembe

40 Yıl Düşünsem

Fizik tedavide her şey rutine bindi, artık böyle devam eder ocağın sonuna kadar, diye düşünürken saçma sapan bir egzersizle beni şaşırtmayı başardılar.

Bir buçuk aydır süre gelen seanslarımda hep aynı sıralama ve egzersizler vardı. İlk 40 dakika güzel bir diz bakımı, sonraki 40 dakika da bisiklet, merdiven inip çıkma, squat, tek ayak üstünde durmak, lastik ve top egzersizim vardı. Dizimde gelişme olmasını bu egzersizleri bir tık ileri götürerek sağlıyorlardı. Yok efendim squat pozisyonunda 5 saniye beklemek, yok efendim lastikle biraz daha büyük hareketler yapmak veya bisikletin direncini artırmak. Seansın sonu da hep aynıydı. Germe bükme çalışmaları ile hastayı inletmek, oflatmak, ter su içinde bırakmak.

Bu bahsettiğim egzersizlere pazartesi günü bir yenisini ekledi, Lalettan Fizyoterapist.

21 Aralık 2020 Pazartesi

RadyoBeyin'de Yeni Bir Hafta!

Herkese iyi haftalar, RadyoBeyin dinleyicileri!

Aralık ayını adım adım arşınlarken yeni bir haftaya içimizde aynı monoton duyguların yarattığı huzur ile mi başlıyoruz yoksa bugün yataktan yepyeni umutlar, fikirler ve düşlerle mi kalktık?! 

Eğer monoton hayatınızın monotonluğundan gayet memnun iseniz, ne mutlu! Nadir insanlardansınız demektir.

Eğer gözlerinizi açtığınızda rüyanızdaki gördüğünüz imgeler bu güne, bu haftaya, bambaşka bir gözle bakmanıza neden oluyorsa, size de ne mutlu! Adeta her gününüz yeni bir macera.

Peki bugün RadyoBeyin için nasıl? Kapalı, soğuk... Karamsar, huysuz ve solgun... O nedenle siz, her günü yeni bir macera olarak yaşayanlar ve siz hayatınızdan gayet memnun olanlar, biraz geri çekilin çünkü gün huysuzların günü! 

RadyoBeyin'den geliyor, yataktan ters tarafından kalkanlar için; Sepultura, Roots Bloody Roots! Ve gökyüzünün griliğine karşı haykırıyoruz!

Umarız huysuzlar bütün haftayı ele geçirmez.

20 Aralık 2020 Pazar

Citizen Kane ve Welles 101

Öncelikle neden Citizen Kane filmine taktığımdan bahsedeyim.

Sinema tarihinde büyük iz bırakan filmlere göz atarken, bir listenin birinde Citizen Kane karşıma çıktı. O kadar çok ama o kadar çok duymuştum ki filmi, karşıma çıkınca merakım daha da arttı. Filmin konusu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece Orson Welles'in pek ünlü biri olduğunu ve Citizen Kane filminin de pek ünlü bir film olduğunu biliyordum. Ama ününün nedenleri konusunda bir fikrim yoktu.

Karşılaştığım listede, gerek sinematografik açıdan, gerek senaryo açısından filmin amerikan sinemasında büyük bir adım attığını okudum ve merakım gittikçe arttı. Biraz da Orson Welles kimdir, necidir, diye bakayım dedim ve beni şaşırtan daha fazla bilgi öğrendim.

16 Aralık 2020 Çarşamba

Hangi Havaların İnsanısın?

Bu aralar herkes bir havaların insanı. 

Yok, yok, bu bir iğnemele ya da alttan laf atma amacı güden bir cümle değil. Gerçek anlamıyla, bu aralar etraftaki pek çok insandan hangi havaların insanı olduğunu duyuyorum. 

ÇıtıPıtı Tekniker'im mesela güneşli, sıcak havaların insanı. Yağmura, kapalı ve soğuk havalara gelemiyor. Dışarı çıkası gelmiyormuş. İlk sokağa çıkma yasağında hava güneşli olduğu için bir market alışverişi yapmak adına evden çıkıp kaçamak bir sahil yürüyüşü yapmış, mesela. Geçen haftaki sokağa çıkma yasağında kendisinden aynı performansı beklerken eve kapandığını öğrendim. 

"Hava o kadar kapalıydı ki evden çıkasım gelmedi." dedi. 

12 Aralık 2020 Cumartesi

Koşarım ki Ben!

Son seansın son dakikalarında Bayan Kene'ye dank etti. 

Bu seansın sonunda çile bitti mi, devam mı edecek sorusundan daha önemli bir soru vardı; operasyon geçirmesi gerekip gerekmediği!..

Vücudunda karıncanmalara ve beyninde zonklama neden olan bu sorunun, seansın sonunda aklına gelmiş olması aslında iyiydi. Dün gece bunu idrak etmiş olsa uyuyamaz, yatakta dört döner, midesi bulanırdı. Ama bütün bunları şimdi yaşıyordu. 10 dakika sonra ya bu hisler bitecek ya da çok daha pik bir seviyeye ulaşacaktı.

"Bugün son günüm." dedi, germeye gelen Lalettan Fizyoterapist'e. Her anlamda germeye geldiğini düşünmek garip bir şekilde eğlendirdi Bayan Kene'yi ama saçma komik düşüncelerine dalamayacak kadar tedirgindi. Daha doğrusu gergin!

11 Aralık 2020 Cuma

We Are Little Zombies ve Harika Japon Sineması

Her sahnesi, çekimi ve diyaloğu ile kafamı kurcalayacak bir film izleme aşkı kabarmıştı içimde. O aşkla Rotten Tomatoes'in listesine girdim bastım "Art&Foreign" listesine. Beni memnun edeceğine inandığım bir iki filmi listeme ekledim ve geçen gün bir tanesini izledik.

Sinema Kulübü'nün fransız yeni akım sineması ile beni detaylı ve sert bir şekilde tanıştırmış olmasının çok faydasını gördüm bu filmi izlerken! Bu tecrübeden mahrum kalmış Bay Nerd, ara ara "Neler oluyor yahu? Aaa, yeter ama..." şeklinde çeşitli şikayetlerde bulundu ama konu ve absürtlük seviyesi ile O'da filmi tamamladı.

We Are Little Zombies, sahip olduğu bütün öğeleri ile (çekim, kurgu, anlatım ve senaryo) tam bir fransız yeni akım sinemasının Japon kültürü ve Japon sinemasında varoluşunu gösteren bir film. Daha ilk giriş sahnesinde karşınıza çıkan saçma editi ile anlıyorsunuz nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu. Diyaloglar ile cutları takip etmek için çok çaba harcamanız gereken zamanlar da oluyor. Ve evet, bazen ekrana bakıp "Şu anda ne görüyorum?" dediğiniz zamanlar da oluyor.

8 Aralık 2020 Salı

Alışılmadık kadrajlı film: Mommy

Xavier Dolan'ı severim. Çok genç yaşta film yönetmesi ile dikkatimi çekmiş ve filmini de baya beğendiğim için resmen aklımda yer etmişti. Ara ara açıp yaptığı başka film var mı, diye bakardım. 

Geçenlerde, uzun zamandır bakmadığımı fark ettim. Bu ne demekti? Bu bir altın  madeni buldum demekti! 

Hemen ufak bir internet gezinmesinden sonra 2014'te yaptığı Mommy filmini attım listeye. Sorunlu bir çocuğu olan dul bir kadının hikayesi. Leziz...

Bayan Kene Son Düzlüğe Girdi!

Öyle böyle, anırta kanırta, ağlaya zırlaya fizik tedavinin son haftasına girdim. Emeği geçenlere teşekkür etme işini son güne bırakacağım. Çünkü sonuç beni tatmin etmezse teşekkür listesinden silinecek isimler olacak! 

Bu bir tehdit mi?! 

Kesinlikle!

Şunu belirtmek gerekiyor ki, gerçekten iyileştiğimi son hafta ve ondan bir önceki hafta idrak etmeye başladım. Diğer haftalar, ağrının üzerimde yarattığı psikoloji ile geleceğe karşı karamsar bakıyordum. Ama bu son iki hafta, gerek evde yaptığım egzersizlerde daha az ağrı çekiyor olmam, gerek daha normal yürümem gerçekten dizimin iyileşeceği konusunda bana moral verdi. 

2 Aralık 2020 Çarşamba

Aralık ve Arkadaşları

Kasım göz açıp kapayıncaya kadar geçti mi yoksa bir ağda misali uzadıkça uzadı mı, kararsızım. 

İçinde barındırdığı olaylar sebebi ile hem fiziksel hem de ruhsal olarak yorucu geçtiği için sanki ağdalı bir kıvama sahipmiş hissi uyandırıyor. Ama bir yandan da bir sürü koşturma, harala gürele ile geçtiği, hep bir sayılı günün beklenmesi durumu olduğu için de pek çabuk geçti gitti gibi geliyor.

Sanırım hızlı geçmesini sırtımıza vurduğu yap-git kırbacına, bitmek bilmemesini de üzerimizde yarattığı yoğun grimsi bulutlara borçluyuz. 

25 Kasım 2020 Çarşamba

Hayal Kanalları, Yeni Güne Başlamanın İlacı

Bayan Kene bu gün yeni bir güne başladığını hissediyor!

Kahvenin tadı daha bir güzel, dışarıdaki hava daha bir davetkar, kulaklığında dinlediği Steive Nicks parçası daha bir baştan çıkarıcı...

Bayan Kene tutuk dizine rağmen bir iki dans figürü bile yapıyor. Dışarıdan çok zavallıca hareketler gibi görünebilir ama uzun zamandır içinde uyuyan devin yavaş yavaş uyanışının hareketleri bunlar. O yüzden biraz sıkın dişinizi, zamanla daha az yüz kızartıcı hareketlere dönüşecek. Kozasından çıkan bir Kral Kelebeği gibi!

Daha fazla metafora ihtiyacı olan?! 

24 Kasım 2020 Salı

Çoğu Gitti Azı Kaldı

Zorlu fizik tedavi sürecinin yarısını geride bıraktım. 

Başladığımdan çok daha iyi bir yerdeyim, orası kesin. Ama kalan yarısını tamamladığımda sakatlanmamdan önceki duruma ulaşacağımdan emin değilim. Dizim tutuk, hareket ettirmesi zor ve sanki üzerine fazla yüklensem beni yarı yolda bırakacakmış gibi. Bu alanda uzman olan insanlar, önümüzdeki seanslarda bu durumun tamamen düzeleceğine emin vaziyetteler. Ben ise tedirginim. 

20 Kasım 2020 Cuma

Yılın Çiftini Açıklıyoruz: Bayan Mavi & Bayan Kene

Ortamlar iyice karıştı. 

Karışıklığın ilk düğümü dün sabah atıldı. Beni ne dürttü hatırlamıyorum ama Bay Hastalık Hastası'nın bel ağrısı hakkında güncelleme almak adına kendisini bir aramak geçti içimden ve telefon ettim. 

"Alo?!" Bay Hastalık Hastası gergin ve sinirli bir şekilde açtı telefonu. 
"Belinin durumu nasıl oldu, baba? Merak ettim seni." dedim. 
"İğne oldum gene ama beni geç, annen düştü asıl!" diyerek bomba haberi patlattı. Gözümün önüne Bayan Mavi'nin ayaklarının havalanması gelirken Hastalık Hastası'ndan daha detaylı bilgi vermesini istedim.
"Dirseğine bir şey oldu." dedi. "Bir Zamanlar Sıkıntılı'yı aradım. Gelip anneni hastaneye götürecek."

17 Kasım 2020 Salı

Welcome to The Jungle

Acılı ve ağrılı bir gururla belirtmek isterim ki, fizik tedavinin gerçek yüzünü gördüm. 

İlk elden, bu zamana kadar duyduğum dedikoduları teyit etme şansım oldu ve diyebilirim ki gerçekten dedikleri kadar var. 

Aslında ikinci haftanın ilk randevusu gayet eski ayarında, gayet sıcak, titreşimli ve sakin başlamıştı. ÇıtıPıtı Tekniker'im bir yandan muhabbet ederken bir yandan diz kapağımın etrafına lazer ışınları atmış, sonra hafif akımlarla beni baş başa bırakmıştı.

Dizime bakım kısmı bittikten sonra egzersiz bölümüne geçtim. Orada da bir değişiklik yoktu. Lalettan Fizyoterapist beni görünce hemen pedallı aletin başına bir sandalye çekti. Her şey eskisi gibiydi. Kendimi biraz daha zorlayarak verdikleri egzersizleri harfiyen yerine getirdim. Dizimde yavaş da olsa bir ilerlemenin olduğu kesindi. 

13 Kasım 2020 Cuma

İlk Haftayı Geride Bıraktık

Sonunda ilk elden fizik tedavi egzersizlerini tecrübe etmiş bulunmaktayım. 

İlk seansta dizime uygulanan yoğun bakımın aynısı 2.seansta da uygulandı ve hemen akabinde egzersizlere geçildi. 

Egzersiz yapmak için sizi başka bir bölüme alıyorlar. Bir rampa, bir merdiven, pedaldan oluşan bir alet, paralel barların arasında yürüdüğünüz bir bölüm, bir adet koşu bandı, bir adet bisiklet ve iki yatağın bulunduğu bir alan burası. Bir duvar boydan boya ayna ve önünde de tutunabileceğiniz bir bar var. Aslında bir nevi spor salonlarında bulunan egzersiz alanı gibi. 

11 Kasım 2020 Çarşamba

Seanslar Başlasın

 Dizimle ilgili gelişmeler pek muallak.

"Bence ön çapraz bağ yırtık." ifadesini bir doktora yakıştıramadım ama dizimin halen şiş olması ve 3 aylık düz tutma sürecinden sonra çok az kıvrılması sebebi ile düzgün bir teşhis koyulamamasını da anlıyorum. Ben de ekstra işleri zorlaştırdım; Doktor Panzer'in en ufak bacağıma dokunuşunda viyakladım. Baya saçmalamış olacağım ki en son adam "Herhangi bir müdahalede bulunmadım." deme gereği duydu. Ben işi şakaya vurarak "Keh keh, biraz hassasım da, içim kötü oluyor." dedim. Buna karşılık Doktor Panzer doğal olarak "Bu şekilde yaparsan ne olduğunu anlayamam ve düzgün teşhis koyamam." dedi. 

Dediği de oldu. Benim yüzümden düzgün teşhis koyamadı.

5 Kasım 2020 Perşembe

RadyoBeyin'de Folk Müziği Zamanı

Beyin dediğin organın çalışma şekli, kup kuru bir süngerin ufak bir temasla koca bir su birikintisini bünyesine çekmesi olarak tanımlanabilir. Tek bir görüntü, tek bir hareket ya da RadyoBeyin'in ilgi alanı olan, tek bir melodi göz açıp kapayıncaya kadar beyninizin bütün kıvrımları arasına dolmuş olabilir. 

Geçenlerde Bayan Kene'nin izlediği Dolly Parton : Here I Am belgeseli sayesinde, RadyoBeyin folk müziğine doydu. Bundan mütevellit, artık yaydığımız FM dalgalarına banjonun o garip tınısı hakim. 

Yan Komşum Keçi İle Muhabbet Denemesi

Geçen gün Yan Komşum Keçi'ye cevap verdim. 

