7 Eylül 2022 Çarşamba

Bay Nerd'e Mektup

Bay Nerd'e son yazdığım mektuptan son derece memnun kaldım. Bence beni ve Bay Nerd'le ilişkimi anlatan pek hoş bir mektup oldu. O yüzden buraya da bırakıyorum. Bayan Kene her hafta yazacak ne buluyor diye merak ediyorsanız, buyrun!


07/09/2022 Çarşamba

Merhaba Bay Nerd!

Sabah seninle konuştuk ama sana dün de bugün için mektup yazacağımdan bahsetmiştim. O nedenle sözümü tutuyor ve sana dolu dolu olduğunu iddia edemesem de bol goygoylu bir mektup yazıyorum.

Öncelikle dün izlediğim Haldur Dorman belgeselinden bahsetmek istiyorum. Aslında sizin o idari kanalda böyle belgeseller verseler baya güzel olur. Sıkıcı değiller bence çünkü o kişinin çevresi ile yapılan röportajlar güncel olduğundan, tanıdık oyuncular çıktığından pek çok insanın hoşuna gider diye düşünüyorum ama sanırım biraz saçmalıyorum. Neticede aksiyon filmi bile baştan sona izlenmiyor. Bir tiyatrocu hakkındaki belgesel nasıl izlensin. Ama Metin Akpınar belgeseli belki izlenir. Metin Akpınar, Haldun Dormen'e göre biraz daha halk adamı sanırım. Neyse, konuya tuhaf bir giriş yaptım ama olsun, dün izlediğim Haldun Dormen belgeseli de tıpkı Metin Akpınar belgeseli gibi çok hoşuma gitti ve böyle bir sürü belgesel yapılması gerektiğine karar verdim. Birincisi yakın tarihte olan bitenlerin ülkeyi nasıl etkilediğini, hangi alanlarda ne gibi etkileri olduğunu görebiliyorsun. Kendi ülken hakkında çok daha fazlasını öğreniyorsun. Ayrıca ne kadar değerli insanlara sahip olduğunu da görüyorsun. Mesela Haldun Dormen, liseyi bitirdikten sonra Yale Üniversitesi'ne gitmeye karar vermiş tiyatro okumak için. Babası İstanbul'un önde gelen iş adamlarından biri olduğu için imkanı varmış ama babası sahip olduğu işi Haldun Dormen'e devredeceğinin hayallerini kuruyormuş. Haldun Dormen, cesaretini toplayıp şehir dışındaki babasına bir mektup yazmış, Amerika'ya gidip tiyatro ve yönetmenlik okumak istediğini, bunun onun hayattaki amacı olduğunu ve bu konuda başarılı olacağını söylemiş. Babasından cevp olarak gelen mektupta ise şöyle yazıyormuş; "Git ve istediğini yap ama en iyisini yap ve alanında en başarılısı sen ol.". Haldun Dormen bunun ona büyük bir gaz verdiğini anlatıyor. Bu arada kendisi şu anda 94 yaşında ve hala oyunculuk, yönetmenlik ve hocalık yapıyor. Vay anam vay... Bir oğlu Ömer bir densizlik etmiş ve babasına "Ne zaman emekli olacaksın?" sorusunu sormuş. Haldun Dormen bu soruya hiç anlam verememiş ve "Ben sahnede öleceğim ki." demiş. Belgeseli izleyince bunun basit bir meslek aşkından daha fazlası olduğunu anladım. Adamın gerçekten sahnede ölmeye niyeti var. Bu arada iki kere kurduğu tiyatroyu batırmış. Sanat alanında başarılı her sanatçı gibi o da yönetimden anlamıyormuş. Eski karısı ve arkadaşları para hesabı konusunda hiç iyi olmadığından bahsedip durdu belgeselde. İnanılmaz prodüksiyonlara sahip oyunlar sahnelemiş, dekorundan, kostümüne. Oyunlar tutuyormuş ve masraflar arttıkça işler sarpa sarmış. "Neticede salondaki koltuk sayısını arttıramıyorsunuz." diyor Dormen oyuncularından biri. E tabii, darbeler ve ülkenin içinde bulunduğu siyasi hava da hiç yardımcı olmuyor. Metin Akpınar'da aynı dönemlerde aynı sorunları yaşamış. Öğrencilerinin ortak dediği bir şey daha var Dormen hakkında; "Size güven vermesini bilirdi." diyorlar. Pek çoğu çok genç yaşında başroller oynamış Dormen'nin verdiği gaz ve güven ile. Ama benim belgeselde asıl ilgimi çeken şey, Yale Üniversitesi'ne gidip çok başarılı bir eğitim hayatına sahip olduktan sonra, bir sürü oyunda oynayıp, yönettikten sonra Türkiye'ye dönmesi. "Asla Amerika'da bir şey yapmak istedim, kalmayı düşünmedim." diyor, "Ben Türkiye'ye dönüp Türkiye'de tiyatro yapmak istedim.". Bu bana şu anda çok acayip geliyor. Özellikle ülkemizde her alanda genç hayatını kurtmak için ülke dışına çıkmayı düşünürken, Türkiye'nin çok daha karmaşık ve genç bir ülke olduğu dönemde sanatçıların, bilim insanlarının yurtdışı eğitimlerinden sonra Türkiye'ye geri dönüyor olması gerçekten pek acayip geliyor. "Vatan sevgisi" denilen şey bu olabilir mi? Peki bu neden günümüzde yok? Hepimiz ülkemize küstük mü? Neden o dönemki insanların içlerinde savaşma, değiştirme isteği ve geleceği dair umut varken şimdi niye yok? O zamandan daha kötü durumda mıyız? Ama yönetimlerden, hükümetlerden bağımsız olarak aslında doğal bir şekilde ülke ilerleme kaydediyor. Daha fazla imkan, daha fazla insan var. Ve buna rağmen eğitim aldıktan sonra ülkesine geri dönüp bir şeyleri değiştirmek isteyen insan yok. Bu çok ama çok üzücü.

