31 Aralık 2011 Cumartesi

Rüya ve Doktor Civan


"Dört beş kişilik bir grubuz. Beraber tatile çıkmışız. Tanımadığım bir evde kalıyoruz. Ev kiralamışız sanırım. 

Evin dış kapısının yanında küçük pencereler var. Bir an o pencerelerden birinde, birini gördüm gibi geliyor. Ürperiyorum. Kapının karşısında ayakta duruyorum. Yanımda da birisi, yüzünü hatırlamıyorum ama erkek. Gördüğümden bahsediyorum, gülüyor. Yanlış görmüşsündür, diyor. İnanıyorum. Çok kısa bir görüntüydü çünkü, gördüğümden bile emin değilim. 

Aklıma klişe bir korku filmi konusu geliyor. Tatile giden arkadaş grubunun sapık manyak bir katil tarafından öldürüldüğü bir korku filmi. Umarım kostümlü katil değildir, diyorum. Çok klişe. Umarım daha psikolojik bir korku filmi olur. Sanırım bu düşüncemi evdekilerle de paylaşıyorum. Çünkü “tam ortamı gerçekten” diyip gülüyoruz.

Banyoya giriyorum. Yatmadan önce hep elimi yüzümü yıkarım. Gene yıkıyorum. Yüzümü mavi bir havlu ile kuruluyorum. Banyodan çıkacağım sırada -banyonun kapısı evin sokak kapısına bakıyor- evin içinde birini görüyorum. Kafasını örten siyah cübbemsi bir kıyafet var üzerinde, sırtı bana dönük. Yavaşça bana doğru dönüyor. Yüzünde beyaz, üzgün suratlı bir maske var. Göz çukurları kapkara. Çığlık atıyorum. Gırtlağım yırtılırcasına bağırdığımı zannediyorum ama kimse duymuyor. İçeriden kahkaha sesleri gelmeye devam ediyor. 

Maskeli katil bana bakıyor. Çığlık attığımı görüyor. Aynı zamanda kimsenin duymadığını da görüyor. Omuz silkiyor. Elini boşversene dercesine sallayarak görüş alanımdan kayboluyor, evin içinde başka bir yere gidiyor. 

O zaman anlıyorum ki duymayacaklarını biliyor. Bana inanmayacaklarını biliyor. Anlıyorum ki en sona beni bırakacak. En çok beni kovalayacak. Duyulmayacağımı bilmeme, sonunu bilmeme rağmen çığlık atmaya başlıyorum tekrar. Ve uyanıyorum."

Bu geçenlerde gördüğüm bir rüyaydı. Hemen yazdım. Doktor Civan'ım beğenir, dedim. 

Okudu. Sonra bir daha okudu. Bu sefer sesli. Sence, dedi, bu rüya neyi anlatıyor? 

Düşündüm ve aklıma ilk geleni söyledim; sanırım o rüyada önemli olan beni kimsenin duymaması. Duymayacaklarını anlamam...

Kafasını sallıyor. Teması yalnızlık olan bir rüya, diyor. Sonra tekrar okuyor. Gördüğün maskeli adam, diyor, aslında katil olduğunu gösteren hiçbir şey yok rüyanda. Ve hatta maskesi korkunç bir surata sahip değil, tersine üzgün bir yüzü var, diyor. Ve sana yalnız olduğunu söylüyor, boşversene diyor sana. 

Aslında hep yalnız olduğumuzu ve yalnız olacağımızı biliyoruz, diyor Doktor Civan'ım. Sadece bazılarımız bunu duymayı istemez. Ama artık sen biliyorsun. 

Bir kuralımız vardır sadece, diye anlatmaya devam ediyor Doktor Civan. Gerektiği kadar yardım, dayanabildiği kadar yorum yapmak. Sana gerektiğinden fazla yardım edersem ilerleme kaydedemezsin. Ve dayanabildiğin fazla yorum yaparsam da dağılırsın, diyor. 

Kuralı seviyorum. Hatta çok hoşuma gidiyor. Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. 

Rüyanı çok sevdim, diyor. Yazmaya devam et.

İyi yıllar dileyerek çıkıyorum. Meydana giden 10 dakikalık yürüme mesafesini hala gülümseyerek kat ediyorum. 

7 Aralık 2011 Çarşamba

Midnight in Paris

Woddy Allen'ı sevmem. Aslında bu bir sonuçtan ziyade bir önyargı, kabul etmeliyim. Neticede üvey kızıyla evlenmiş biri hakkında pek taraflı düşüncelerim var. Bunun yanında, izlediğim bir iki filminde, oynadığı karakterler duruşlarından, konuşmalarına kadar antipatik gelmişti bana. Tüm bunların sonucu; şu an sahip olduğum önyargı oldu.

Biraz önce, yoğun istek üzerine Woddy Allen'nın "Midnight in Paris" filmini izledim. İçinde Woddy Allen'nin oynadığı herhangi bir karakter yoktu. Sanırım bu ilk önemli nokta. En azından benim için. Zira olsaydı, sanırım filme karşı bu kadar güzel duygularım olmazdı.

Film, benim için Neil Gaiman'nın "Nowhere"ini okumak gibiydi. Ama bu sefer barındırdığı karakterler hayran olduğum, Wikipedia sağolsun bir nebze de olsa tanıdığım ve yarattıklarıyla tanımaya fırsat bulacağım kişilerdi.

İlk Cole Porter çıktı mesela. "Let's Do It" şarkısını daha öncede duymuştum ama Ella Fitzgerald'dan. Baya sevdiğim bir şarkıdır ama filmde ayrı bir güzel geldi. Özellikle Cole Porter karakterinin piyanonun başında, 20'lerin Paris'indeki bir partide, avagard giyinimli kadınlarla bakışırken bu şarkıyı söylemesi gerçekten tüm havayı değiştiriyor.

Ama Cole Porter sadece bir başlangıçtı. Belki filmi izlersiniz diye daha detaya girmeyeceğim. Bana sorarsanız mutlaka izlemelisiniz.

Dediğim gibi, sanki Neil Gaiman'nın kitabını okumak gibiydi. İnsanın içinde hoş duygular bırakan ama böyle şeylerin asla başınıza gelmeyecek olduğunu da hatırlatıp içburkan bir filmdi. Güzel bir filmdi.

Filmin oyuncu kadrosundan bahsetmek yersiz olur bence. Zira Woddy Allen'nın takdir ettiğim bir özelliği vardır ki o da filmlerindeki oyuncu kadroları. Adrian Brody, Kate Bates ve Marrion Cotillard... Adrian Bordy harika bir Dali olmuş. Dali!! Tipi değil demek istediğim. Tipinden daha öte... Muhtemelen Dali, çizeceği bir resmi birebir filmdeki Darian Brody'nin tarif ettiği gibi tarif ediyordur.

Uzun zamandır içimde bu gibi duygular yaratan bir film izlememiştim. Gece gece bir mutlu oldum.

Ama maalesef hala Woddy Allen'a karşı önyargılarım var. İyi ki bu filmde oynamamış. Zira ona rağmen filmden gene zevk alabilir ama bunu asla itiraf edemezdim... Garip ama gerçek.