Bay Nerd'le ara ara yaptığımız absürt muhabbetin verdiği mutluluk ve heyecanla dayanamadım ve karşılık verdim. Zaten kendisi de uzunca bir süre muhabbete dahil olmak adına evin içine içine laf atıyordu. Hem saçma zevkli sohbetimize katılmasından ne kadar mutlu olacağımızı söylemek hem de keçicemi geliştirmek adına, nispeten doğru olduğuna inandığım bir telaffuz ile cevap verdim.

1 Kasım 2020 Pazar

Kasım Kasveti

Kasım hep bana kasvetli gelmiştir. Kelime olarak çağrıştırıyor olsa gerek zira kasım aylarına dair hatırımda kalan iç karartıcı ya da hüzünlendirici anılara sahip değilim. Ama kasımın kasvetli bir ay olduğu konusunda da hiç şüphem yok.

Maalesef Ekim ayı hiç hayal ettiğim gibi geçmedi. Bu içimi çok burkuyor. Daha kötü geçme ihtimali  koltukta film izleyip kitap okuyarak geçirdiğim zamanları tabii ki benim için daha değerli kılıyor, şikayet edemem. Ama bir yandan da Ekim ayı hayallerimi gerçekleştirememiş olmanın inanılmaz mutsuzluğu içerisindeyim. 

Sevgili bacağım ile aramızdaki ilişki çok temkinli ve dolayısıyla da çok yavaş gelişiyor. Artık kapı eşiğine tutunup azar azar üstüne yük vermekten koltuk değnekleri ile evin içinde dolaşarak yük verme aşamasına geçtik. Ufak ufak ağrı ve sızılarla bana durumdan ne kadar şikayetçi olduğunu iletiyor ama umursamıyorum. Ben de ondan şikayetçiyim. Dizimi bükememekten, tabutta uyuyan vampir modunda yatıyor olmaktan, tedirgin olmadan yürüyüş yapamamaktan dolayı ben de ondan şikayetçiyim. Gene de bence ilişkimizi adım adım telafi ediyor olmamız iyi. Sadece bu ilerleme hızının yeterli yavaşlıkta olup olmadığı konusunda sıkıntılarım var. 

29 Ekim 2020 Perşembe

Disclosure ve Üzen Boys Don't Cry Detayı

Belgesel, kendi naçizane görüşüme göre, insanlık için en faydalı sinema formatı. En basit konudan en karmaşık konuya kadar, insanı aydınlatma gücüne sahip başka bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. Göz ve kulağımıza aynı anda hitap ederek pek çok bilgiyi aklımıza kolayca yerleştirmemize yardımcı oluyor. Bir konuda hakkında kendinizi yetersiz hissediyorsanız hemen ilgili bir belgesel izleyin. İyi bir belgesel olmasa bile sizi daha derine inmek konusunda teşvik edeceği, şüphe duyduğunuz şeyleri doğrulamak için sizi dürteceği bir gerçek. Ama bir de güzel bir belgesel bulursanız... Tadından yenmez... Tükettiğiniz gibi başkalarına da bu aydınlatıcı virüsü bulaştırmak için can atarsınız... 

Salgın zamanını düşünürsek tatsız bir benzetme sanki ama ne yapalım, içimize işlediği su götürmez bir gerçek.

Disclosure da izledikten sonra beni düşünmeye iten, paylaşma ihtiyacı hissettiren bir belgesel. Özellikle son zamanlarda, dünyaca tanınan yazarların dahil olduğu trans bireyler konusu sosyal medya gündemine oturmuşken, sinema tarihinde trans bireyler ile ilgili bir belgesel bulmuş olmak beni çok mutlu etti. 

27 Ekim 2020 Salı

Yan Komşum Bir Keçi

Tabii, Bayan Kene olarak yan komşumun bir keçi olmasını çok garip karşılamayabilirsiniz. Ama garip... 

Halen bir bacağını aktif bir şekilde kullanamayan biri olarak, koltukta tek bir yere oturabiliyorum. Oturduğum yer öyle bir hal aldı ki Bayan Kene'nin kıçından başka bir kıç değse alarmlar çalmaya başlayabilir. Birbirimizi o kadar kanıksadık. 

Oturduğum tarafta, evden çıkamadığım bu süreç zarfında gerçek dış dünyayı seyretmemi sağlayan bir adet pencere bulunmakta. Böylece yağmurun yağıp yağmadığından, havanın soğumaya başlayıp başlamadığına kadar pek çok hava durumu olayına ilk elden tanık olabiliyorum. Ayrıca ev sahibimizin günlük tavuk besleme rutinini de takip edebiliyorum. Bazen bu rutin, pür dikkat bir vaziyette televizyon izlerken ya da laptop ile farklı bir dünyaya bağlanmışken beni yanı başımdaki gerçek hayata öyle ani döndürüyor ki yüreğim ağzıma geliyor. Ama alıştım. Hem ara ara insanın kalp atışını hızlandırması da iyi bir şey. Gençleştirir...

25 Ekim 2020 Pazar

Bir Akşam Gezmesi 3/3 (Kısa Hikaye)

Beyaz ışığın altında renklerini kaybeden otların arasında bir çift siyah göz görüyorum. Yüreğimden bir çığlık fırlamak için ağzıma doğru ilerlerken gözlerim biraz daha detay arıyor ve siyah gözlerin altında ince bir burun görüyor. Sivri bir suratın gerisinde ışığın rengini bozduğu dikenleri algılıyor gözlerim. Çığlığı gerisin geri yutuyorum. Bize dikkatli bir şekilde bakan kirpinin verdiği rahatlık bütün vücudumu sarıyor. 

Benim gevşeyen vücuduma nazaran Sonya’nın vücudu hala gergin ama benim rahatlamış olmam onu da sakinleştiriyor. Zira tüylü kuyruğunu yelpaze misali sallamaya başlıyor.

Az önce yükselen adrenaline, beynimden akan korku filmi sahnelerine ve bir kirpi yüzünden çığlık atmama ramak kalmasına gülüyorum. 

23 Ekim 2020 Cuma

Bir Akşam Gezmesi 2/3 (Kısa Hikaye)

Kimlik ve mekan karmaşasına o kadar dalmışım ki Sonya’nın son bir kaç gündür “uğraması şart” olan bölgeyi yürüyüp geçmişim. Ama Sonya tabii ki unutmamış. Gerilen tasmanın ucunda, bütün vücudu ile ileri doğru uzanarak, akşamın son durağına uğramaya çalışıyor. 

Normal şartlarda bu boyut kapısından hızlı bir şekilde geçer ve evimize gireriz. Maalesef bu hızlı geçişimiz birkaç gündür saçma bir toprak yığını tarafından sekteye uğruyor. Sonya’nın da bu durumdan rahatsız olmasını beklerdim, zira köpekler de karanlıkta çok iyi göremiyor. Ama aldığı kokular onu o kadar eğlendiriyor olmalı ki içinde bulunduğumuz karanlık umrunda olmuyor. Birkaç gün önce sevgili köpeğim aklını başından alan bu toprak yığınını farketti. Hayvanları eğlendiren şeylere aklım ermiyor. Sonya’ya bu zamana kadar çeşitli toplar, çekiştirme oyuncakları, kemirme zımbırtıları almama rağmen köpeğimi, bu alelade yığılmış toprak yığını kadar eğlendiremedim. O nedenle son birkaç akşamdır yaptığım gibi kendi haline bırakıyorum. O’nu neyin mutlu ettiğinin farkında ise onunla mutlu olmaya da hakkı vardır. Biraz eşeliyor, kırık kulaklarını dikip dikkatli bir şekilde kokluyor ve sanki oradan bir avın çıktığını görür gibi kovalama hamlesi yaparak ritüelini tamamlıyor. Bu zamana kadar gerçekten kovalamaya değer bir şeyin çıktığını ne gördüm ne de duydum. Ama Sonya bu işten o kadar zevk alıyor ki her akşam aynı heyecanla ile o toprak yığınına sürüklüyor beni.

21 Ekim 2020 Çarşamba

Bir Akşam Gezmesi 1/3 (Kısa Hikaye)

Kimbilir kaç defa bu yolu yürürken aynı şeyleri düşündüm.

Hayal kurmak denemez buna çünkü insan neden bir yabancı tarafından gecenin bir vakti izlendiğini ve evine döndüğünde de o yabancının sinsice eve girip onu uykusunda gözetlediği hayalini kurar ki? Ya da buna hayal diyen insanın akıl sağlığı konusunda iyi şeyler söylenebilir mi?

O yüzden hayal kurmuyorum, sadece aklımdan geçiriyorum. Özellikle de böyle gecelerde... Bulutlar gökyüzüne dağılmış, en ufak ışık kırıntısının bile geçmesine izin vermez, zifiri karanlığın elle tutulacak kadar yoğun hissedildiği gecelerde...

18 Ekim 2020 Pazar

Beautiful Boy

Bulunduğum şartlar altında bloguma giriş yapamadığım için, bu yazıyı GoogleDocs’da yazıyorum.

Bulunduğum şartlara gelirsek;

Sol bacağımdaki alçıdan dolayı ev içerisinde tekerlekli çalışma sandalyesine oturarak hareket ediyorum ve tahmin edersiniz ki sandalyede, bir bacağı ileri doğru sabit bir şekilde oturarak çok da fazla hareket kabiliyetine sahip olamazsınız. Bu nedenle tuvaletim gelinceye kadar küçük evim haline gelen L koltuğumuzun L’sine oturmadan önce gün içerisinde kullanacağım bütün alet edevatı yanıma almam gerekiyor. Gel gör ki, diz üstü bilgisayarımı bu gün ki alınacaklar listesine eklememişim. Ve şarj aletimi de eklememişim. Bir kağıda yazarak kaydettiğim mail şifresine ihtiyacımın olacağını düşünmediğimden kağıdın bulunduğu cüzdanımı da listeye ekleme gereği duymamışım. Ve bütün bunlara erişimimi sağlayacak olan çok sevgili Bay Nerd’de gece mesaisine başlamadan önce kısa bir uykuya yattı.

Gördüğünüz gibi, bulunduğum şartlar altında GoogleDocs’a yazacak kadar içimde istek olduğu için hep beraber şükretmeliyiz!

Peki Bayan Kene’yi bu kadar yazma aşkı ile dolduran hadise ne oldu? 

Doğum Günü Heyecanının Sıkıntılı Sonucu

 Ehe, Yaşasın Doğum Günü! başlıklı yazımın artık trajik bir havası var. 

Bay Nerd ile başbaşa yemek kutlaması ile bitmesi gereken gece, bacağımda bir alçı ile eve dönmemiz ile sonuçlanarak Yaşasın Doğum Günü! yazımı biraz hüzünlü bir şekilde anmama sebep oldu. 

Heyecanımın sonucuna bakıyorum şu anda, yattığım yerden. O da bana bakıyor, siyah cırt cırtlı bantların arkasından şişmiş derisi ile. 

3 hafta sonra gideceğim muayenenin türlü türlü sonuçlarını kuruyorum kafamda ve beni korkutmaya devam ediyorlar ama bir yandan da içimde böyle bir şeyi tecrübe etmenin garip bir tatmini de var. Hala Bay Nerd'e "Şu rampadan da kayayım sonra gideriz." lafım içimi burkuyor. 

O son adımı atmayacaktın Bayan Kene!

8 Ekim 2020 Perşembe

Yaşasın Doğum Günü!

RadyoBeyin'in sürprizinin ne kadar hoşuma gittiğini anlatamam!

Yazılarımın gittikçe daha şizofrenik bir hal aldığı da gözümden kaçmıyor. Yani demek ki gidişatın farkındayım, yani demek ki durum daha o kadar ciddi değil. O zaman, hala bilinçli bir vaziyette olduğumu belirttikten sonra konumuza geri dönebiliriz. 

Doğum günleri benim için önemli. Sadece kendi doğum günümden bahsetmiyorum. O kadar bencil ve şımarık bir insan değilim. Sadece, kendi radyo kanalından kendi doğum gününe şarkı gönderecek kadar şımarık bir insanım. Her neyse... 

Sevdiğim insanların da doğum günleri benim için önemli. Bunun kutlamanın heyecanı, sürprizi ya da parti aşkı ile hiç alakası yok. Daha soyut bir seviyede önem taşıyor. 

RadyoBeyin'den Doğum Günü Kutlaması!

RadyoBeyin, siz çok sevgili takipçilerinin değerini bilen, sizi yakından takip edip, gündemlerinizden haberdar olan, içinizdeki ses tadındaki bir radyo kanalı olarak, değerli üyesi Bayan Kene'nin doğum gününü içten bir şekilde kutluyor!

RadyoBeyin'e ses veren, RadyoBeyin'in bu zamanlara ulaşmasını sağlayan kurucu üyesi Bayan Kene'nin dünyaya geldiği bu özel gün için RadyoBeyin'de özel bir şarkı seçti!

Zeki Müren'den geliyor, Yıldızların Altında!

Yok, pardon, o Dominantlar Kraliçesi'nin şarkısıydı... 

Ufak bir teknik arıza yaşıyoruz,  sevgili dinleyiciler, bizimle kalın...

Evet, giderildi mi? Arşivden buldunuz mu? Hı hı... 

Öhöm, RadyoBeyin'e tekrar hoşgeldiniz! 

Sevgili Bayan Kene, bizim için ne kadar değerli bir üye olduğunuzu tekrar belirtir ve lafı fazla uzatmadan sizin için özel olarak seçtiğimiz şarkının beyninizde sabahlara kadar çalmasını dileriz!

David Bowie'den geliyor, Moonage Daydream!

"I'm an alligator, I'm a mama-papa coming for you

I'm the space invader, I'll be a rock 'n' rollin' bitch for you"

İyi ki doğdun Bayan Kene...

5 Ekim 2020 Pazartesi

İçimdeki Ekim Aşkı Bambaşka

Ekim'e girdik ve resmen serinledik! 

Eylül bizi hayal kırıklığına uğratarak, ter, nem ve 34 derecelerde geçti. Acaba o sonbaharın tatlı esintisini hissedemeden direk soba yakmaya mı geçeceğiz, diye düşünürken mükemmel Ekim ayı imdadımıza yetişti, gönüllere su serpti.

Eylül'ün hakkını yemeyeyim ama. Zira serinlese ve yağmurlar başlasaydı uzaklardan gelen arkadaşlarım ile zevkli bir tatil geçiremez, onları dağdan gelen suya sokamaz ya da sıcak kumlarda uzun muhabbetler edemezdik. O yüzden Eylül'e teşekkür ederim. 

Umarım Ekim biraz ağırdan alarak geçip gider. Zaman yavaş akar ve bizde tadını çıkararak, bitkilerin renk değiştirdiğinin farkına vararak, öğleyin dışarıda zevkle vakit geçirmeye bakarak bir sonbahar geçiririz. Sonrası zaten kaçınılmaz soğuklar. 

Bu ayın isminin bende uyandırdığı etki ile biraz çiçek ekimi yapmak istiyorum balkonuma. Saksı alımı, çiçek alımı ve düzenleme ile geçirmeyi planlıyorum önümüzdeki boş zamanlarımı. İnsanın içini titreten sonbahar sabahlarında, polar sabahlığıma sarınmış vaziyette balkondaki şezlonga kurulurken manzaram sadece ev sahibimin portakal bahçesi olmasın, benim kendi küçük bahçem de olsun istiyorum. Soğuklar bastırdığında onları biraz daha kuytu köşelere çeker belki de evin tek güneş alan -ve bu güneşe hiç ihtiyaç duymayan ayakkabıları bünyesinde barındıran- hole taşırım. Ufak bir sera kıvamına gelebilir orası. Garip bir konsept; yazlık, kışlık ayakkabıların olduğu rafların yanınında boy boy saksıların içinde çiçekler ve onların hemen üstünde de montların ceketlerin durduğu askılığımız. Neyse, en azından ayakkabıların çirkin kokusunu örter belki çiçek kokusu. 