Neyse, Haldun Dormen hakkında bir değişik şey de, kimsenin onun kızdığı zaman tam olarak nasıl olduğunu bilmemesi. Bazı arkadaşları kızmaz, diyor. Bazıları kızarsa fena kızar, diyor. Ama genel olarak çok ama çok sinirlendiğinde yaptığı şey çöp kovası tekmelemek oluyormuş. Harikalar Kumpanyası'nı sahneye koyduktan bir süre sonra, turneler sırasında Mehmet Ali Erbil oyunda ciddi değişiklikler yapmış. Erol Evgin de turnelerden birinde iken Haldun Dormen'i arayıp "Bir gel, izle." demiş. "Muhbirlik yaptım." diyor. Haldun Dormen'de izleyiciler arasına karışıp oyunu izlemiş ve oyundan sonra sahne arkasına dalıp "Ben bu oyundan imzamı çekiyorum, şekerim!" diye bağırmış ve yanda duran çöp tenekesine sağlam bir tekme atmış. Kendisi bu olayı anlatırken şöyle diyor; "Önümde Adile (Naşit) vardı, ona mı vursaydım, tabii ki çöp kutusuna tekme atacaktım!".

Ayrıca Haldun Dormen çok sakarmış. Mutlaka takılır, düşer ya da bir şeyleri kırarmış. Mustafa Alabora onu evine davet ettiğinde, gelmeden önce kırılacak eşyaları kaldırırmış. Bunu ilk yaptığında Haldun Dormen "Beni çok kırdın, şekerim." demiş. Ama akabinde Mustafa Alabora'nın kaldırmayı unuttuğu eşyalardan birini düşürmüş. Belgesel sırasında benim de dayıma yardım ederek ışık tasarımını üstlendiğim oyunun yönetmeni olan Ali Altuğ'u gördüm. O da Dormen oyuncularından biriymiş, eşi ile orada tanışmış. Keşke bunu daha önce bilseydim, dedim. Belki Ali Altuğ'a Dormen'le çalışmak hakkında bir iki şey sorardım. Ama muhtemelen bilseydim de soramazdım. O dönem çok daha çekingendim. Şimdi olsa sorarım ama!

Ben de ki en büyük değişikliğin bu olduğunu söylemek istiyorum bu arada. Artık merak ettiğim konular hakkında çok rahat soru soruyorum. Bilmediğimi söylemek eskiden çok zordu benim için. Şimdi kesinlikle daha kolay ve rahatça soru sorabiliyorum. Bu da doğal olarak tanımadığım, yakın olmadığım insanlarla daha rahat iletişim kurmamı sağlıyor. Burada sana da teşekkür etmek istiyorum zira bana sosyalleşmek konusunda verdiğin önemli bir tavsiye idi bu ve hiç aklımdan çıkmadı; "Konu açmak istiyorsan soru sor." demiştin. "İlla ki karşındaki hakkında merak ettiğin bir şey vardır.". Gerçekten bunu hiç unutmadım ve gerçekten hayatımda köklü bir değişimin olmasını sağladı. Size teşekkürü bir borç bilirim Sayın Bay Nerd! Ve buraya kocaman bir teşekkür öpücüğü koyuyorum!

