doktor civanım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doktor civanım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2020 Çarşamba

Doktor Civan'ı Andım

"Rüyada dişlerin döküldüğünü görmek evrensel bir imgeymiş. Pek çok farklı şekilde yorumlanabilir, kişinin tavır ve karakterine göre pek çok anlama gelebilirmiş. Doktor Civan'ım bir nokta atışıyla bunu şu anda yorumlayamayacağını söyledi. Araştıracakmış. Ama insanlar arasındaki ortak rüyalardan biriymiş. Balık ve yılan gibi. Balık, değişikliğin bilinçaltında dışa vurulmuş haliymiş. Yılanı ise söylemedi. Bir de aynen aktarıyorum:

"Diş dökülmesi pek çok şekilde yorumlanabilir. Mesela Freud'a sorsan cinselliğe bağlar ama bence çok saçma. Zaten genellikle cinselliğe bağlıyor. Tek bir sonuca ulaştırmak mantıksız." dedi. Güldüm.

Dayım'ın öldüğü rüyam da bilinçaltımın, bana değişmeyen gerçekleri kabul etmemde yardım etme şekli olabilirmiş. Annemin dağıldığını, ağladığını ve kendi değimimle saçmaladığını görmek de gene bilinçaltımın "Annen'de her insan gibi saçmalayabilir. Bu korkutucu bir şey değil." demesiymiş. İkna olduğum söylenemez. Ama hiç böyle bir açıdan da düşünmemiştim. Ayrıca o rüyamı asistanları ile yaptığı toplantılarda örnek olarak göstermek için izin istedi. Yok oluş kavramına karşı direnişin güzel bir örneği, dedi. Dedim, sen böyle konuş, ben sana daha neler anlatırım.

Seviyorum Doktor Civan'ı he... Komik adam."

Doktor Civan ile konuşmaya başladıktan sonra gördüğüm rüyalar üzerine kısa bir sohbetten alıntı. Özledim Doktor Civan ile konuşmayı ama şimdi kendisine anlatacağım çok ilginç rüyalarım yok. O kısma da çok üzülüyorum. Üstüne düşüneceğim rüyalar görmek isterdim. Belki o kadar korkunç ve üzücü rüyalar değil ama detaylı ve garip rüyalar görmeyi isterdim.

Son zamanlarda gördüğüm en detaylı rüya bir astronot öğrencisi olduğum rüyaydı. Şöyle ki...

Etrafa bir kırmızlık hakim. Sanki ortamı kızıllaştıran bir filtre altında görüyorum her şeyi. Üstümde bir çeşit uzay kostümü var. Bir çeşit "Uzay Öğrencisi"yim. Kaskım, eldivenlerim ve tulumum. Üç kişiyiz. Ben, bildiğin, filmlerini gördüğün Charlize Theron'un vücudunun içindeyim. Yanımda son zamanlarda sıkça izlediğim gamer youtuber Markiplier var. Üçüncü kişi ise silik ama o da ünlü biri. Belki Ellen Page belki de Kristen Stewart. Sanırım Kristen, neyse...

Üstlerimizin bizden yapmamızı istedikleri bir şey var. Ama onu yapmak insanlık adına çok büyük bir problem yaratacak. O işin yapılmasını istemenin altında kötü bir niyet var. Bu nedenle aramızda anlaşıyoruz ve o işin yapılmasına tamamen engel olacak hareketi yapıyoruz. Bir roketin belirli bir koordinatlara fırlatılmasını istemişler bizden. Biz ise o koordinatları değiştirip boşluğa fırlatıyoruz roketi. Bulunduğumuz yerçekimsiz ortamdaki pencereden roketin yükselişini izliyoruz arkasında yoğun bir duman bulutu bırakarak. İçimiz rahat. Tam o sırada üstümüz olan komutanın kulaklıklarımızdan gürlemesini duyuyorum. Çağrılıyoruz. 

Yanına gidiyoruz ve emri yerine getirmediğimizi, artık her şey için çok geç olduğunu söylüyoruz. Küfretmeye başlıyor. Garip bir exoskeleton kıyafetin içinde komutan. Hızlı bir hareketle katlar arasındaki koridora doğru çıkıyor. Onu durdurmak için peşinden gidiyoruz. Boşlukta, türlü yerlere tutunup kendimizi çekerek, aynı şekilde ilerlemeye çalışan komutanı durdurmaya çalışıyoruz. O sırada kafama bir darbe alıyorum. Sanırım exoskeletonun koluyla vuruyor bana adam. Önce ilerlemeye devam ediyorum ama sonra kaskımın içine bir ılıklığın yayıldığını hissediyorum. "İyi değilim ben." diyorum. Kristen duruyor, yanıma geliyor, "Rengin atmış." diyor. Kaskımı çıkarıyorum, elimi başımın üstüne götürüyorum ve bütün başıma bir ıslaklık yayılıyor. Ellerim kan olmuş. Kristen kendi elleriyle kafama bastırıyor çünkü ben gücümü kaybediyorum. Bir platforma dayanıyorum. Kristen, Markiplier'a sesleniyor, "Yardım çağır!" diyor. Ilıklık yayılıyor. "Ben iyi değilim." diyorum. Kristen iyi olacağıma dair bir şeyler söylüyor ama sesler uzaklaşmaya, görüntü bulanıklaşmaya başlıyor. Etraftaki kızıl filtre yavaş yavaş sönükleşiyor sanki. Demek böyle oluyor, diye düşünüyorum. Ama sonra bunun bir rüya olduğu aklıma geliyor. Ama ılıklık ve uzaklaşma hissi o kadar gerçek ki... Acaba, diyorum bunlar gerçekte de oluyor mu? Gerçekten mi başım kanıyor? Gerçekten mi hissizleşiyorum? Gerçekten mi ölüyorum?