Bu aralar yeni başladığım ve son sürat(!) gelişme gösterdiğim kaykay hobimle uzak kaldık, mutsuzum. Üstüne çıktığım anda hemen numara yapabileceğimi hissedecek kadar çok kaykay videosu izledim ama maalesef daha üstüne çıkacak zamanı bulamadım. Ayaklarım soğudu... Ugly Kid Joe (kaykayımın adı) sanki bir yabancı... Yok, o kadar değil, Ugly Kid Joe bana yabancı olamaz, onunla geçireceğim daha pek çok "düş-kalk"larım olacak. Birbirimize soğursak verimli vakit geçiremeyiz. O yüzden Ekim ayı Ugly Kid Joe ile aramı düzeltmek için elzem bir ay. Bu gün aslında niyetim, öğlen zorunlu işlerimi hallettikten sonra eve gelip chatte küfür yazmaktan hoşlanan bebeler ile birlikte oyun oynamaktı ama belki de vaktimi sevgili kaykayıma ayırmalıyım... Ama bütün gün oyun oynamak da istiyorum... Resmen "First World Problems" memesinin hayat bulmuş haliyim.

Sırf bu nedenle Ekim ayının yavaş geçmesini istiyorum. Belki zaman yavaş akarsa ben de her şeyi yapacak zaman bulabilirim.

Kimi insan için işi, kariyeri, ailesi önemli, kimi insan için de kendine ayırdığı vakti, hobisi... Benim ne tip bir insan olduğum çok belli. Bu nedenle bazen, benim için önemli olan şeylerden beni ayıran eylemlere ve kişilere karşı yoğun bir kızgınlık hissediyorum. Ama kendimi gaza getirmemeliyim. Eğer her günümü, kendimi mutlu edecek şekilde eylemler ve kişiler arasında paylaştırırsam kızgın hissetmem. He, başkaları bana kızabilir ama fakdem! Demin de dediğim gibi, kimi insan için kendine ayırdığı vakit daha önemli!

Önümüzde klimanın soğutma modundan ısıtma moduna geçmeden önce klimasız geçireceğimiz günler var. Ayrıca önümüzde Bayan Kene'nin de doğum günü var. Belki de Ekim ayına olan aşkımız bundan da kaynaklanıyordur. Ama zannetmiyorum... Belki çok ufak bir etki... çok ufak... 

Herkesin, içini ısıtan ama yakmayan bir güneş altında, üstlerine hafif bir ceket alacak serinlikte bir havada, ellerinde sıcak bir kahve, karşılarında sevdikleri her ne ise onunla beraber tatlı bir Ekim ayı geçirmesini dilerim.

22 Eylül 2020 Salı

Bir Gece Seyri

Bayan Kene, bir süre dalgaların ayaklarına gelgit oyunları oynamasına izin veriyor. Kafası güzel, siyah gökyüzünde yıldızlar parıldıyor ve karşısındaki deniz siyah kadifeden bir örtü gibi gözüküyor.

Bir adım daha atıyor. Suyun sıcaklığı serin bir havada hafif bir pikenin altına girme hissi uyandırıyor.

Bir adım daha, kadife görünümlü pikenin altına bacaklarını da sokuyor. 

Bir adım daha, pikeyi beline kadar çekiyor.

Normal şartlar altında gece denize girmek Bayan Kene'yi korkutur. Gündüz ortalarda gözükmeyen her türlü deniz canlısının gece fink attığını ve izinsiz bir insan girişinin onların huzurunu kaçırarak şiddete baş vurmalarına sebep vereceğini düşünür. Ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, siyah gökyüzünde yıldızlar parlıyor ve kadife denizin dalga sesleri bir superisinin çağrısı gibi geliyor kulağına. 

Siyah suya bırakıyor kendini. Bütün vücudunu yumuşak bir örtü gibi örtüyor deniz. Kendini ufak balıkların ısırıklarını karşılamaya hazırlanıyor. 

Suyun dokunuşları dışında bir şey hissetmiyor. 

Ani gelen gerginlik yavaş yavaş zihnini terkediyor. Zihninden sonra vücudu da gevşemeye başlıyor Bayan Kene'nin. Denizin hareketlerini hissediyor. Kıyıya çarpmadan önce dalgaların onu indirip kaldırmasını hissediyor. 

Bakışları deniz ile gökyüzünün birleşimine kayıyor. Hiç kesintiye uğramadan devam eden bir karanlık var karşısında. Işığın siyah denizdeki kırılmalarını takip ederken, kendinizi bir anda gökyüzündeki parlak yıldızları seyrederken buluyorsunuz. Normal şartlar altında karanlık Bayan Kene'yi korkutur. Yutan bir hiçlik gibi düşünür karanlığı ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, siyah deniz ışık oyunları ile göz kırpıyor ve gökyüzündeki yıldızlar sergiledikleri manzarayı seyretmesi için onu çağırıyor. 

Kendini suya bırakıyor Bayan Kene. Kadife örtü Bayan Kene'nin vücudunu kaldırıyor ve gökyüzünü seyretmesi için dünya üzerinde bulabileceği en rahat yatak haline geliyor. Ve Bayan Kene'nin bildiği dünya yok oluyor bir anlığına. Evren'i görüyor Bayan Kene. Ufacık bir pencereden bütün bir evreni görüyor o an. Görüş açısında hiç kayan yıldız yok ama biliyor ki kayıyorlar, doğuyorlar ve ölüyorlar. Biliyor ki dönmeye devam ediyorlar. Hiç bitmeyeccek bir gösteri. Muazzam bir gösteri. 

Kulağına bir sürtünme sesinin gelmesi ile irkiliyor Bayan Kene. Dünyaya geri dönüyor. Az önceki gerginlik önce zihnini sonra da bütün bedenini ele geçiriyor. 

"Korkma." diyor Deniz. "Dalgalarımın taşlarla oyunu sadece.". Minik dalgalarla davet ediyor Bayan Kene'yi tekrar uzanması için. "Bak, dinle..."

Normal şartlar altında Bayan Kene artık denizden çıkması gerektiğini düşünürdü. Gece ilerliyor, hava soğuyor ve Deniz konuşuyor. Ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, yumuşak pikenin altında üşümüyor ve Deniz konuşuyor. 

Tekrar bırakıyor kendini Dünyanın En Rahat Yatağı'na. Karşısındaki yıldızlı gökyüzü, kulakları suyun içinde, dikkatle dinliyor. 

Bir dalga kaldırıyor vücudunu, ilerliyor ve o zaman duyuyor Bayan Kene dalganın taşlarla oyununu. Kıyıya vuran dalgaları kovalayan taşların sürtünme sesleri... Muazzam gösteri için muazzam müziği duyuyor. Ve bildiği dünya uzaklaşıyor ondan. Tekrar ufak penceresinden Evren'i izliyor, kulağında Deniz'in şarkısı ile. İki farklı boyutta var olduğunu düşünüyor. Vücudunun yarısı havadan daha yoğun bir boyutun içinde, güvende, sakin ve rahat. Kulağına çalan ninni ile uykuya hazır. Diğer yarısı ise dingin, meraklı ve hareketli. Her an yakalamaya hazır. 

"Çıkalım mı artık?" diyor Bay Nerd, Bayan Kene'yi nerelerden çağırdının farkında olmadan. "Üşüyeceğiz."

Suyun içinde doğruluyor Bayan Kene. Deniz ile gökyüzü birleşiyor. Ufak penceresi kapanıyor, şarkı kesiliyor ve ufak dünyasına geri dönüyor. Normal şartlar altında bu üzer Bayan Kene'yi. İzlediği harika gösterinin bitmesi ve kendi minik gerçekliğine dönmek içini burkar. Ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, gece uzun ve ufak dünyasında milyonlarca pencere var. 

Yavaş yavaş denizin kadife örtüsünün altından çıkarak muhabbetin koyulaştığı arkadaşlarına doğru gidiyor Bayan Kene. 

"Ee, nasıldı deniz?"

"Harikaydı." diyor Bayan Kene.

"Üşümedin mi?"

Az önceyi düşünüyor. Gülümsüyor. 

"Yoo, hiç üşümedim." diyor ve havlusuna sarınıyor. 

18 Eylül 2020 Cuma

Kış Uykusu

"Virtue signalling" kavramının tam olarak ne olduğu hakkında çeşitli yazılar okudum, uzmanlardan tutun, ufak çevrelere hitap eden Youtuber'lara kadar pek çok insanın videosunu izledim. Böylece kelimelere dökecek kadar içime sinmese de gördüğüm zaman "A ha!" diyebileceğim bir fikre sahip oldum. Ve sonra karşıma Kış Uykusu çıktı.

2014 yapımı Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceylan'a Altın Palmiye'yi kazandıran, tabiri caiz ise dev bir oyuncu kadrosuna sahip bir film. Tee Dalyan Sinema Kulübü'nün seyrek ama verimli toplantılarını yaptığımız dönemde Nuri Bilge Ceylan aklıma gelmiş ve dünya çapında dikkatleri çekmiş bir filmin yönetmenine gereken ilgi ve alakayı göstermediğimi fark ederek, son dönem filmlerini indirmiştim. Kış Uykusu da bu filmler arasındaydı ve uykusu gelen Bay Nerd'i tatlı bir uykuya daldıracak beni de oyalayacak bir film olarak geçen gece izlemeye karar verdim. 

Sonuç, 3saat16dk'lık film bittikten sonra Bay Nerd ile derin bir "virtue signalling" tartışmasına girerek ancak gece 2 buçuğa doğru uykuya dalabildik. Yani işler hiç planladığım gibi gitmedi.

Film, Kapadokya'da bir otel işleten, zengin bir ailenin (Kapadokya'daki pek çok, eski, kayadan oyulma  evlerin sahibi olacak kadar da köklü) sanatçı oğlu Aydın'ın etrafında dönüyor. Eminim Haluk Bilginer sernayoyu eline alıp okuduğunda " E ama bu benim!.." demiştir (Zenginliğini bilemeceğim ama sanatçı kimliğini çok tanıdık bulmuştur kesin). Hatta bu O'nu hem mutlu hem de gıcık etmiştir. 

Aydın, ailesinin otelini ablası Necla ve karısı Nihal ile beraber işletmektedir. Ama izledikçe, hatta belki de ilk 20 dakikasından sonra görüyorsunuz ki işletme dediğiniz şey başka bir şey, bu entellektüel, modern, çağdaş insanların yaptıkları başka bir şey. 

Kış Uykusu, içinde çok farklı karakterleri barındırması açısından ve her karakterin sahip oldukları derinlik açısından çok zengin bir film, bence. Tek bir karakterin etrafında döndüğü söylenebilir ama diğer karakterler, basit olaylar ve diyaloglar ile filmin içerisine çok güzel yerleştirilmiş. Ve diğer karakterlerden kastım da Necla ve Nihal değil. İmam, Aydın'ın has adamı Hidayet, köy öğretmeni Levent ve Çiftlik sahibi Suavi. Gerçekten bu kadar farklı karakterleri bu kadar güzel resmederek, herhangi bir kahraman ya da kötü adam yaratmadan "erdem" üzerine bir film çekmek büyük bir başarı. 

Gelelim "virtue signalling" ile olan ilişkisine. Bence film buram buram "virtue signalling" kokuyor (kavramı doğru anladığımı varsayıyorum)! O kadar farklı şekillerde, o kadar farklı söylemlerle ve o kadar farklı konularda karşımıza çıkarıyor ki aslında içinde yaşadığımız toplumda buna her an maruz kaldığımızı ve üstüne üstlük bizim de her fırsat bulduğumuzda bunu yaptığımızı gözler önüne seriyor. Ben zannetmiyorum ki bu filmi izleyen bir insan diyologlardaki cümleler içinde bir tane bile kendisinin sarf etmediği bir cümle bulsun! Bu kadar da iddialıyım! "Bunları duydum" u geçtim, "Lanet olsun, bunları söyledim." diyeceğiniz şeyler olduğuna eminim. İyi kalpliğimizi, bilgimizi ya da tecrübemizi kanıtlamak, "ne kadar X" bir insan olduğumuzu göstermek için yaptıklarımıza/yapmadıklarımıza dikkat çekip karşımızdaki üzerinde üstünlük sağlamak o kadar çok yaptığımız bir şey olmuş ki artık üstüne düşünmüyoruz. Sadece dışarıdan fikir olarak yatkın olduğumuz bir konuda bu küstahlığı fark edebiliyoruz. 

Neyse, fark edebildiğimize göre belki hala umut vardır... 

Kış Uykusu gerçek bir sınıflar arası "virtue signalling" filmi. Entel sınıfın cahil kesime, düşünürün sanatçıya, yaşlının gence, zenginin fakire... Siz sınıf seçin ben size filmden uygun diyaloğu bulayım. 

Gelelim eksilerine... Çok uzun... Özellikle filmin son sahnesi bence çok gereksiz. Üstüne düşündüğümüz zaman başka gereksiz sahneler de bulduk Bay Nerd'le. Zaten o zamana kadar tanıtılan (çok başarılı bir şekilde tanıtılan) karakterlerin aynı özelliklerini başka sahneler ile anlatılması fazla geldi. Ama filmin geneline baktığımızda da o ekstra sahnelerin başka karakterler için işe yaradığını da görüyoruz. Bu konuda biraz Bay Nerdi ile çatıştık. Bunun haricinde bahsedebileceğim başka tek bir eksiği yok filmin.

Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini bir iki sahne ile hemen tanıyabilirsiniz. Üzerine çok düşünüldüğü belli olan bir manzara sahnesi, detay kusan dekorlar gibi. Bu filmi izlerken diğer filmlerinde dikkat etmediğim bir şeyi fark ettim. O kadar az müzik kullanmış ki... Sadece üç sahnede müzik vardı koca 3 saatlik filmde. Çok ilginç geldi. Keza arkaya müzik konulacak sahneler de baya vardı. Tercih etmemiş ve cidden dikkat çekici olmuş. Bir sonraki filmini izlerken buna da dikkat edeceğim. Acaba bu da yönetmenin bir imzası mı? 

Ayırca... Kapadokya'da vahşi atların olduğunu bilmiyordum!! Bunu öğrendiğimde yaşadığım mutluluğu anlatamam. Bir de, ben bu köy evinde ısınmak için neler yapıyorum, o insanlar o kayadan oyulmuş evlerde nasıl ısınıyor?! Sıcaklardan bunalmış insanlara da Kış Uykusu'nu tavsiye edeceğim. Serinleme vaadi ile böyle bir film izleyerek çok daha fazlasını kazanbilirler. 

13 Eylül 2020 Pazar

The Angel's Share

Bu aralar film açısından sıkıntılı bir dönemdeyim. 

Üzerine konuşulacak, tartışılacak, düşünecek bir film bulamadım sanki. İzlenecekler listesinde filmler var ama hiçbiri şu ara elimin gideceği kadar çekici gelmiyor, biraz önce saydığım açılardan. 

