27 Mayıs 2010 Perşembe

Sanırım

Neredeyim tam olarak emin değilim. Ama tuhaf bir şekilde Fransa'da olduğum hissine kapılıyorum. Fransa'da taş bir binanın içinde, bir balkondayım.

İki elimde de şu minik silahlardan var. Hani, hanım silahı dediklerinden. Kadınların jartiyerlerine sıkıştırdıkları minik silahlardan. Ama hangi cinsiyete ait olduğumu bilmiyorum. Silahlar elimde çok küçük gözüküyorlar. Sanırım erkeğim.

Elime yakışmayan hanım silahlarımla, koyu, siyaha yakın lacivert renkli kadife perdelerin arkasına saklanmışım. Galiba perdelerin üzerinde kırmızı, otantik çiçek desenleri var ama pek dikkat etmiyorum. Dikkatim daha çok perdelerin arasından gördüğüm avluya yoğunlaşmış.

Avlu sanırım bir iç bahçe. Büyük bir kapının açıldığını duyuyorum. Görüş alanıma kadınlı erkekli bir grup giriyor. Sağ elimdeki silahı daha sıkı kavrıyorum. Hoş, zaten küçücük. Sanırım elimin içinde kaybolacak.

Kadınların üzerinde dizlerine kadar gelen dar etekler var. Altlarında hafif bir topuğu olan, burunları yuvarlak, ayaklarının üstünden siyah bir bant geçen ayakkabılar var. Kimisinde bacaklarının arka tarafında, boydan boya kalın, siyah bir çizgi uzanan külotlu çoraplar. Bazısının başında yuvarlak şapkalardan var. Erkeklerin de başlarında fötr şapkalar. Düz kesim pantolonların altında yuvarlak burunlu, cilalı ayakkabılar. Bana 40'lı, 50'li zamanları hatırlatıyorlar. İkinci Dünya Savaşı geliyor aklıma. Sanırım Fransa'da görev yapan bir ajanım. Elimde s.kik silahlarım, onları bekliyorum.

Altı, yedi kişi geçiyor önümden. Girişlerini balkonun sol tarafından izledim. Geçenin son kişi olduğunu anladığımda yavaşça balkona çıkıyorum ve silahlarım patlamaya başlıyor.

Kapıya yakın olan iki kişi yere yığılıyor. Sonra onların hemen önündeki iki kadını fark ediyorum. Birinin, uçları kalın bukle yapılmış parlak siyah saçları var. Onun hemen arkasında duran kadının ise üstünde kırmızı bir ceket. Sağ elimdeki silah bir daha patlıyor. Siyah saçlı kadın arkaya doğru devriliyor. Kırmızı ceketli kadının üzerine yığılıyor. İkisininde suratında acı ifadesi. Silahımın, görünüşü kadar s.kik olmadığını düşünüyorum. Ve de şanslı biri olmalıyım. Bir taşla iki kuş misali, ikiside yere yığılıp kalıyorlar.

Silah sesleri duyulmaya deva ediyor. Küçük namludan dumanların çıktığını görüyorum. Üç kişiyi daha vuruyorum. Çığlık atıyorlar. Topuklu ayakkabıların taşlarda çıkardığı sesi duyuyorum.

Avlunun ortasına doğru dönüyoruz, silahlarım ve ben. Kısa, beyaz taştan basamaklarla çıkılan sahnemsi bir alanı görüyorum. Alanda tek bir kişi duruyor. Gördüğüm zaman hatırlıyorum onu. Avluya ilk giren oydu. Balkonuma kısa bir bakış atarak geçmişti. Bana kısa bir bakış atarak geçmişti. Orada olduğumu biliyordu. O zaman bu işin içinde birlikte olduğumuzu anlıyorum. Onları buraya onun getirdiğini anlıyorum.

Üzerinde siyah bir takım elbise var. Biraz önce vurduğum erkeklerinki gibi, cilalı, yuvarlak burunlu ayakkabılarının üstünde bolluk yapan düz kesim pantolonu. Yakaları sivri ceketi. Sarı saçlarını soldan ayırıp arkaya doğru yatırmış. Bir tutamı yüzüne düşmek üzere. Elini atıp onu da geriye yatırırken tekrar balkona bakıyor. Bana bakıyor. Aşağı inmem gerektiğini anlıyorum.

Avluya inmişim. Silahlarım elimde değil. Umarım ceketimin cebine, ya da pantolonumun bir yerine sıkıştırmışımdır. Sarışın ortağıma doğru yürüyorum. Yüzü soluk ve ifadesiz. Suratındaki sert ifade, onun bir Alman olduğunu hissettiriyor. Basamaklara doğru gidiyorum. Gözleri soğuk bir mavi. Aslında mavinin soğuk bir renk olduğunu düşünmem ama onun gözleri gerçekten soğuk.