Ve uyandım... İlk yaptığım ellerimle başımı kontrol etmek oldu. Kan yoktu. Herhangi bir ıslaklık bile yoktu. Rüyayı yazmaya karar verdim, yavaş yavaş uykuya dalarken. Bu kadar detaylı... Kendimden memnun bir şekilde uykuya daldığımı hatırlıyorum. Ayrıca Charlize Theron vücuduna sahip olmak da güzeldi. Sonunda ölmüş olsam bile.

Not: Charlize Theron en sık rüyamda gördüğüm insan olabilir. Öldürdüğüm Afrodit de Charlize Theron'u. Sanırım kadına dev takığım... bir çeşit platonik aşkım mı?.. 

31 Aralık 2011 Cumartesi

Rüya ve Doktor Civan


"Dört beş kişilik bir grubuz. Beraber tatile çıkmışız. Tanımadığım bir evde kalıyoruz. Ev kiralamışız sanırım. 

Evin dış kapısının yanında küçük pencereler var. Bir an o pencerelerden birinde, birini gördüm gibi geliyor. Ürperiyorum. Kapının karşısında ayakta duruyorum. Yanımda da birisi, yüzünü hatırlamıyorum ama erkek. Gördüğümden bahsediyorum, gülüyor. Yanlış görmüşsündür, diyor. İnanıyorum. Çok kısa bir görüntüydü çünkü, gördüğümden bile emin değilim. 

Aklıma klişe bir korku filmi konusu geliyor. Tatile giden arkadaş grubunun sapık manyak bir katil tarafından öldürüldüğü bir korku filmi. Umarım kostümlü katil değildir, diyorum. Çok klişe. Umarım daha psikolojik bir korku filmi olur. Sanırım bu düşüncemi evdekilerle de paylaşıyorum. Çünkü “tam ortamı gerçekten” diyip gülüyoruz.

Banyoya giriyorum. Yatmadan önce hep elimi yüzümü yıkarım. Gene yıkıyorum. Yüzümü mavi bir havlu ile kuruluyorum. Banyodan çıkacağım sırada -banyonun kapısı evin sokak kapısına bakıyor- evin içinde birini görüyorum. Kafasını örten siyah cübbemsi bir kıyafet var üzerinde, sırtı bana dönük. Yavaşça bana doğru dönüyor. Yüzünde beyaz, üzgün suratlı bir maske var. Göz çukurları kapkara. Çığlık atıyorum. Gırtlağım yırtılırcasına bağırdığımı zannediyorum ama kimse duymuyor. İçeriden kahkaha sesleri gelmeye devam ediyor. 

Maskeli katil bana bakıyor. Çığlık attığımı görüyor. Aynı zamanda kimsenin duymadığını da görüyor. Omuz silkiyor. Elini boşversene dercesine sallayarak görüş alanımdan kayboluyor, evin içinde başka bir yere gidiyor. 

O zaman anlıyorum ki duymayacaklarını biliyor. Bana inanmayacaklarını biliyor. Anlıyorum ki en sona beni bırakacak. En çok beni kovalayacak. Duyulmayacağımı bilmeme, sonunu bilmeme rağmen çığlık atmaya başlıyorum tekrar. Ve uyanıyorum."

Bu geçenlerde gördüğüm bir rüyaydı. Hemen yazdım. Doktor Civan'ım beğenir, dedim. 

Okudu. Sonra bir daha okudu. Bu sefer sesli. Sence, dedi, bu rüya neyi anlatıyor? 

Düşündüm ve aklıma ilk geleni söyledim; sanırım o rüyada önemli olan beni kimsenin duymaması. Duymayacaklarını anlamam...

Kafasını sallıyor. Teması yalnızlık olan bir rüya, diyor. Sonra tekrar okuyor. Gördüğün maskeli adam, diyor, aslında katil olduğunu gösteren hiçbir şey yok rüyanda. Ve hatta maskesi korkunç bir surata sahip değil, tersine üzgün bir yüzü var, diyor. Ve sana yalnız olduğunu söylüyor, boşversene diyor sana. 

Aslında hep yalnız olduğumuzu ve yalnız olacağımızı biliyoruz, diyor Doktor Civan'ım. Sadece bazılarımız bunu duymayı istemez. Ama artık sen biliyorsun. 

Bir kuralımız vardır sadece, diye anlatmaya devam ediyor Doktor Civan. Gerektiği kadar yardım, dayanabildiği kadar yorum yapmak. Sana gerektiğinden fazla yardım edersem ilerleme kaydedemezsin. Ve dayanabildiğin fazla yorum yaparsam da dağılırsın, diyor. 

Kuralı seviyorum. Hatta çok hoşuma gidiyor. Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. 

Rüyanı çok sevdim, diyor. Yazmaya devam et.

İyi yıllar dileyerek çıkıyorum. Meydana giden 10 dakikalık yürüme mesafesini hala gülümseyerek kat ediyorum.