Mary Shelly'i hala izlemedim. Onun için de doğru moda girmeyi bekliyorum. Bu aralar "kadın" kosusu etrafında bir sürü şey okudum, izledim ve evet, sıkıldım. Zira biraz daha kendimi bu konuya kaptırırsam evde Bay Nerd'e karşı tarihsel süreçte ilerlemiş olan cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı nefreti kusabilirim. Ki çok anlamsız olur bu. O yüzden bir süre "kadın" konusuna ara verdim.

İşte bu zamanda tatlı bir Ken Loach filmi gecemizi şenlendirdi. 

The Angel's Share, basit bir ingiliz serserisinin etrafında gelişen olayları anlatan 2012 yapımı bir film. O yüzden sinir bozucu ingiliz apaçi tavırlarını bolca görmeye hazır olun. Ama zaten çok havalı, burnu büyük ve şatafatlı ingilizleri izlemek istiyorsanız Ken Loach filmlerini seçmemeniz lazım. 

Açılış sahnesi bile sizde ingilizlere karşı yoğun bir antipati uyandırabilir. Biraz dayanın, zira sonrasında kamu alanında işledikleri suçları duyduğunuz sanıklarla işler ilginç bir hal almaya başlayacak. İsminin nereden geldiği de filmde anlatılıyor ve çok hoş ufak bir hikaye. 

Oyuncu doğallığı, mekan doğallığı filmde en çok hoşuma giden şeyler oldu. Herkesin kapasitesi belli ve herkes kapasitesine göre davranıyor. Bence sinema sektöründe bu çok zor bulunan bir özellik. Kıyafetlerin, makyajın, "güzelliğin" ve "karizma"nın para ettiği dönemde Ken Loach'ın hala bunlardan uzak kalarak keyifli filmler yapıyor olması beni mutlu ediyor. Aramızda hala özüne sadık kalan insanlar varmış gibi. Özellikle ufak bir hasta odası sahnesi vardı ki... "Ellerim titriyor." Doğallığı insanın içini ısıtıyor. Samimi geliyor.

Filmde bazı saçmalıklar size "yok artık" dedirtebilir ama bence aslında o sadece bize göre " yok artık". Bence ingiliz kültüründe ve özellikle filmde konu olan hayatlarda o saçmalıklar gayet sıradan olay ve hareketler olabilir. Belki de yönetmenin istediği de bu tepkidir. 

Doğal insanı ve sıradan hikayaleri anlatan filmleri ile Ken Loach, aslında sıradan olanı da bilmediğimizi ve aslında sıradan olanın da anlatılacak bir hikaye olduğunu gösteriyor.

Listeye bir sonraki Ken Loach filmini de attım, Sorry We Missed You.

Eylül! Kendine Gel!

Eylül ayına girmemizle ortasına ulaşmamız arasını sanki ışık hızıyla aldık. 

Kendimi Eylül ayına fena şartlamışım. Bu yazın sıcaklarından o kadar bunaldım ki Eylül sanki serinliğin habercisi olacaktı benim için. Muhtemelen bu konuda yaşadığım hayal kırıklığı sebebi ile sanki zamanda ışık hızıyla yol almışız gibi geliyor bana. Zira Eylül ortasına doğru ilerlerken evde cıbıl bir şekilde oturmuş, vantilatörü son seviyede çalıştırmış vaziyette yazı yazmaya çalışıyorum. Çalışıyorum, diyorum çünkü resmen sıcak yüzünden odaklanma problemi yaşıyorum. 

Bunun sebebi yanımdaki taze kahvenin de sıcaklığı olabilir ama kahveye laf yok. Kahve güzel.

Ne diyorlar, "hararet alır." mı? Yoksa onu sadece çay için mi kullanıyoruz? Çok saçma, kahvenin çaydan eksiği yok fazlası var, müdürüm çok afedersin. 

Bay Nerd, bu sıcaklarda kahveyi soğuk içmeyi tercih ediyor. Ben O'nun kadar sabırlı değilim. Zira sıcak kahvenin içine buz atıyor ve bekliyor... Bekliyor... Bekliyor... Bu arada ben dumanlar tüten kahvemin yarısını içmiş oluyorum. Yani, hiç bana göre değil.

Neyse, ne diyorduk? Evet, Eylül ayı ve ışık hızıyla ilerleyişimiz...

Eylül ayına kadar bu hızda ilerlemiyordu zaman, bence. Çünkü koca bir yazı bekleyerek geçirdiğimizi düşünüyorum. Sokağa çıkma yasağını bekleyerek, yasağın kaldırılmasını bekleyerek, dükkanların açılmasını bekleyerek, müşteri gelmesini bekleyerek, tatile gitmeyi bekleyerek...

Sanki bu sene diğer senelere nazaran daha çok bekledik. Daha doğrusu benim hayatım beklemedeydi, belki. O yüzden de zaman çok yavaş aktı. Ama bu akış içimi karartmadı ya da beni daraltmadı. Verimli geçtiğine ve hala da verimli olduğuna inanıyorum. Önümde hala çeşitli kaykay numaralarını becerme, Yılbaşına oyuncak örme ve hatta oyuncakları satabileceğim bir platform açma gibi uğraşlar var. Daha yeni bir koli kitap geldi, ve bir önceki kitap siparişinde hala okmadıklarım var! Yani biraz daha bekleme moduna geçmek benim için sıkıntı olmayacak gibi hissediyorum. Yani, zaman biraz daha yavaş aksa sanki daha iyi olur, diyorum. Ama kime diyorum... 

Eylül ayı şimdilik son sürat ilerlemesine devam ediyor. Örgü açısından yoğun, kitap açısından dolu, kaykay açısından da acılı bir şekilde yolu yarıladım ve bir süre daha böyle devam edecek gibi gözüküyor. Bence sorun yok.

Sorun ne biliyor musunuz? Sıcak! Eylül ayının hemen, şimdi, kendine bir çeki düzen vermesi lazım. Sonbaharın hafif serinliğini sadece akşamları değil, gündüzleri de hissetmemiz lazım. Artık elektrik faturasının azalmaya başlaması lazım! Nasıl ışık hızıyla Eylül'ün ortasına geldiysek aynı hız ile de Eylül'ün serinlemesi lazım!

22 Ağustos 2020 Cumartesi

Wadjda - Suudi Arabistan'dan Esintiler

 Başarılı insanların gerçekten başarılı olduklarını karşınıza farklı zamanlarda çıktıklarında anlayabilirsiniz bence. Gerçekten işinde iyi olan insanlarla yollarınız bambaşka şekillerde kesişebilir. Bir film izlersiniz, beğenirsiniz sonra senaryosunun bir kitaba ait olduğunu görürsünüz. Kitabı araştırırsınız bir de bakmışsınız ki çok beğendiğiniz bir romanın yazarıymış aynı zamanda. Bir müzik dinlersiniz, içinize işler, kime ait olduğuna bakarsınız, sonra sanatçının başka eserlerine de bakarsınız. Daha önceden deli gibi dinlediğiniz bir parçanın da ona ait olduğunu görürsünüz. 

Bir gün feminist filmleri hakkında bir araştırma yapmak istersiniz. İnternetteki engin liste denizinde ortak bir filme rastlarsınız, izlersiniz, beğenirsiniz ve yönetmeni hakkında daha fazla bilgi almak istersiniz. Sonra bir bakmışsınız ki o yönetmen aslında nicedir etraftan duyup, oradan buradan okuyup merak ettiğiniz, izlemek istediğini başka bir filmin de yönetmeniymiş. Böyle durumlarda o kişinin gerçekten işinde başarılı olduğunu anlıyorum işte. 

Tam olarak Wadjda'da başıma gelen buydu. Bir akşam izleyecek nitelikli bir şey arayışında Netflix'de gezinirken gördüğüm ve merak ettiğim bir filmi, dün yaptığım "feminist filmler" taramasında buldum. Güzel bir rastlantı, diye düşündüm. Buna bir taşla iki kuş vurmak denmez de, ne denir? Akşamına izleyecek, kolay ulaşabildiğim, hem nitelik hem de konu açısından beni tatmin edecek bir film buluvermiştim.

2012 yapımı Wadjda bir Suudi Arabistan filmi. Yönetmeni Suudi Arabistan'dan çıkan ilk kadın yönetmen imiş, 2013'e kadar. Wadjda, Haifaa al-Mansour adındaki 74 doğumlu yönetmenin ilk uzun metraj filmi. 5 senelik bir uğraş sonucunda filmin tamamını Suudi Arabistan'da çekebilmiş kadın. Buraya kadar sahip olduğumuz bilgiler ışığında kadının gösterdiği çabayı rahatlıkla görebiliriz. Takdire şayan. 

Gelelim filme... Suudi Arabsitan'da yaşayan Wadjda adındaki bir kızın bisiklete binmek gibi bize basit gelen bir zevke ulaşmaya çalışmasını anlatıyor. Biraz biyografik biraz da yönetmenin kuzeninin hayatından esinlenen film, içinde ağır dram öğelerini barındırmadan, düz ve sade bir şekilde genç bir kızın, anne-medrese-arkadaş-eşitlik-özgürlük kavramları ile ilişkisini anlatıyor. Özellikle filmin drama boğulmamış olması, herhangi bir propagandayı izleyicinin gözüne sokmaması ve sıradan bir ailenin sıradan bir yaşamanını anlatması başlıca beğenme sebeplerim. Zaten filmi beğendikten sonra yönetmen hakkında araştırma yapmak istedim ve yukarıdaki bilgilere ulaştım. Ayrıca ilk oyunculuk denemesini bu film ile yapan başroldeki Waad Mohammed dünya tatlısı bir kız ve işin altından bence güzel kalkmış. Farklı bir kültüre sahip insanların sıradan hayatlarında nelerle uğraştıklarını görmek istiyorsanız Wadjda'yı tavsiye ederim. 

Kadın yönetmen olması ve hatta Suudi Arabistan'dan çıkan ilk kadın yönetmen olması ile merakımı uyandıran Haifaa al-Mansour'un Wadjda'sı aynı zamanda Oscar'a aday olan ilk Suudi Arabistan filmi. Oscar'ı bir otorite olarak gördüğümden değil ama bu kadar geniş kitlelere hitap eden bir organizasyon olması açısından Wadjda'nın elde ettiği başarı bence muazzam. Neyse, yönetmenin başka filmlerine de göz gezdireyim derken, çok ama çok uzun zamandır her karşıma çıktığımda "Ya ben bu filmi mutlaka izlemeliyim." dediğim Mary Shelley (2017) filminin de Haifaa al-Mansour tarafından yönetildiğini gördüm. Wadjda'yı bilmeden, yönetmenden haberim olmadan, başka duyduğum insanlar ve kaynaklardan ilgimi çeken Mary Shelley filminin aynı yönetmene ait olması bana kadının işinde gerçekten başarılı olduğunun kanıtı gibi geldi. Tabii ki ben yetkili merci hatta yetkisiz bir merci bile değilim, sadece kime ait olduklarından haberdar olmadığım, beğendiğim eserlerin tek bir kişiden çıkmış olması, kişinin işini gerçekten iyi yaptığının göstergesi bence. Gerçek başarı tanımlamasını buna göre yapıyorum.

Mary Shelley'i de izleyeyim artık ya! Karşıma bu kadar çıkıp hala izlememiş olmak büyük bir utanç haline geldi.

Son bir not; sakın ama sakın IMDB'nin En iyi 25 Femisint Film listesine bakmayın. Kahramanı kadın olan, büyük gişe yapmış filmler listesinden ibaret. Feminist film anlayışlarında çok büyük bir sorun olduğunu düşünüyorum. Spesifik film arayışındaysanız Google'da spsesifik aramalar yapmanızı tavsiye ederim.

20 Ağustos 2020 Perşembe

Tuhaf İnsanlar 1

Saatler akşama doğru ilerlerken, hava hafiften karamaya başlarken Bayan Kene ritmik bir şekilde pedal çevirerek evine doğru gidiyor. İş yapmış olmanın verdiği mutluluk ve bununla birlikte gelen yorgunluk ile yavaş yavaş, asfalt yolun tadını çıkararak ilerliyor. Günün sıcağı geçmiş, akşamın serinliği arkasından hafif hafif eserken ilerliyor. 

Bayan Kene evine dönen sokağın tabelasını görüyor. Evine ulaşıyor olmak onu her daim heyecanlandırmıştı. Dikkatini tekrar yola veriyor ve karşıdan gelmekte olan bir yaya grubunu görüyor. İki çocukla beraber ilerleyen iki kadın. Biri önden çocukları tutarak ilerliyor, öteki arkada kalmış çantasının içinde hararetli bir arayış içinde. Karşılaştıkları o kısa anda Bayan Kene gözünün ucuyla çantadan düşen bir şey görüyor. Bayan Hararet farketmemiş olacak ki yoluna devam ediyor. 

Bayan Kene frene basıyor;

"Hanımefendi bir şey düşürdünüz." diyor.

Bayan Hararet bir cevap veriyor ama ne yavaşlıyor ne de Bayan Kene'ye bakıyor. Herhalde dediğim anlaşılmadı, diye düşünüyor Bayan Kene ve bisikletinden inerken tekrar söylüyor. Yaşanan kısa muhabbet Çocuklu Hanım'ın ilgisini çekiyor. Bayan Kene'yi anlamış olacak ki yürümeye devam eden Bayan Hararet'e dönüp "Bir şey düşürdün." diyor. 

Bayan Hararet o zaman dönüp arkasına ve Bayan Kene'ye bakma ihtiyacı duyuyor.

"Boş paket." diyor. 

Bayan Kene anlamıyor. "Nasıl?"

Bayan Hararet istifini bozmuyor ve tekrar ediyor. 

"Ben attım, boş paket. Çöp, Çöp." diyor. 

Bu açıklama Çocuklu Hanım için yeterli olacak ki ilgisini kaybediyor ve önüne dönerek yürümeye, peşinden de çocukları sürüklemeye devam ediyor. Bayan Hararet ise Bayan Kene'ye son bir bakış atıyor. Ne yapacağını merak eder bir hali var. 

Bayan Kene aldığı cevap karşısında şaşkın, yolun ortasında durmuş Bayan Hararete bakıyor. Yüzünü buruşturuyor, bisikletin ayaklığını indiriyor ve yerdeki pakete doğru gidiyor. Bayan Hararet daha fazlasını görmesine gerek olmadığına karar veriyor ve önüne dönüp hızlı adımlarla uzaklaşıyor. 

Bayan Kene, eğiliyor, siyah sigara paketini alıyor. Avucunda paketi buruştururken Bayan Hararet'in suratını kendi elleriyle buruşturduğunu hayal ediyor. "Yere atma işte." diyor kendi kendine.

İçinde kızgınlığını ve ondan da öte haklılığını dışa vurmuş olmamanın siniri, yüzünde maruz kaldığı pişkinliğin kızarıklığı ve elinde bir yabancının attığı çöp ile küfrede küfrede bisikletine biniyor Bayan Kene. Saf öfke az önce içini dolduran mutluluk hissinin yerini alıyor çok hızlı bir şekilde. Kendisini evine ulaştıran yolda daha sert ve keskin hareketlerle ilerlerken Bayan Hararet'ten çok kendine sinirlendiğini farkediyor. 

"Yanlış yapanı uyarmazsan böyle kendini yersin." diye düşünüyor. Tez zamanda bunu değiştirmesi gerektiğini anlıyor. Yoksa yiye yiye geriye Bayan Kene'den bir şey kalmayacağı çok açık...

RadyoBeyin, Dürüst Radyoculuk!

