19 Aralık 2019 Perşembe

İlişkiler ve Çamaşır Yığını

İnsan ilişkileri her zaman ilgimi çekmişti.

Oturmuş, saatlerdir Blog'daki eski yazılarımı okuyorum ve insan ilişkilerimi değerlendiriyorum.

Bay Sıkıntı'yı okudum, mesela. Bir yazıda O'ndan bahsetmişim. Artık ona Bay Sıkıntı diyemem herhalde. Ama şimdilik öyle devam edeceğim. Aramızdaki diyalog hoşuma gitti. Şimdi aramızda aynı diyaloglara sahip olduğumu görmek de hoşuma gitti. O'nunla aramızdaki ilişki genel olarak hoşuma gidiyor. Bu dünyada asla yalnız olmayacağımı anlıyorum. O var olduğu sürece ben de var olacağım. Mesafelerin bizi etkiyeceğini düşünmüyorum. Ya da hayatımıza giren kişilerin. Çünkü biliyorum, herkes ama herkes gidici, gitme potansiyeline sahip. Hatta gitme lüksüne sahip! Ama Bay Sıkıntı değil! Üzgün de değilim. İki yüzlülük yapmayacağım, ben var olduğum sürece O'da var olacak.

Dominantlar Kraliçesi... O bambaşka bir yazının konusu olmalı. 2 sene oldu tahtını bırakalı. İki seneden fazla diyebiliriz aslında, çünkü son 3 senesini tahtında değil, bir yatakta geçirdi. Aramızda olması için salona kurduğumuz bir yatakta geçirdi. Yanında, her zaman göz kulak olması için para verdiğimiz bir kadın, altında hem onun hem de bizim kurtarıcımız olan hasta bezi... Artık hasta bezine bakış açım o kadar değişti ki... Ya da " Anneciğim." kelimesinin anlamı... Bazen bir yerim ağrıdığında farkında olmadan diyorum ve içim sızlıyor. Dominantlar Kraliçe'si başlı başına ayrı bir yazı hak ediyor.

Toksik ilişkilere sahip olduğumu düşünmeye başlamıştım. Blog'u okurken, acaba haksızlık mı etmişim, dedim. Sonra biraz daha düşündüm ilişkiler üzerine. Sadece kendimle sınırlamadım. Biraz daha dışarıdan bakmaya çalıştım. Kendime de dışarıdan bakmaya çalıştım. Yaptığım hatalar var, bunu reddetmek çocukça olur ama şimdi o hataları anlayabiliyorum. Önceden bu hatalarım için özür dilediğim zamanlar olmuş. Şimdi o hataları başkası yapıyor ve ben bir özür beklemiyorum. Bunun sebebi yaşım mı? Ya da artık yalnız olmayışım mı? Belki de ikisi beraber... Çünkü özür beklemeyen başka insanlarında aynı iki kaleme sahip olduğunu görüyorum. Ya da yaş diye bahsederken hata yapıyorum. Çocukluk demek belki daha doğru.

Peki ben hiç mi çocukluk etmiyorum? Oh, bunun kadar yanlış ve yalan bir düşünce olamaz. Zaman zaman basan hırçınlığımın tek sebebi çocukluk! Bunu görmek ya da fark etmek için derin analizlere ihtiyacım yok. Ama bunun yanında artık daha ağır basan olgun bir tarafım olduğunu görüyorum. Etrafımda hala özür bekleyen insanların ise bu olgunluğa daha sahip olmadığını. Üzüntüyü hırçınlığa dönüştürmek çok kolay. O hırçınlıkla saçma kararlar vermek ise daha da kolay. Ama üzüntüden harekete geçmeye giden yolda derin bir nefes alarak ufak bir mola vermek... Aslında yapılması gereken tek şey bu. Kendini ve başkalarını kırmadan önce ufak bir mola ver. Seni neyin acıttığını düşün. Bunun üstesinden gelmenin yolunu değil de bunu doğru şekilde ifade etmenin yolunu düşün. Bu aralar kafamı buna yoruyorum. Hırçınlığımın kaynağına ulaşıp konuşmam gereken kişileri ve konuları bulmaya çalışıyorum.

Bu listenin ilk ismi çok belirgin. Kafamı uzun zamandır kurcalıyor. Önceden sadece hırçın düşünceler kafamda dönüp duruyordu. İntikam yüzde dağılımında yüksek bir orana sahipken, kıskançlığın da gözden kaçırılmayacak kadar büyük bir orana sahip olduğunu farkettim. İşte şimdi, kafamda bütün bunları bir düzene oturtmaya çalışıyorum. Düşüncelerimi bir düzene oturtmalıyım ki kafamı kurcalayan çocukça hırçınlığı geride bırakıp olgun düşüncelerle kendimle ve O'nunla yüzleşebileyim. Dingin kafayla, sakin bir tavırla ve açık bir anlatımla, zamanı geldiğinde, daha sağlıklı bir ilişkiye sahip olabilmek için konuşabileyim.