Bana dikilmiş gözlerinden rahatsız oluyorum. Bir terslik olduğunu hissediyorum. O sırada bakışlarını benden ayırıyor. Arkama doğru bakıyor. Tuzağa düştüğümü hissediyorum. Onun bakışlarını takip ederek dönüyorum. Kimse yok. Tuzak yok. Kırmızı bir kıpırtıyı farkediyorum. Siyah saçlı kadının altında kalan kırmızı ceketli kadın. Elinin eteğine uzandığını görüyorum. Eteğini yukarı çekiyor, jartiyerine sıkıştırdığı küçük kılıfdan küçük silahını çıkarıyor. Onların hanım silahı olduğunu söylemiştim.

Hareket edemiyorum. S.kik silah, kadının zarif elinde daha hoş ve tehlikeli gözüküyor. Silah patlıyor. Dengemi kaybediyorum. Kıçımın üzerine otururken göğsümün acıdığını hissediyorum. Son bir defa bakıyorum kadına. Güzelmiş. Taşa yığılıyorum. Bittiğini anlıyorum. Biterken aklıma geliyor. Silahım hakikaten s.kikmiş ve ben hiç de şanslı bir herif değilmişim. Ekran kararıyor. Ve uyanıyorum.

16 Mayıs 2010 Pazar

2046

2046 ile 2006'da tanışmışım. Kayıtlara geçmiş. Bu gün o filmi bi kere daha izledim ki yaklaşık bir aydır hem bunu yapmayı planlamakta hem de kayıtlara nelerin geçtiğine bakmaya niyetliydim. Bu gün önce filmi izledim sonra da yazdıklarımı okudum.

Öncelikle o anki ruh halimi düşünürsek filme biraz fazla anlam kattığımı söyleyebilirim. Ama hemen ardından şunu da belirtirim ki bence doğru anlamlar katmışım. En azından bi yere kadar. Direk alıntı yapıyorum:

"2046'nın aslında çaresizlik abidesi olduğunu ve belkide oradan asla dönememenin, gerçeklikten uzak kalma isteğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yaşamak istenen anın sahte olaylarını gerçeklere tercih edecek kadar zavallıların gittiği bir yer bence. Ve oradan geri dönenlerde bu nedenle bu kadar yaralı..."

Kesinlikle katılıyorum. Ama gözümden kaçan şu noktalar var; birincisi yaptığım inceleme film hakkında değilde daha çok filmde bahsedilen bir kitabın konusu hakkında olmuş. Genel olarak pek filme değinmemişim. Şimdi bunun hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum.

Filmin müzikleri çok başarılı. Görselliğe pek fazla dikkat edilmemiş bence. Ama gerek de yokmuş. Daha çok anlatıkları ile ilerleyen bir film, görüntülerden ziyade. Filmdeki geçişler gayet hoşuma gitti. Aynı ortamdaki farklı insanların hikayeleri güzel iç içe geçmiş. Ve tabii ki konusu. 2006'da yazdığım yazının girişi aslında konudan biraz bahsetmiş:

"Kaç tane yaşanan aşk hikayesini anlatırsa anlatsın yalnızlığı konu edinmiş."

Buna da kesinlikle katılıyorum. One night stand lerle iyi bir gidişata sahip olduğunu düşünen insanların ne kadar kolay tutunabileceklerini ve ne kadar kolay üzülebileceklerini anlatıyor. 2046'da temel olan aşık olmak. Aşık olmanın sadece bir zamanlama meselesi olduğundan bahsediyor. Doğru insan yok, tamamen zamana bağlı. Zaten doğru ya da yanlış tanımlamasını yapan da zaman oluyor. Buradan da filmin içinde bahsi geçen kitabın konusu olan 2046'a geçiliyor. Bir anıyı tekrar yaşamak için binilen bir tren. İşe yarayıp yaramadığı da bilinmiyor. Çünkü kimse geri dönmüyor. Bu işe yaradığını mı gösterir? İşe yaraması iyi bir şey mi ki?

Saplanıp kalmak. Sanırım bu da filmin değinmek istediklerinden biri. Bütün karakterler saplanıp kalmışlar çünkü. Biri evli bir kadınla yaşadığı bir ilişkiye, biri konuşmak istemediği bir geçmişe, biri evlenme planları kurduğu adama, bir diğeri babasının görüşmesini istemediği bir japona... Üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, saçma sahteliklerle, ilişkilerle örtmeye çalışsalar da aslında hep o ana odaklanmış halde hareket ediyorlar.

Bilmiyorum ama film hoşuma gidiyor. İçinde farklı insanların öykülerini barındıran şeyleri seviyorum. 2046, imdb den 7.5 almış. Muhtemelen benim yukarıda yaptığım binimum artistlikle alakası olmayan noktaları, artıları ve eksileri vardır. Genede benim filmden aldığım ve anladıklarım bunlar. Çok da saçma olduğunu düşünmüyorum aslında. Dediklerimin arkasındayım :) Güzel noktalara değinmişim. Aferim...