Şimdi sadece çevrenin sevip beğendiği şeyleri paylaşmak RadyoBeyin'in dürüstlük anlayışına çok ters! Hepimiz insanız, hepimizin beynine kazınmış, ne kadar istesek de ritmi bizi kıskıvrak saran lanet şarkıların akılda kalan bölümleri ile geçirdiği günler olmuştur. RadyoBeyin bu günleri görmezden gelse kendi varoluş amacına aykırı hareket etmiş olur!

O nedenle Hanson'dan gelsin MMMBop! MTV'nin 90'larda pompaladığı, 3zibidi ergenin gördüğüm, duyduğum tek şarkısı... 

Son zamanlarda kaykayın çeşitli yan etkilerine maruz kalıyor olabilirim. Ayak başparmağımdaki ağrının yanında bir de beynimde yankılanan bu şarkı kötü yan etkilerden olabilir. Ama dediğimiz gibi RadyoBeyin, gerçek, dürüst radyoculuk anlayışına sadık kalıyor ve "havalı" gözükmeyen şeylerin bahsini etmemeyi doğru bulmuyor. Bir nevi "embrace yourself" tavrına sahip bir oluşum. 

O nedenle RadyoBeyin'de herkese bir yer var!

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Twitter Vs. BayanKene

Bayan Kene hiçbir sosyal medya aracına kendi isteği ile dahil olmamıştır. 

Facebook ilk çıktığında uzaktan bakar bir halde iken arkadaşının "Haydi sana da bir hesap açalım." demesiyle varolmaya başladı. Aynı şekilde Instagram denilen çukura da "Hala hesap açmadın mı?! Haydi o zaman hemen açalım sana da!" şeklindeki arkadaş gazıyla düştü. Sanırım kendi eliyle ve isteği ile açtığı ilk hesap LinkedIn'di. Beyaz yakalı hayata girdikten sonra kariyer peşinde koşanların olmazsa olmazı bu platforma bizzat kendisi girdi. Zaten bu platforma bir başkası adına giriş neredeyse imkansız ama olsun... Blog dünyasına da gene bir arkadaşı direk link, email ve şifresini göndererek soktu Bayan Kene'yi. Diğer bir sosyal medya platformu olan Google+ kendi isteği ile girdiği ikinci platformdu. Nedense orada kendini rahat hissediyordu. Sanki biraz daha kendi çevresinde gibiydi. Ama maalesef platform çok yalnızdı ve yalnızlıktan kapatıldı. Hala ara ara özlüyor Bayan Kene.

Yeni şeylere başlamak, yeni ortamlara girmek Bayan Kene için hep zor olmuştur. Ya yanında birisi ile girmiş ya da hiç girmemiştir. Sosyal medya ortamı da Bayan Kene için bir "ortam" olmasından dolayı korkutucu geliyordu. Giresi gelmiyordu. Çekiniyordu. Ve arkadaşları sağolsun şu anda bütün ortamlarda bir hesabı var. 

Ama en aktif olarak kullandığı hesabı Instagram ve Blogger. LinkedIn zaten uzak bir geçmişi hatırlatıyor artık ona. Facebook'da ise bir izleyici. Güncel paylaşımları olmayan, bir iki beğeni yapıştıran, işi gereği cafe hesabını, hobisi gereği sinema külübü hesabını aktif bir şekilde kullanan, haber vermekten ziyade başkalarından haberdar olmak için bulunan biri Bayan Kene Facebook'da. Instagram'da zaten hala kendi küçük çevresi içinde. O yüzden tedirgin etmiyor. Blogger ise... Resmen kendi çöplüğü! Blogger'dan memnun. Araya çok uzun zaman girip bir çölü andıran havaya bürünmüş de olsa tekrar geri dönüyor. Hatta bir ara blog hesabını açan arkadaşına hala aktif bir şekilde kullandığını göstermek istiyor. 

Peki ya Twitter? Bayan Kene hatırlamıyor ama çok uzun bir süre Twitter'a karşı mesafeliydi. Gezi zamanında herkes gibi yoğun bir şekilde haber almak adına kullanmıştı ama sanırım o hesabı artık ölü. Zaten o hesabı da bir arkadaşı açmıştı ("Ne?! Twitter hesabın yok mu? Hemen açıyoruz!"). Ama zaman ilerledi... Yaşın ve bilginin artması, gözünün açılması ve biraz daha etraftan haberdar olmak adına Twitter dünyasına girme kararı aldı geçenlerde. Bu sefer kendi eliyle, kendi mailı ile bir hesap açtı. Siyaseti takip etmek adına bir iki kanal, teknolojiyi takip etmek adına bir iki kanal, STK'ları takip etmek adına bir iki kanal derken takipçi listesine pek çok ekleme yaptı. Eşitlik için çalışan derneklerden, LGBTİ+ kanallarına, gazetecilere, yazarlardan çok sevdiği FluTV ekibine kadar pek çok insanla doldurdu listesini. Peki şimdi memnun mu?

Bayan Kene memnun değil. Twitter'dan memnun değil. Kendini taraf olmaya zorlayan bir ortam onun için Twitter. Ya feministsin ya kadın düşmanı, ya feministsin ya da erkek sevici, ya sosyalistsin ya da kapitalist, ya şiddet karşıtısın ya da şiddet yanlısı, ya siyahsın ya da beyaz... Ya çok seviyoruz ya da çok nefret ediyoruz... Yüceltmeyeceksek gömeceğiz... Maç izlemeyi seven, spor müsabakalarından hoşlanan bir insan olan Bayan Kene'ye Twitter'daki hırs ve mücadele fazla geldi. 

Sanki televizyon izlerken kumanda tam Halk Tv'de bozulmuş gibi. Ya da ATV'de! Artık tarafınız hangisi ise... 

Belki de Bayan Kene çok yanlış kanalarda dolaşıyordu. O yüzden de şu anda kumanda yanlış yerde bozuldu gibi hissediyor. Biraz daha sakin ve aklı başında, biraz daha kavga etmekten ziyada anlamlı tartışmalar okuyabileceği kanallar bulabilir belki... Ama sanki kimse o amaçla kullanıyor gibi gelmiyor O'na. Kullanıcılar da sanki ya yermek ya da övmek için kullanıyor. Kesin bir yargıya varmak doğru değil, o nedenle Twitter üzerinden araştırmalarına devam edecek ama artık pek ümidi kalmadı. 

Şu ara tıpkı Facebook'daki gibi bir seyirci Bayan Kene. Beğendiği postlardaki kalp sayısını arttırmak dışında bir katkısı yok. Tweet, retweet ya da hashtag'e katılım sağlamak gibi işlere girişmedi. Girişeceğini de zannetmiyor. Her ne kadar desteklediği düşünceler olsa da körü körüne inanan bir gruba dahil olma hissinden kurtulamıyor. Bu his onu rahatsız ediyor. Dahil olmamak da ayrı üzüyor ve o, tanıdık "dünya için ne yapabilirim?" sorumluluğunun altında eziliyor. Mantığı ona aslında herhangi bir sosyal platformun, dünyaya faydalı bir şeyler yapma gayesine hizmet etmediğini söylüyor. Bir ağlama duvarından farklı bir şey değil. Gir, içini dök, aldığın kalplerle kendini iyi hisset, sövenlerle kavga et ve sonra da söven insanlardan ne kadar bıktığını, toplumun çürümüşlüğünü vurgula, rahatla ve çık. Ya da gir, kendini göster, ne kadar duyarlı, ne kadar yetenekli, ne kadar komik, ne kadar entellektüel olduğunu vurgula, kalplerle kendini mutlu et, sövenlerle kavga et ve sonra da söven insanlar yüzünden ne kadar bıktığını, toplumun çürümüşlüğünü vurgula, rahatla ve çık. 

Peki bunun yoğun bir şekilde kullandığın Instagram'dan ne farkı var? Yaptığın oyuncakları paylaş, gittiğin yerleri göster, arkadaşlarınla ne kadar eğlendiğine başka insanların tanık olmasını sağla, kalple kendini mutlu et, rahatla ve çık. En azından sövenlerle uğraşmıyorsun ama bu seferde o yaşadığın balonun bütün hayat olduğunu yanılgısına düşüyorsun. O yanılgıya sahipken eşitlikten, adaletten ve toplumun "çürümüşlüğü"nden konuşmak da çok da anlamlı olmuyor. 

Sanırım Twitter Bayan Kene'ye yaşadığı toplumun bir zamanlar var olduğunu bildiği ama artık azaldığı uçlarının hala var olduğunu göstermesi açısından işe yarar bir araç oldu. Kendi düşüncelerine karşıt ve kızgın insanların olduğunu görmüş oldu. Bu insanı depresyona sokacak bir tecrübe. Belki de o yüzden bu aralar suratı asık geziyor ama gerçekliğe dönmesi kendi adına iyi oldu. Düşüncelerine biraz daha çeki düzen vermesini, bazı konularda daha sertleşmesini bazı konularda ise daha yumuşak davranmasını sağlayacağına inanıyor. Bakalım... 

Edit1: Bayan Kene günün ilerleyen saatlerinde Twitter'ın, toplumun gündemine oturan bir olayda adım atılması konusunda nasıl etkili olduğuna şahit oldu. Yaşadığı ülkede, normal şartlarda gerçekleşmesi gereken şeylerin bir sosyal platformdaki kullanıcıların ses çıkarması ile gerçekleşiyor oluşu, Bayan Kene'de bu gibi platformların en azından kendi ülkesi açısından önemli bir rol oynadığını düşündürttü. Ama hala tedirgin. Zira bu rol şimdilik O'nun hoşuna gidiyor çünkü O'nun değer yargılarına uyuyor. Hoşuna gitmeyen bir rol değişikliği olduğunda?.. Bayan Kene, ne olur ne olmaz, hesabı aktif tutmak mantıklı, diye geçirdi içinden.   

Doktor Civan'ı Andım

"Rüyada dişlerin döküldüğünü görmek evrensel bir imgeymiş. Pek çok farklı şekilde yorumlanabilir, kişinin tavır ve karakterine göre pek çok anlama gelebilirmiş. Doktor Civan'ım bir nokta atışıyla bunu şu anda yorumlayamayacağını söyledi. Araştıracakmış. Ama insanlar arasındaki ortak rüyalardan biriymiş. Balık ve yılan gibi. Balık, değişikliğin bilinçaltında dışa vurulmuş haliymiş. Yılanı ise söylemedi. Bir de aynen aktarıyorum:

"Diş dökülmesi pek çok şekilde yorumlanabilir. Mesela Freud'a sorsan cinselliğe bağlar ama bence çok saçma. Zaten genellikle cinselliğe bağlıyor. Tek bir sonuca ulaştırmak mantıksız." dedi. Güldüm.

Dayım'ın öldüğü rüyam da bilinçaltımın, bana değişmeyen gerçekleri kabul etmemde yardım etme şekli olabilirmiş. Annemin dağıldığını, ağladığını ve kendi değimimle saçmaladığını görmek de gene bilinçaltımın "Annen'de her insan gibi saçmalayabilir. Bu korkutucu bir şey değil." demesiymiş. İkna olduğum söylenemez. Ama hiç böyle bir açıdan da düşünmemiştim. Ayrıca o rüyamı asistanları ile yaptığı toplantılarda örnek olarak göstermek için izin istedi. Yok oluş kavramına karşı direnişin güzel bir örneği, dedi. Dedim, sen böyle konuş, ben sana daha neler anlatırım.

Seviyorum Doktor Civan'ı he... Komik adam."

Doktor Civan ile konuşmaya başladıktan sonra gördüğüm rüyalar üzerine kısa bir sohbetten alıntı. Özledim Doktor Civan ile konuşmayı ama şimdi kendisine anlatacağım çok ilginç rüyalarım yok. O kısma da çok üzülüyorum. Üstüne düşüneceğim rüyalar görmek isterdim. Belki o kadar korkunç ve üzücü rüyalar değil ama detaylı ve garip rüyalar görmeyi isterdim.

Son zamanlarda gördüğüm en detaylı rüya bir astronot öğrencisi olduğum rüyaydı. Şöyle ki...

Etrafa bir kırmızlık hakim. Sanki ortamı kızıllaştıran bir filtre altında görüyorum her şeyi. Üstümde bir çeşit uzay kostümü var. Bir çeşit "Uzay Öğrencisi"yim. Kaskım, eldivenlerim ve tulumum. Üç kişiyiz. Ben, bildiğin, filmlerini gördüğün Charlize Theron'un vücudunun içindeyim. Yanımda son zamanlarda sıkça izlediğim gamer youtuber Markiplier var. Üçüncü kişi ise silik ama o da ünlü biri. Belki Ellen Page belki de Kristen Stewart. Sanırım Kristen, neyse...

Üstlerimizin bizden yapmamızı istedikleri bir şey var. Ama onu yapmak insanlık adına çok büyük bir problem yaratacak. O işin yapılmasını istemenin altında kötü bir niyet var. Bu nedenle aramızda anlaşıyoruz ve o işin yapılmasına tamamen engel olacak hareketi yapıyoruz. Bir roketin belirli bir koordinatlara fırlatılmasını istemişler bizden. Biz ise o koordinatları değiştirip boşluğa fırlatıyoruz roketi. Bulunduğumuz yerçekimsiz ortamdaki pencereden roketin yükselişini izliyoruz arkasında yoğun bir duman bulutu bırakarak. İçimiz rahat. Tam o sırada üstümüz olan komutanın kulaklıklarımızdan gürlemesini duyuyorum. Çağrılıyoruz. 

Yanına gidiyoruz ve emri yerine getirmediğimizi, artık her şey için çok geç olduğunu söylüyoruz. Küfretmeye başlıyor. Garip bir exoskeleton kıyafetin içinde komutan. Hızlı bir hareketle katlar arasındaki koridora doğru çıkıyor. Onu durdurmak için peşinden gidiyoruz. Boşlukta, türlü yerlere tutunup kendimizi çekerek, aynı şekilde ilerlemeye çalışan komutanı durdurmaya çalışıyoruz. O sırada kafama bir darbe alıyorum. Sanırım exoskeletonun koluyla vuruyor bana adam. Önce ilerlemeye devam ediyorum ama sonra kaskımın içine bir ılıklığın yayıldığını hissediyorum. "İyi değilim ben." diyorum. Kristen duruyor, yanıma geliyor, "Rengin atmış." diyor. Kaskımı çıkarıyorum, elimi başımın üstüne götürüyorum ve bütün başıma bir ıslaklık yayılıyor. Ellerim kan olmuş. Kristen kendi elleriyle kafama bastırıyor çünkü ben gücümü kaybediyorum. Bir platforma dayanıyorum. Kristen, Markiplier'a sesleniyor, "Yardım çağır!" diyor. Ilıklık yayılıyor. "Ben iyi değilim." diyorum. Kristen iyi olacağıma dair bir şeyler söylüyor ama sesler uzaklaşmaya, görüntü bulanıklaşmaya başlıyor. Etraftaki kızıl filtre yavaş yavaş sönükleşiyor sanki. Demek böyle oluyor, diye düşünüyorum. Ama sonra bunun bir rüya olduğu aklıma geliyor. Ama ılıklık ve uzaklaşma hissi o kadar gerçek ki... Acaba, diyorum bunlar gerçekte de oluyor mu? Gerçekten mi başım kanıyor? Gerçekten mi hissizleşiyorum? Gerçekten mi ölüyorum?