Açık konuşmanın ne kadar önemli bir şey olduğunu farkettim. Bence insan ilişkilerinde en büyük etkiyi yaratan şey bu. Varsayımlar, göndermeler ya da içe atmalar, özellikle insan ilişkilerinde her şeyi çok daha karmaşık hale getiriyor. Yatak odasında biriken kıyafet yığınları gibi. Aslında o yığının içinde kirliye atılması gerekenler, verilmesi gerekenler ya da makineden yeni çıkan temiz kıyafetler var. Ama hepsi birbirine öyle bir karışmış ki... Ve maalesef kirli çamaşırların kokusu temizlerin üstüne siniyor. Tekrar makineye atılması gereken bir yığın haline gelmeden önce, geç kalmadan, neyin kirli neyin temiz, neyin eski neyin yeni olduğunu ayırırsam çamaşırları yıkamak ya da yıkanmışları kaldırmak o kadar büyük bir iş haline gelmiyor. İnsan ilişkilerine de böyle bakmaya başladım. Gerekeni zamanında yaparsan, çok uç durumlar hariç, her zaman giyecek bir şeyin oluyor.

İnsan ilişkileri üzerine daha çok düşüneceğim. Listenin başındaki isim üzerine çok düşüneceğim. Kilit bir isim bile olabilir belki de... Bir sonraki "level"ın anahtarı olabilir...

Derine İnme Zamanı

İnanılmaz rüyalar görmüşüm!

İpe sapa gelmez rüyalara... Üzerine düşünmenin yersiz olduğu ya da üzerine düşünmenin saatler süreceği rüyalar... Düşündüğünde seni daha da saçma yerlere götüren rüyalar...

Hastalık bulaştırmam gerektiğini görmüşüm mesela... Hastalık bulaştırma fabrikasına gidip, hastalık bulaştıran bir dile defalarca elimi sürdüğümü ve böylece milyonlarca kişiye hastalık bulaştırdığımı görmüşüm. Bunu kesinlikle anlatacağım.

Zavallı bir hafızaya sahip olmanın lanetini hiç bu kadar yoğun hissetmemiştim. Aile ile geçirdiğim tatilleri hatırlayamamak, rüyalarımı ve Doktor Civan'ın rüyalara yorumlarını hatırlayamamak kadar üzmüyor beni, doğruya doğru. Ahh, bir iki parça bir şey hatırlayabilsem keşke...

Üzgün maskeli rüyayı tamamen unutmuşum, mesela. Ama okuduğum anda hemen gözlerimin önüne geldi. Çok şükür, Doktor Civan'ın yorumlarını da eklemişim. Keşke hepsinde yapsaydım... Tabii bu hepsine bir yorum yaptığı varsayımına dayanıyor. Bu arada "yorum yapmak" da yanlış bir ifade. Aslında yorum yapmıyordu ki... Beraber analiz ediyorduk. Keşke analiz etmeyi biraz daha iyi öğrenseydim. Belki şimdi yapabilirim. Belki şimdi, Bayan Goth sayesinde analiz üzerine çalışabilirim.

Blog'da biraz daha araştırma yapmam lazım. Biraz daha rüya bulmam lazım. Ve bunları Bayan Goth ile analiz etmemiz lazım. Benim için çok önemli olacağını hissediyorum. Daha fazla rüya bulmam lazım... Daha fazla... Fazla...

12 Aralık 2019 Perşembe

Ölü Toprağını Atmaya Geldim

Ölüyü diriltmeye ne dersiniz?

Terkedilmiş bir mezarlıkta, kırık mezar taşlarının arasında, kurumuş güllerin ve türlü mezar çalılarının kapattığı yıkık dökük mezarların arasında aradığınızı bulmak sandığınız kadar zor değil. Çünkü o yola girdiğiniz anda beyniniz bedeninizi otomatik pilota alıyor. Bedeniniz yıllardır attığı adımları, yürüdüğü yolları, gördüğü manzaraları beyninizden çok daha iyi hatırlıyor. Ve siz hangi köşeyi ne zaman döneceğiniz konusunda kafa yorarken ayaklarınız duruyor. Aradığınız taş, aradığınız isim ve aradığınız ölü tam karşısınızda işte.