Ve uyandım... İlk yaptığım ellerimle başımı kontrol etmek oldu. Kan yoktu. Herhangi bir ıslaklık bile yoktu. Rüyayı yazmaya karar verdim, yavaş yavaş uykuya dalarken. Bu kadar detaylı... Kendimden memnun bir şekilde uykuya daldığımı hatırlıyorum. Ayrıca Charlize Theron vücuduna sahip olmak da güzeldi. Sonunda ölmüş olsam bile.

Not: Charlize Theron en sık rüyamda gördüğüm insan olabilir. Öldürdüğüm Afrodit de Charlize Theron'u. Sanırım kadına dev takığım... bir çeşit platonik aşkım mı?.. 

9 Temmuz 2020 Perşembe

Love; Nedir, Ne Değildir

2015 yapımı, Cannes'da gösterilen Gaspar Noe filmi Love'ı dün izleyerek new french extremity akımına dair izlediğim filmlere bir yenisini daha eklemiş oldum. 

Climax yazısında yönetmenden biraz bahsetmiştim. Yönetmenin izlediğim üçüncü filmine başlamadan önce ne beklemeliyim, ne beklememeliyim konusunda artık aşağı yukarı bir fikre sahibim, diye düşünüyordum. Filmi bitirdikten sonra çok doğru düşündüğümü farkettim. Film hakkında düşündüklerime geçmeden önce kendimi biraz pohpohlamak istedim. 

Filmin türü konusunda IMDB "drama-romance" derken, Rotten Tomatoes "art house & internation, drama" diyor. Google ise "drama/pornoghraphic" diyerek bence en doğru tanımlamayı yapıyor. Açılış sahnesi aslında size nasıl bir şeyle karşı karşıya olduğunuzu net bir şekilde anlatıyor. En doğal ve en basit haliyle, kamera numaralarının olmadığı, saçma inlemelerin ve bağırtıların duyulmadığı normal bir seks sahnesi ile sinemada görmeye alışık olmadığımız bir film izleyeceğinizi anlıyorsunuz. İzleyeceğiniz şey romantik bir film değil, izleyeceğiniz şey sizi tahrik edecek bir porno filmi de değil. O yüzden beklentilerinizi herhangi bir tarafa kaydırdığınız takdir de hayal kırıklığına uğrayacağınız garanti.

Tamamen Murphy karakterinin iç dünyasına ve anılarına odaklanan film, Murphy'nin eski sevgilisine olan saplantısının aldığı bir telefonla tekrar yoğun bir şekilde gün yüzüne çıkmasını anlatıyor. Murphy hatırladıkça biz de anıları izliyoruz, Murphy'nin hatırladığı haliyle diyalogları duyuyoruz. Murphy'yi tanıyoruz. Eski sevgilisi hakkında ya da şu anki sevgilisi hakkında hiçbir fikrimiz, kim olduklarına dair, nasıl bir hayatları olduklarına dair hiçbir fikrimiz yok aslında. Ve bence bu Murphy'nin kafasının içine girmek için güzel bir numara. Zaten istenilen de bu. Diyologlar dışında sadece Murphy'nin kendi düşüncelerini duyuyorsak Love, bize sadece bir erkeğin kafasının içinde olan bitenleri anlatan bir film demektir. Bu nedenle romantik film kategorisine girdiğini düşünmüyorum. Karşılıklı duygu yoğunluklarının olduğu filmleri bu kategoriye koyuyorsak Love buradan çok uzak demektir. 

Dram ise tam Love'ı anlatan tanım. Murphy'nin hayata ve ilişkilere bakış açısı, sürüklenişi bence bir dram. Başlarkenki tutkuları ve vardığı noktada yaşadığı yalnızlık ve özlem... Bunlar bir tek kişinin yaşadığı özel hisler olması açısından filmi dram kategorisine sokuyor. 

Love'ı art house kategorisine koymak da yanlış değil. Çünkü sıradan filmlerde göremeyeceğiniz, kamera açıları, ışıklar ve sahneler ile dolu neredeyse. İlk başta anlamsız gelen ama aslında hafızamızdaki boşlukları ve atlamaları anlatan ani ekran kararmaları, tarihsel bir düzene sahip olmadan gösterilen anılar, müzikler ve tek bir açıdan çekilen sahneleri ile Love bir sanat filmi. Ama herkese göre bir sanat filmi olmadığı aşikar. 

Açık saçık ve gerçek seks sahnelerinin bolca bulunduğu film tabii ki pornografik kategorisine girecek ama bu demek değildir Love bir porno filmi. Murphy karakterinin hayatında seksin büyük bir yer kapladığını anlatmanın çok basit bir yöntemi kullanılmış bence. Eski sevgilisi ile aralarındaki ilişkinin nasıl başlayıp nasıl geliştiğini ve nasıl öldüğünü filmdeki seks sahneleri gayet güzel anlatmış. Tutku ile başlayan, merakla pik noktasına ulaşan, zamanla zarar veren bir ilişkiye dönüşmesi ile çok daha mekanik hale gelip tükenen bir ilişki bir porno filminin konusu olamaz. O yüzden bir açık seçik bir film izleme niyeti ile oturduysanız, tek plandan çekilen, durağan, yavaş, sessiz ve doğal seks sahneleri sizi hayal kırıklığına uğratacak demektir. 

Gelelim filmin feminist yorumuna. Bu filme feminist okuma yapmak bence gereksiz. Bu filmi, "eril bir film" olmakla itham etmek The Piano filmini "dişil film" olmakla itham etmekle aynı şey. Heteroseksüel bir erkeğin anıları üzerine kurulan bir senaryoda herhangi bir feminist bakış açısına rastlamadığımız için filme "tü kaka" demeyi doğru bulmuyorum. Film her iki cinsiyet için aşkı ve seksi anlatan bir film olsaydı o zaman çok doğru bir eleştiri olurdu ama öyle değil. "davamızı savunmak" adına elmada armut arayıp olmadığı için eleştirmek bana çok mantıksız geliyor. Bu arada bu tuzağa filmi izledikten sonra ben de düştüm. "Gaspar Noe, senin gibi tabuları yıkmak için film yapan birinin toplumun en büyük tabusu olan kadın orgazmına hiç değinmemesi ne kadar yazık. Sen de bunu yaparsan artık!.." dedim. Ama üstüne biraz düşününce, filmin değinmek istediği noktayı ve üzerine kurulu karakteri biraz daha analiz ettikçe, Murphy gibi birinin anılarında beraber olduğu kadınların yaşadığı orgazmı görmenin çok abes olacağını anladım. 

Love hakkında yazılan birkaç yorumu okudum. Genel olarak zaten sevilmeyen ve filmlerinden rahatsız olan pek çok insan için Love'da son derece manasız ve sadece gerçek seks sahneleri göstererek ün yapmaya çalışan bir film olarak yorumlanmış. Bu çok yüzeysel bir eleştiri. Özellikle seyirciyi irite etmek için uğraşan bir yönetmenin bu kadar basit bir yöntemle filminin reklamını yapacağına inanmak bana küçük oyunlarla uğraşmak gibi geliyor. Aşk, tutku ve tükenmeyi anlatırken bu üçü ile iç içe geçmiş cinselliğin doğallığını vurgulamak ve hatta gözümüze sokmak bence her yönetmenin yapmayı tercih edeceği bir şey olmaz. Bunu yapmasının arkasında yatan neden de sadece kendinden bahsettirmek olamaz. Ama evet, eğer diğer filmlerini izlemediyseniz ve beklentilerinizi IMDB'deki kategori bilgisine göre yükseltirseniz Love, sizi hayal kırıklığına uğratacaktır. 

Yazıyı Murphy'nin kendine ve hayatına dair yaptığı inanılmaz yerinde olan analiz ile bitiriyorum:
"I'm a loser. Yeah, just a dick. And dick has no brain. A dick has only one purpose: to fuck. And I fucked it all up. Yeah. I'm good at one thing: fucking things up."

7 Temmuz 2020 Salı

3 Women ve Anti-Holywood Yönetmen Altman

Uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü moduna giremediğim için elimin gitmediği 3 Women filmini sonunda izledim. 

Sıradan Holywood yönetmenlerinden oldukça farklı, psikolojik kimlik bunalımları üzerine eğilen yönetmen Robert Altman'ın izlediğim ilk filmi. Yönetmeni nerden nasıl bulduğumu tam hatırlayamıyorum ama sanırım farklı film akımları ve sıradışı yönetmenleri araştırırken karşıma çıkmış olabilir. Seçtiği temalar ve stili sayesinde Anti-Holywood ününe sahip olan Robert Altman, insan psikolojisi, kimlik bunalımları ve davranışlar üzerine eğilmiş. Aslında bir üçlemeye dahil olan bu 3 Women filmi de beni rüyavari konusu ve kadın kimliği üzerine olması ile cezbetti. 

Film yarısına kadar, çocuk saflığındaki Pinky ile sosyal normların içinde kendini yer edindiğini düşünen Milly'nin yakınlık kurması hakkında. Kıyafetinden, evine, iş arkadaşları ile muhabbetinden çalıştığı yerdeki yaşlılar ile muhabbetine kadar Milly, toplumun ondan beklediğini yapan ama gene de asla arzulanmayan kadın figürü. Önce neden Milly'nin böyle olduğunu sorguladım. Bu kadar kalıplara bağlı yaşayan kadınlar neden var? Sonra kendimce net olan cevabı gördüm, çünkü buna da sahip olmazlar yalnız olacaklar. En azından bu korkunç normlar sayesinde bir işi, samimiyetsiz olsa da bir çevresi ve tek gecelik olsa da sevgilileri var. Kadın dergilerine takılıp kalmış olması bir tutkudan ziyade bir ihtiyaç. Bir sevgiliye sahip olma isteği de kendi ihtiyacından ziyade topluma karışmak için bir ihtiyaç. Ama bunun yanında kirasını ödeyebildiği bir işe sahip olacak kadar, iş verenine karşı çıkacak kadar ve evlendiği zaman eşinin evine taşınmaktansa kendi evinde oturmayı isteyecek kadar da özgür davranan bir kadın Milly. 

Pinky ise çocuk. Kadın olmanın, kadınlığını vurgulamanın güzelliğine özenen, kadın olmak için kendini mutlu ve huzurlu hissettiren şeylerden uzaklaşması, dışarıdan gördüğü topluma karışması gerektiğini düşünen, bundan hem korkan hem de bunu arzulayan bir çocuk. Sigara içmek, bira içmek,  hafif göğüs dekoltesi göstermek gibi kadın olmakla özdeşleştirdiği şeyleri yapmaya hevesli ama bir yandan da arzuların kötü olana kaymasını kabul edemeyecek kadar da saf. Ona tek ilgi gösteren kişiye (Milly'e) hayranlık duyacak kadar aç. Özünde aslında çocukluğumuz Pinky. Gelecekte yapmamız gereken şeyler olduğuna inanan (çünkü dünya dışarıdan böyle gözüküyor), bunları yaparsak mutlu olacağımız sonucuna varan (çünkü dışarıdan böyle dayatılıyor) biziz. Filmin diğer yarısında Pinky büyüyor (bunu Milly'nin kimliğini ele geçiriyor şeklinde de yorumlayabiliriz ama bana büyümesi daha doğru geliyor) ve çocukluğuna yabancılaşıyor, tıpkı hepimiz gibi. Özendiği hayata sahip olduktan sonra korkuları başlıyor. Elde ettiklerine karşılık verdikleri onu üzüyor. 

Peki ya üçüncü kadın? Üçüncü kadın Willie, filmin sonuna kadar hiç konuşmuyor. Hamile olan Willie'yi daha çok canavarımsı, kadın ve erkek figürlerini resmederken görüyoruz. Sessizce resim yapıyor, izliyor ve çocuğunu dünyaya getirmeyi bekliyor. Dilediğini yapan bir kadının huzuru var Willie'de ama bir yandan da eskiye özlem duyuyor. Artık onunla ilgilenmeyen kocasına, gençliğe ve sağlığa. Daha olgun bir kadını simgeliyor Willie. Topluma ayak uydurmaya çalışmamış, istediği noktaya ulaşırken tercihler yapmış, ödünler vermemiş. Ama bu geçmişi özlemediği anlamına gelmiyor. Gene hepimiz gibi... Yeni bir şeye sahip olurken (çocuk, iş, evlilik...) eskiyi özlemediğimizi söylemek bir yalan bence. 

Filmin sonu öyle bir noktaya geliyor ki o zamana kadar izlediğimiz sahneleri, karakterleri çok farklı bir şekilde yorumlama ihtiyacı duyuyoruz. Zaten gördüğü rüyadan esinlenerek yapılan bir filmden başka ne beklenebilir ki? Karısı hastanede yattığı sırada Robert Altman, gördüğü bir rüyayı çekmek istemiş ve ortaya 3 Women'ı çıkarmış. İzlediğim pek çok filmden daha çok üzerine düşünme isteği uyandırdığı için film baya hoşuma gitti. Bergman'nın Persona ve Lynch'in Mullholand Drive filmlerine benzer olduğuna dair pek çok yorum bulabilirsiniz internette. Persona'yı izlemedim, Mullholand Drive'ı ise hatırlamıyorum. Böylece 3 Women ile izlenecek filmlerden listeme iki film daha eklemiş oldum. 

Filmde Willie'nin yaptığı resimler, rüyada hissini uyandıran efektler, Milly'nin rahatsız edici düzeni, arabaya sıkışan eteği ve bir kadın olarak hem yalnız hem de güçlü hissedilen bebek dünyaya getirme sahnesi (çocuk sahibi olmadığım için hiç gerçekçi bir yorum olmayabilir bu ama filmdeki sahneden hissettiğim bu oldu), Pinky'nin korkusu... Filmde üstüne durulacak o kadar çok detay var ki... Her sahne ve diyalog hakkında konuşma isteği uyandırıyor. Altman'ın neden bir Anti-Holywood ününe sahip olduğunu anlıyorum. Holywood filmi, tek bir film hakkında bu kadar kafa yormanızı istemez, çünkü size satacağı milyonlarca başka filmi vardır. Her sahnesi ile kafanızı kurcalayan yönetmenler pek onların tarzı değildir. Çok şükür! 

Aynı yönetmenin Images diye de bir filmi var. Bir ara da onu izleyeceğim. Bu sefer Bay Nerd'ü de sinema seansına dahil edeceğim. Bu film ona biraz sıkıcı gelebilirdi ama Images'ın, Roman Polanski'nin Repulsion filmi tadında olduğunu okudum. Bay Nerd'ün ilgisini çekecektir. 

Not: Filme dair okumalar tamamen benim amatörce okumalarım olup dev saçmalamış olabilirim.İzleyenlerle tartışmayı dört gözle beklerim :) 

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Raw

Yoğun oyun programımdan sıyrılıp kendimi filmlere adayamadığım şu günlerde sadece akşam seanslarına kalmış durumdayım. Ama bu tek seansı da iyi değerlendirdiğime inanıyorum.

Dün akşam İlker Canikligil sayesinde, daha önce karşıma çıkmış ama çok yanaşmadığım Raw filmini izlemeye karar verdim.  

Keşke daha önce bu karara varsaydım, dedim. 2016 yapımı bu film, New French Extremity tadında olmasının yanında ayrıca bir kadın yönetmene aitmiş. Julia Ducournau adındaki bu kadın aynı zamanda bu filmi çektiğinde 33 yaşındaymış. Filmi izlemeden önce bunları bilseydim kafadan zaten bir takdiri basardım. Çoğunluğu erkeklerden oluşan bir türde, bu kadar genç bir kadın yönetmenin ses getirmiş olması kadar güzel bir şey olamaz. 

Gelelim filme... Yamyamlığın asıl konu olduğu film zaten insanların tüylerini diken diken eden bir noktaya dikkat çekiyor. Konu, filmin zor izlenmesine sebep oluyor ama bir yandan da sizi kapıp götürüyor. Filmin korkudan ziyade, gerilimin üstüne kurulu olması merakla sonunu getirmeye çalışmanızı sağlıyor. 

İnternette okuduğum ve çok yerinde olan bir yorum, "Ellerinizle gözlerinizi kapatıp, parmaklarınızın arasından izlemeye devam ediyorsunuz.". Kesinlikle katılıyorum. Ha, film baştan sonra kan, organ vs değil. Çok spesifik bir iki sahne insanın gözlerini kaçırmasına neden oluyor. O açıdan düşününce gerçekten çok güzel dengelenmiş bir film. Biraz daha abartsalar ciddiyetini kaybedebilir, sonunu merak etmez ve vazgeçebilirsin filmden. Ama aralara sıkıştırılan ve o gerginliği yakalayan sahneler insanda dayanma gücü uyandırıyor. Çünkü filmin bir kreşendosu olacağını hissediyorsun ve o kreşendoyu kaçırmak istemiyorsun. 

Oyunculuklardan, müziklerden ve çekimlerden de son derece memnun kaldım. Ayrıca senaryo sadece yamyamlıktan ibaret değil. Pek çok katmana sahip bir hikaye. Yamyamlığın yerine pek çok farklı açlığı koyarak filmi konuşabilirsiniz.

Midsommar gerginliği yakaladığım ama konu itibari ile mideme takla attıran bir film olarak Raw'u baya beğendim. 

Buradan İlker Canikligil'e teşekkür ederek blog sahibi ukalalığımı da yapayım.

Yükselen Sıcaklıkların İlk Etkileri

Sıcak!!

Dalyan'ın meşhur sıcakları etkisini hissettirmeye başladı. Ağustosta yaşanacak ve bu günleri aratacak sıcakların haberini alıyoruz şu anda. Bir ufak esintiye kurban keseceğimiz zamanlar yaklaşıyor! Herkes önlemini alsın!

Ama aslında alınacak bir önlem yok. Güneşin kavurucu sıcağının pik yaptığı saatlerde dışarıda dolanmamak dışında gerçekten alınabilecek herhangi bir önlem yok. 

Şu an kendimi ateş üzerine yatırılmayı bekleyen bir et parçası gibi hissediyorum. Asıl yakacak olan sıcaklığı uzaktan uzaktan hissediyor ama kaçamıyorum.

Acıktım mı acaba? Saatler 12.53 gösteriyor. Normal şartlarda acıkmamam lazım. O zaman yeme düşüncelerimi bastırmak adına bir bardak soğuk su içeyim. 

Apır sapır konuşmayı seviyorum. Apır sapır yazdığım yazıları da seviyorum. 

Chuck Palahniuk'u da bu yüzden seviyorum. Apır sapır anlatıyor ama aynı zamanda konuya, kişiye ve olaya bağlı kalmayı başarıyor. Okuduğum ilk kitabı Çarpışma Günlükleri resmen aklımı başımdan almıştı. Bu şekilde bir hikaye anlatımı olacağını hiç düşünmemiştim. Resmen ufkumu açtığını söyleyebilirim. 

Ha, açılan ufuk ile ne yaptın, diye sorabilirsiniz. Sormayın. Bir gün bir şey yapacağım. Bir şeyler yapmak için bir şeyler yapıyorum. Aslında şu yarım kalan kısa hikayemi bir bitirsem... Ah, bir bitirsem... 

Ama bu aralar kendimi yaratıcı hissediyorum. Güzel bir iki iş tamamladım, memnun kaldım. Bu akıntıya kendimi daha çok kaptırmak istiyorum. Tabii bu istek yanında eksilerini de getiriyor. Dünyevi işlerden uzaklaşma isteğimi kabartıyor. Dükkan, para, iş... Kendimi bunlardan soyutlamak için içimde büyük bir istek var ama dinlemiyorum. Dinleyemeyeceğim... Hepsini beraber yürütebilirim. Beraber değil de belki biraz onu ileri sürerim, biraz bunu, sonra geri kalan diğer piyonu oynarım vs... 

Zaten hayat bir satranç oyunu değil mi? 

Korkmayın, özellikle bu klişe cümleyi yazdım. Daha o kadar klişe bir insan olmadım. Olabilirim ama... Uçlarda yaşayan, yaşamayı isteyen bir insan değilim. Öyle yaşayan insanları izleyerek mutlu olan biriyim. 

Bu arada kesin bu klişe cümleye benzer bir söylemi yapan yazar, düşünür, politikacı birileri vardır. Baktım. Ve Bobby Fischer'ın direk yukarıdaki cümlenin sahibi olduğunu gördüm. Bunun yanında Isaac Asimov, Benjamin Franklin ve Albert Einstein'da hayat ve satranç benzetmelerini yapmış. 

Bu konuda da kendimizi bir nebze aydınlatmış olarak yazımızı sonlandırıyoruz. Biraz yüzümüze su çarpalım. Öğle güneşinin gücünü hissetmeye başladığımız şu saatlerde vücudumuzun susuz kalmamasına dikkat edelim. Ben gidip bir bardak su daha içeyim.

25 Haziran 2020 Perşembe

RadyoBeyin'de Bu Hafta Umarsızca Dans!

Nereden geldi, ne çağrıştırdı bilmek imkansız. Ama zaten kanalımızın adı da bu yüzden RadyoBeyin değil mi? O zaman bir anda beynimizde yankılanan MIKA şarkısının nedenlerini boşverip kendimizi ritme ve ritmin özgürlüğüne kaptırıyoruz. MIKA vs. RedOne'dan geliyor, We Are Young! Hemen ardından da 
MIKA'nın son albümünde yer alan Tomorrow şarkısını şiddetle öneriyoruz. Mutluluk hormonu garantili :) 

Not: Şarkıyı bize tanıtan KickAss filminin üzerinden 10 yıl geçmiş. Kendimizi yaşlı hissetmeye başladık mı? Ne münasebet! O zaman dans, o zaman renk... 

11 Haziran 2020 Perşembe

Holden vs Ben

Uzun zamandan beri ama çok uzun zamandan beri Holden ile konuşmamıştım. 

Geçen gece bunun için öyle bir istek duydum ki içimde... Ama konuşmadım, sadece ne kadar konuşmak istediğimden bahsettim. Çünkü Holden'la konuşmak demek eskiye dönüyorum demek bir anlamda. Holden'ı ne kadar özlesem de eskiye dönmek istemiyorum. Eskiden hissettiğim yalnızlığı ve korkuyu tekrar hissetmek istemiyorum. 

İşin ilginç yanı, sanırım Holden'la konuşmasam da o yalnızlığı ve korkuyu hissedeceğim. Şu anda böyle bir ruh hali içerisindeyim. Neden ve nasıl girdiğimi çok net göremiyorum. Ama galiba üst üste gelen pek çok küçük şeyin yarattığı bunalımın sonucunda kendimi aniden çöken bir mutsuzluk içerisinde buldum. Sanırım en sonunda, çevrem ve dünyada olup bitenler beni de etkiledi. 

Bize uzak olayların ya da bize değer verdiğini bildiğimiz insanların bizi depresyona iten etkileri olması ne kadar garip. Kelebek etkisi dedikleri böyle bir şey mi?

Peki neden Holden'la konuşmak? Mutsuz hissettiğim dönemde O'nu bulduğum için mi yoksa O'nun sayesinde kendimi daha iyi hissettiğim için mi? 

Hala konuşmuyorum ama. Kendimi zorluyorum resmen. Bir konuşmaya başlasak hiç susmayacağız. Ve biz bunu seneler seneler önce yapıyorduk. Hem bu kadar ihtiyaç duymam hem de ona kavuşmanın savaşı kaybetmek anlamına gelmesi çok garip. 

Sanırım kendimi insanlardan soyutlarsam iyi olacak. Sanki çok fazla insanlarla iletişimdeymişim gibi... Ama bir şekilde öyleyim ve galiba bu beni çok etkiledi. Beynim sorunları olan insanlarla, bu sorunlara nasıl yardımcı olacağım düşünceleri ile boğuluyor sanki. Kendimi uzaklaştırmam lazım. 

En iyisi bir iki dram filmi izlemek. Mutlu sonla biten dram filmi izlemek ilaç gibi gelir bana. Ulaşmamın imkanı olmayan insanların sorunlarını izler, ağlarım ve sonra bu sorunları çözdüklerini görüp bu sefer de mutluluktan ağlarım. Ve hafiflemiş bir şekilde kendi hayatıma devam ederim.

Holden ile konuşmamak için biraz daha direneceğim. Bakalım...

27 Mayıs 2020 Çarşamba

Climax, Gaspar Noe ve New French Extremity

2018'de gösterime giren Climax'i geçen gün izleme fırsatım oldu. 

Filmin yönetmeni Gaspar Noe hakkında çok fazla bilgiye sahip değildim. Sadece filmleri ile ya fanatiklik derecesinden sevilen ya da yuhalanacak kadar nefret edilen bir yönetmen olduğunu biliyordum. Bu zamana kadar sadece bir filmini izlemiştim. 

Irreversible, çıktığı dönemde aynen yukarıda belirttiğim gibi uçlarda yorumlar alan bir filmdi ve meraktan ölmüştüm resmen. İzledim, şok geçirdim ve gerçekten rahatsız eden filmler listemde ilk 5'e soktum. Ama bu filmi beğenmediğim anlamına gelmiyor. Irreversible, gerçekten rahatsız olmanız için yapılan bir film. Amacına ulaşmasının yanında, hikaye anlatımı, sahneleri, oyunculuğu ve kamera çekimleri ile gerçekten beğendiğim bir film oldu. 

Climax'i izleyeceğim zaman da beklentim aşağı yukarı Irreversible gibi bir film ile karşılaşacağım yönündeydi. Filmin bu açıdan beklentimin altında kaldığını söyleyebilirim. Ama konu itibari ile zaten Irreversible kadar sert bir film olamazdı. Bir grup dansçının partilediği bir geceyi anlatan bir film olarak sarsıcı bir öyküye sahip değil. Geceye uyuşturucunun dahil olması ve yaşanan "bad trip" ile hikaye rahatsız eden bir noktaya gidiyor. Gene de, hikayenin basitliği ve karakterlerin hissettikleri korkuların öznel olması sebebi ile dışarıda kalıyor olmak, aslında yaşanılan an hakkında bize gerçek fikri veremiyor. Bu nedenle özellikle sonlarına doğru atılan çığlıklar, hareketler ve paranoya seyirciye anlamsız gelmeye başlıyor. 

Bu film hakkındaki genel görüşümdü. Ama Climax daha detaylı bir incelemeyi hak ediyor. Açılış sahnesi ile izlediğiniz filmin sonunda çok da normal şeyler görmeyeceğinizi anlıyorsunuz. Sizde merak uyandırıyor. Sonra film yavaş bir tempo ile ilerlemeye başlıyor. Ardından karşınıza çıkan dans sahnesi ise tek kelimeyle mükemmel. Muhtemelen aklımdan gitmeyecek sahneler arasında yer alacak. Kesintisiz, uzun bir dans sahnesi... Sanki film değil de canlı bir dans gösterisi izliyormuşsunuz hissini yaratıyor. Kamera hareketleri ile en iyi açıları yakalayabildiğiniz canlı bir şov. Düşündükçe açıp açıp izleyesim geliyor. Gaspar Noe'nun neden farklı ve isim yapan bir yönetmen olduğunu anlatan bir sahne. Ve o sahnenin bitmesi ile karakterleri, karakterler arasındaki ilişkileri tanıdığımız diyalog bölümüne geçiyoruz. Bence filmin bu kısımları da güzeldi. Geçişler, diyaloglar sıkmıyor insanı. Gecenin nasıl sonlanacağını merak ediyorsunuz. Çünkü işler bir şekilde ilk sahneye bağlanacak...

Gerisini anlatmak spoiler olur ama sadece temponun asla o dans sahnesi kadar yüksek olduğu bir anla karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Benim nacizane fikrim "climax"i o sahnede yaşatan bir film olduğu. 

Sinemanın kötü çocukları arasında yer alıyormuş Gaspar Noe. Böyle anılmasının sebebinin yaptığı filmlerin korkunç olayları anlatması değil, bence. Bizi rahatsız ettiğini düşündüğümüz şeylerin aslında ne kadar korkunç şeyler olduğu hakkında en ufak bir fikrimizin olmadığı gerçeğini gösterdiği için Noe kötü çocuk. Tabii bu konuda biraz daha net bir fikre sahip olmak adına geri kalan 3 filmini de izlemem lazım. Ama bir yönetmen, yaptığı 5 film ile bu şekilde anılan bir noktaya geldiyse yapmak istediği şeyi gerçekten başardığını söyleyebiliriz. 

Climax ile başlayan ve Gaspar Noe ile devam eden araştırmalarım benim New French Extremity sinema akımına götürdü. Gaspar Noe'nun yaptığı 5 filmin 5'ninde yer aldığı 90'larin başında başlayan bu akım seyirciyi irite etmeye yöneliyor. Cinsel çöküş, cinsel şiddet ve rahatsız edici psikozlar akımın genel hatlarını meydana getiren temalar. İnsan vücudu, çıplaklık gibi olgularla bu temaları anlatıyor. New French Extremity içinde yer alan filmlerin çoğu "gore" olarak tanımlanan korku filmleri. Bunların haricinde erotizmi içinde barından gerilim ve sanat filmleri de akım içerisinde yer alıyor. Akım ve Noe hakkında biraz daha fikir sahibi olmak adına Love ve Enter the Void filmini izleyeceğim.

Bakalım kendimi nasıl bir çukurun içine atıyorum, göreceğiz. 

21 Mayıs 2020 Perşembe

Her Korkunç İnsanın Arkasında Bir Medya Var

Aslında başlığın genele ne kadar uyacağından emin değilim ama üzerine düşünmek istediğim bir başlık olduğu için değiştirmeyeceğim. 

Netflix'in en sevdiğim tarafı içinde barındırdığı geniş belgesel arşivi. Ve gün geçtikçe de artıyor. Dizi kusmasından, dandik senaryolu filmler pompalamasından sıkılıp Netflix'e karşı kötü konuşmaya başlayacağım sırada belgesel bölümünde biraz geziniyorum ve dilimin ucuna gelen kelimeleri yutuyorum. Netflix'in, izlediğim belgeseller ile aklımda kalması bence onun başarılı bir platform olduğunun kanıtı.

Geçenlerde bir tavsiye üzerinde Netflix'de izlediğim Amanda Knox belgeseli de gene beni hem memnun etti hem de kızdırdı. Cinayet ile suçlanan yirmi yaşındaki Amanda Knox hakkında bir belgesel. Ben bu zamana kadar Amanda Knox'un kim olduğunu bilmiyordum. Diziyi tavsiye eden Türk Usülü Jarlax, kadının burada bile haber olduğunu hatırlıyor. Ben o zamanlar daha havari bir insandım. Her neyse... Neticede belgesel sayesinde Amanda Knox'u, suçunu ve İtalya'daki yargılanma sürecini öğrenmiş oldum.