Diriltme işlemi karmaşık ya da mide bulandırıcı değil. Çünkü bu bir ikinci sınıf korku filmi değil. Sadece biraz toz toprağa bulaşacaksınız. Üstünüz başınız batacak ama şanslısınız, buraları çorak topraklar. Yani öyle vıcık vıcık bir çamurun içinde, bata çıka kazma çalışmaları yapmayacaksınız. Hatta kazmaya bile ihtiyaç duymayabilirsiniz. Zira, toprağın altında yatan arkadaşımız da sizin onu çıkarmaya istekli olduğunuz kadar dışarı çıkmaya istekli olabilir. Bu durumda bir iki ufak el hareketi ile üzerindeki, tabiri caiz ise, ölü toprağını atmanız yeterli olacaktır. Sizin şevk dolu hareketlerinizi, toprak altındaki arkadaşa da adeta bir can suyu gibi gelecektir. Siz bir avuç toprağı atacaksınız o bir başka avuç toprağı kaldıracak üstünden.

Mutlu sona ulaşmaya her yaklaştığınızda neyi ve kimi gömdüğünüzü, neden gömdüğünüzü hatırlayacaksınız. Korkmayın, son derece normal. Kızgın mı, diye düşünebilir, tedirgin hissetmeye başlayabilir ve vazgeçmeyi düşünebilirsiniz. Hiç gerek yok. Zira siz katil değilsiniz, O'da bir ceset değil. Uzunca bir süre önce, belki ilgisizlik, belki vakitsizlik belki de hayatın ta kendisi O'nu gömdü. Şimdi burada, kim kimi gömdü, kim kime ilgi göstermedi diyerek ortamı gerginleştirmenin alemi yok. Çorak topraklarda iken, ortam zaten hali hazır da gerginken anlamsız tartışmaların ve suçlamaların sırası değil. Çünkü dediğimiz gibi, bu bir ikinci sınıf korku filmi değil. Yersiz hareketlerin kalitemizi düşürmesini istemeyiz. Ölüyü diriltmeye geldik, üstünden toprağı temizledik, can suyunu verdik ve ta da!! İlk günkü gibi diyemeyiz tabii ki... Hangimiz ilk günkü gibi olduğunu iddia edebilir ki? Hepimiz yıprandık, yaşlandık ve yavaşladık. Ama Öz'ümüz değişmedi. İşte tam karşımızda, üstü başı tozlu (ki bu onu biraz daha bizim şu andaki halimize benzetiyor), içinde hala ışığı gördüğümüz Öz!..

"Bu sefer biraz uzun sürdü." diyor.
"Fazla uzun sürdü." diyorum.
"Seni gördüğüme sevindim." diyor.
"Seni bulduğuma sevindim." diyorum.
"Kaybettiğini mi düşünmüştün?" diyor. Sesinde tatlı bir alaycılık, onun altında da hafif bir sitem var.
"Bulamayacağımdan korktum." diyorum.
Gülüyor. Özlediğim bir gülüş. Beni güldüren bir gülüş.
"Yeni dirilen birine göre iyi gözüküyorsun." diyorum. "Sanki sende hala iş var."
"Usturuplu gömdün." diyor. Kestiremiyorum, hala sitemli mi yoksa eğleniyor mu...
"Zamanı geldiğinde aynı özeni ben de bekliyorum." diyorum.
"Dur!" diyor. "Önce bir yola çıkalım, sonunu yaklaştıkça düşünürüz."

Haklı. Hep haklıydı. Belki de bu yüzden gömüldü. Zira her şeyin bir yeri ve zamanı vardır. Artık benim O'na ayırabileceğim bir zamanım, dinleyeceğim sabrım ve aktaracağım imkanım var. O'nun da alması gereken gazlar, somutlaştırması gereken düşünceler ve anlatacağı hikayeler var.

Diriltme işlemi başarıyla gerçekleşti. Yolculuğun nasıl geçeceğini ise kimse bilemez. Zaten sizi yolculuğa çıkaran dürtü de bu gizem değil midir?

"Önce nereye gitmek istersin, Holden?" diye soruyorum.
"Önce şu yeni hayatını bir görelim." diyor.

Okçular Köyü'nün Dalyan'a İki Kala Sokağı'na giriyoruz. Dalyan'ın yağmuru ile yumuşamış toprak yol bizi tek katlı bir köy evine götürürken hiç konuşmuyoruz. Ciğerlerimizi ıslak, ağaç kokan hava ile doldurarak yolculuğumuza başlıyoruz.