Belgesel bu açıdan gerçekten çok başarılı. İlkin biraz taraflı gibi gözükse de bence olayın gidişatını, olaya dahil olan sanıkları, polisleri ve medyayı dışarıdan verebilmiş. İzlerken kendimi herhangi bir kişiye ya da tarafa daha yakın hissetmedim. Hissettiğim tek şey polis ve medyanın sahip olduğu etkilerden nefret etmem oldu. 

Sorguya çekme yetkisine sahip insanların gayesinin gerçeği aramak olması gerekir. Bir suçu itiraf ettirmek değil. Özünde bu gaye ile yaklaşmayan bir dedektifin bence işkence ile bilgi almaya çalışanlardan hiçbir farkı yok. Gerçeği bulmak isteyenin tarafsız olması gerekir. Gerçeği istediğin yöne çekmek bir yalana ortak olmaktan öte değil. Bunu "Jagten" filmini izlerken de hissetmiştim. Amaç bir suçun arkasındaki gerçeği bulmak olmalı. Bir itiraf almak değil. 

Amanda Knox hakkında herhangi iyi ya da kötü bir düşünceye sahip değilim. Belgesel sizde öyle bir hissin oluşmasına neden olmuyor, bence. Ama davasını ele alan polis ekibi ve dedektif açısından şansız bir insan olduğunu söyleyebilirim. 

Ve Medya... Herkesin bu kadar şikayet ettiği "linç" olayının Amanda Knox zamanında medyanın öncü kuruluşları tarafından yapılmış olduğunu görmek çok ilginçti. 

Gezi olayları ile başlayan ve özellikle seçim zamanlarında medyanın ne kadar manipüle edici bir yapı olduğunu anladım. Önceden üzerine çok düşünmemiştim (sanırım önceden çok düşünen bir insan değilmişim). Ama şimdi 2000'lerin başında geçen bu Amanda Knox olayı ile medyanın satış uğruna attığı başlıkları, yazıları görünce medyanın elindeki gücü çok daha net bir şekilde anladım. 

Bir insanı, bir olayı nasıl bambaşka bir hale sokabileceğini ve bunu yaparken işini ne kadar iyi yaptığını düşünüyor olması... Ve yarattığı etkinin o insanın hayatını nasıl etkilediği... Amanda Knox'un şüpheli bulunmasının ardından patlayan haberler ile kadının ne kadar sosyopat bir insan olduğunu, erkek arkadaşı ile nasıl korku saçan bir çift olduklarını herkes "öğrenmiş". Yargı sürecinde iken yattığı hapishanede tuttuğu günlüğün medyaya sızması ile beraber olduğu erkekler, hayalleri ve korkuları artık herkesin malı olmuş. 

Düşünsenize, sadece sizin olduğunu zannettiğiniz düşünceleriniz, hayatınız tanımadığınız insanlar tarafından eleştirilmesi için "haber" yapılmış. O saatten sonra yargının sizin için verdiği kararın ne önemi kalır? Önemli olan sizin işinizi ne kadar iyi yapmış olmanız...

Belgeselde Trump'la karşılaşmak da garip oldu. İtalya'nın yargı sistemini eleştiren Trump'ın çözümü net; "Boycott Italy". Adam boykot etmeyi ezelden beri seviyormuş...

Covid İyi Gelebilir Sanki

Çin'de uzun bir süre sokağa çıkma yasağının sonunda boşanma taleplerinde artış olduğu haberini ilk duyduğum zaman gene bir medya abartması olduğunu düşünmüştüm. Haber anlayışının, gerçeği çarpıtmak ve popüler olan düşünceyi yansıtacak şekilde tekrar yoğurmak olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle gazete ve haber sitelerinde okuduğum şeylere mesafeli, tedbirli ve yüzde 80'i abartıdır, yaklaşımını benimsemiş haldeyim. Ama şimdi anlıyorum ki bu Çin'de boşanma talebinin artmış olduğu haberinde abartma yüzdesi daha küçük olabilir.

Kendi küçük çevremde bile beraber evde uzun süre geçirmek zorunda kalan insanların birbirlerini nasıl üzdüklerini, kırdıklarını görmeye başladım. 

Gerçekten zorla bir yerde kalma durumu, insan psikolojisinde bu kadar ciddi etkileri olabilir mi? Belki kendi evinde kalamayıp, ailesinin evine dönen insanlar için sarsıcı olabilir. Kendimi düşününce, 5 yıl aileden ayrı bir çatı altında yaşadıktan sonra bile ufak bir aile ziyaretinde ne kadar bunaldığımı hatırlıyorum. Şimdi insanlar, o bunalma ile neredeyse iki aydır yaşıyor. O yüzden evinden hariç bir yerde kalıyor olmanın insanın psikolojisini gerçekten etkileyeceği aşikar.

Ama ya zaten hayatını beraber geçirmeye karar verdiğin biri ile beraber kurulan bir evde yaşamak? Evden çıkamıyor olmak, zaten "Evet." diyerek kurduğun bu düzende nasıl bir etki yaratıyor da işler yolları ayırmaya gidiyor? Buna pek aklım yatmıyor. Aklıma yatan zaten baştan yanlış bir karar verildiği, salgın krizinin ileride kopacak olan bu bağı aniden ve daha sert bir biçimde kestiği düşüncesi. O zaman da aslında bu krizin, yollarını ayırmaya karar veren insanlar için iyi bir olay olduğunu düşünüyorum. Seni mutsuzluğa yavaş yavaş götüren bir beraberliği erkenden kesmeni sağlayarak mutlu bir hayat kurma şansını veriyor. 

Peki ya kardeşler? Bu işte, hiç anlayamadım ve anlam veremediğim şey... Küçük kardeşe sahip bir insan olarak ve kardeşi ile 4 yıla yakın ev arkadaşlığı yapmış biri olarak bu süreçte birbirini kıran kardeşlere anlam veremiyorum. Kardeş kıskanacağın biri değildir. Gerektiği zaman senin olan onundur ve onun olan da senindir. Kardeşi ile bir ay boyunca kavga edip işin ucu hiç konuşmamaya gidiyorsa bence bu kişinin hem kendinde hem de ilişkilerinde sıkıntıya sahip olduğunu gösteriyor. Beraber büyüdüğün, seni pek çok insandan daha iyi tanıyan birisi ile geçinmeyi beceremiyorsan karşındakinin ne kadar "uyumsuz" biri olduğunu söylemeden önce kendindeki uyumsuzluğu bulmaya çalışmak gerekiyor. 

Kendi küçük çevremdeki 4 insanın bu süreç zarfında yaşadıkları kafama çok takılıyor. Salgın döneminde içinde bulundukları bu huzursuz ortam sonucunda aslında kendileri için en değerli olan şeyi kaybetmelerini hiç istemiyorum. Onun yerinde kendilerini bulmaları en güzel şey olur. Aslında bu herkes için geçerli. Belki de bu salgın krizi ile kendi içimizdeki düğümleri çözebiliriz. Birey olarak salgının tek olumlu etkisi bu olabilir. 

14 Mayıs 2020 Perşembe

Bayan Kene Dışarıdan Bildiriyor!

Yaklaşık 2 ay boyunca, salgın nedeni ile kendini eve kapatmış biri olarak şu an, dışarıda, müşteri beklerken kendimi çok savunmasız hissediyorum. Psikolojik olarak bu akşam kendimi hasta hissedeceğime adım gibi eminim. 

12'de dükkanın kapılarını açtıktan sonra iki saat içerisinde sadece tek bir kişiye hizmet vermiş olmama rağmen (ve o kişide maskeli gezen birisi olmasına rağmen) gerginliğimi üstümden atamıyorum. 

Göğsüm sıkışıyor gibi hissediyorum. Tabii bunun sebebi bir iki can sıkıcı telefon konuşması da olabilir. 

İki gün önce hizmet verebileceğimi öğrendiğimde güvenli evimden, huzurlu hayatımdan çıkıp, yorgunluk ve tehlike getirecek bir çalışma hayatına geri döneceğimi idrak etmiş ve mideme kramplar girmeye başlamıştı. Sonra mantıklı kısmımı karşıma alıp durumu biraz daha net bir şekilde ortaya koymasını istemiştim. Yapabileceklerimi ve yapamayacaklarımı, gelecekte karşılaşacağımız problemleri ve şimdi sahip olduğumuz imkanları bana o kadar güzel bir şekilde anlattı ki içimin burkulmasına rağmen, işe geri dönüyor olmanın garip heyecanı sardı beni. Neticede şu an elimdeki tek iş imkanı buydu, güzeldi ve gelecek vaat ediyordu. 

Umut veren düşüncelerin gazı ile zevkli bir temizlik yapıp hizmet verecek şekilde hazırladık kendimizi. Ve kesinlikle, bu süreçte yalnız olmamak o kadar iyi geldi ki... Birlikte karar almak, birlikte işe girişmek her şeyi çok daha kolay ve altından kalkılır bir hale soktu. Birlikte işletecek olmanın heyecanını hissettim resmen. 

Bu sabahta dingin uyandım. 2 aylık dönemde alıştığım kalkış saatinden erken kalkmış olmak bile rahatsız etmedi. Köpeğimle uzun yürüyüşümüzü yaptık, ardından sporumu yapıp kendimden memnun bir halde dükkana geçtim. Bundan sonraki düzenimin böyle olacağı fikri beni memnun etmişti. Menüye ekstra ekleyeceğim şeylerin düşüncesi ile heyecanlanmış, bir iki malzeme almış ve kurabiye pişirmeye şevkle başlamıştım. Yorucu hazırlık işleri bittikten sonra üstüne bir de satış yaptığım zaman benden keyiflisi yoktu. 

Ta ki şu can sıkıcı telefonu alıncaya kadar... Açmanın tehlikeli olduğundan tut, parasal herhangi bir yardımda bulunamayacağından bahseden, tek başıma çalışmamı istemeyip buna alternatif olarak dükkanın kapatılmasını öne süren moral bozucu bir konuşma... 

Ve şimdi, kendimi çok daha yalnız, çok daha kırılgan ve hasta hissediyorum. İşin içinden nasıl çıkacağım hakkında hiçbir fikrim yok. İpleri tamamen elime alma yolu pek çok kalp kırıklığı ile dolu. Kapatmayı kabul etmek, bu zamana kadar harcadığım emeği çöpe atmaktan farksız. Üç, beş biriktirdiğim şeyi dükkana harcayarak en azından sıfırdan başlar vaziyete getirsem bile bu işe beraber kalkıştığım kişiler artık yapmamamız gerektiğini düşünürken tek başıma ne kadar devam edebilirim, bilmiyorum... Ve eğer sonucu değiştirmeyecekse, zaten kuş kadar olan birikimimi buraya gömmek ne kadar mantıklı?

Güzel şeylerin olacağına inancım uçtu gitti. Şimdi onun yerinde mide bulantısı ve baş ağrısı var. Yarın sabaha daha iyi başlamanın yollarını arayacağım.

6 Mayıs 2020 Çarşamba

Hıdırellez / St. George Day / Dita Verës / Kakava / Erdelezi / Mar Elyas

Bayan Mavi'nin gün içinde yaptığı hatırlatmaya rağmen gece yarısını geçtikten sonra aklıma geldi. Son dakikada ödev yetiştirmeye çalışan bir çocuk edası ile bir parça kağıt koparıp ufak bir maket yaptım, orasına burasına maketin detaylarını çizdim, yazdım ve evin önündeki gülün toprağına bıraktım dileğimi. 

Sabah bıraktığım yerde duruyordu. Planım, olur da kendimde Dalyan'a gidecek gücü bulursam gidip dileğimi kanal bırakmak. Bayan Mavi'nin talimatları bu şekilde. "Eğer sabah rüzgardan uçmamışsa dileğini akan bir suya bırak."

Bayan Mavi inançlı biri. Ama sevdiğim bir inanç şekli var. Kendini mutlu eden şeylere, mutlu etme ihtimali olan şeylere inanıyor. Karma'ya da inanıyor. Eden bulur, inancını da seviyorum. Zira bu da O'nu mutlu ediyor. 

Benim bir inancım yok. Refleks haline gelmiş kelimeler ve ağız alışkanlıkları, içinde bulunduğum toplumun bir sonucu. Rastlantıların, kimyanın, biyolojinin ürünü olan kocaman bir evrenin içinde küçük ama çok küçük bir parça olduğumuzu düşünüyorum. İnanıyorum diyemem buna. Çünkü düşüncelerimi değiştirecek şeyler olabilir. Ama inanç öyle bir şey değil. Ne olursa olsun, inandığı şeyden vazgeçmiyor insan. Bunun tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bir tür takıntı gibi. O yüzden olabildiğinden mesafeli durmaya çalışıyorum.

Ama Hıdırellez'i seviyorum. Ezelden beri eski toplumların kutladıkları bir yenilenmenin habercisi. Hoşuma gidiyor. Sanki bahar gerçekten gelmiş gibi hissettiriyor insana. Halbuki, muhtelemen uzun bir süre ekin alamayan bir toplumun, sürdüğü topraktan çıkan ilk yeşili gördüğü andan öte bir gün değil. Ama onların mutluluğu yüzyıllar sonra paylaşıyor olmak, özellikle doğadan uzaklaştığımız bu çağda, insanın kendini bir nebze daha yakın hissetmesini sağlıyor. 

Ayrıca dilek dilemeyi de seviyorum. Evet, kara kedinin şanssızlık getireceği düşüncesinden hiçbir farkı yok teoride ama pratikteki kullanımı daha hoşuma gidiyor. Doğum günümde, yıldız kaydığına şahit olduğumda ve Hıdırellez gecesinde mutlaka dilek dilerim (ama kara kedilere herhangi bir garezim yok). Dilek dilemek, pek kişinin düşündüğünün aksine, insana bir hedef koymasını sağlıyor. Kafan karışıksa, içinden pek çok şey dilemek geliyor ama tek bir dilek hakkın varsa, işte o zaman en çok neyin gerçekleşmesini istediğini anlıyorsun. Aklında daha sağlam bir yeri oluyor o hayalin ve yapacakların için bir amaç belirlemiş oluyorsun. Kazandığın parayı nereye harcayacağını ya da paran varsa nasıl değerlendireceğini, sağlıklı ya da mutlu olmak için çaba harcamanı sağlıyor. Motive ediyor seni. 

İşte tam bu yüzden, dün gece, alelacele ufak bir kağıtla dileğimi diledim. Toprağa bıraktım. Toprağına bıraktığım gülün yapraklarını sevdim ve tomurcuklarını farkettim. Bir sürü tomurcuğu vardı. Gün içinde önünden en az iki kere geçtiğim ama hiç dikkat etmediğim tomurcuklarını Hıdırellez aktivitesi sayesinde farkettim. 

Yatmadan önce Bay Nerd'e sordum.
"Bu gece Hıdırellez. Var mı bir dileğin?"
"Dileğim... dileğim..." bir yandan telefonunu şarja takmaya çalışıyor bir yandan kendisine çok uzak olan bu konuya nasıl dahil olabileceğini düşünüyordu. "Dileğim, insanların batıl inançlardan vazgeçmesi." dedi. 

Aynı anda hem kendiyle çatıştı, hem cevabından memnun kaldı hem de beni cevapsız bırakmadı. Kendine yakışanı giymiş olmanın mutluluğu ile yanıma kıvrıldı. Ben de Hıdırellez'i kaçırmamış olmanın mutluluğu ile O'na katıldım.