Belgesel iki saatti ama gerçekten çok keyifliydi. Hatta içimde tiyatro izleme isteğini bile kabarttı ki çok tiyatro fanı değilimdir. Ha ama ışık masasının başında oturmayı özledim diyebilirim. Işığı değiştireceğim anı, repliği, sesi beklemek, ağır ağır sahneyi aydınlatmak ya da aniden bütün salonu karanlıkla başbaşa bırakmak ve sonunda seyircinin alkışını duymak... Tabii o alkışların hepsi sahnedekilere ama olsun, oyunun sonunda oyuncular mutlaka teknik ekibi ve ışık masasını alkışladıkları için ben de nasibi almıştım zaman zaman. Zevkliydi ya... İyi ki yapmışım diyorum. Işık masasını kullanmayı öğrenmek de iyi oldu bence. Alet kullanmayı seviyorum.

Bu sabah bunların hiçbirini sana anlatmadım çünkü mektuba ve mektup olmazsa cuma gününe saklarım, dedim. Hayalimde başbaşa bir görüş geçireceğimiz vardı ama annen bilet aldığını söyledi. Hatta halanın da geleceğini söyledi. İşte o zaman sesim baya bozuldu telefonda. Hatta şöyle bir şey demiş bile olabilirim; "Hala da mı geliyor?". Zannedersem annen de bozulmamı anlamış olacak ki gün içinde beni arayıp halanın haftaya gelecek şekilde ayarladığını söyledi. Yalan yok Bay Nerd, keşke annen de bilet almamış olsaydı ama benim de hatam, geçen hafta konuşurken net bir biçimde "Ben Bay Nerd ile başbaşa olmak istiyorum." demem gerekirdi. Hata benim ama dersimi aldım. Bana demiştin zaten, satın aralarını okumasını bekleme annemin, diye. Ama bu sefer gerçekten satır arasını okumasını beklememiştim! Geçen hafta gördüğü için bu hafta gelmez, diye düşünmüştüm! Neyse ama bundan sonra düşünmeyeceğim, soracağım ve ona göre de cevap vereceğim! Yalnız bu yüzden annen bana uyuz olabilir belki, hazırlıklı ol. Kocaman bir gülücük bırakıyorum buraya!

Bu sabah evden çıkıp babana giderken radyoda Barış Manço'nun Kara Sevda parçası çaldı. İnanılmaz bir şekilde gaza geldim. Arabanın içinde şarkıya katıldım bağıra bağıra. Bence saçma derecesinde birini sevmeyi çok güzel, basit ve doğru bir şekilde anlatıyor. Ben de seni düşündükçe eksi 40 derece su da bile yüzerim gibi hissediyorum! "Çocukça bir aşk deyip de geçme, sakın gülme halime." kısmı da bence seni çok güzel anlatıyor. Ya da benim çocuksu heyecanım karşısındaki seni desem daha doğru olur belki. Meğersem bizim şarkımız Kara Sevda imiş Bay Nerd! Kara Sevda da aslında çok arabesk bir isim. Şarkı ile isim birbirini hiç çağrıştırmıyor. Bu da pek ilginç.

Ara ara Dall-E'ye bir şeyler çizdiriyorum ama kesinlikle yapay zekanın zekasını zorluyormuşum gibi hissetmiyorum. Sanki istediğim şeyler o kadar basit şeyler ki zekasını kullanmasına gerek kalmadan üretiyormuş gibi geliyor bana. Tabii ki öyle değil, illa ki üretmek için zekasını kullanıyor ama böyle çok acayip şeyler anlatamıyorum. Yılan gözleri ile kaplı bir gökyüzü çizmesini istedim ama bulutlu gökyüzü resimleri üretti. Biraz bozuldum. Hayal gücümü kullandığımda ortaya çıkan şeyin yılan gözleri ile kaplı bir gökyüzü olması da tabii benim ayrıca problemim ama onu bile yapamadı yani!

Güç Yüzükleri'ni galiba kimse bitiremiyor. Ajan No:28 de yarıda bırakmışlar. Açmamış. Ajan No:18 sanırım daha istekli onlara göre. Ajan No:15 ise bence hepsini izlemiştir. Zira Ajan No:15 bir şeyi izlerken tam olarak izlemiyor. İzlerken başka bir sürü şeyle uğraşıyor. O yüzden o izlemiş olabilir. Ben ona izlemek demem, o ayrı! Artistliğimi de yaparım.

Sabah canım inanılmaz çizgifilm izlemek istedi. Cuphead'in çizgifilmi gelmiş Netflix'e ama Bir Zamanlar Sıkılgan Bey pek komik bulmadığından bahsetmişti. O yüzden elim ona gitmedi. Sonra gözüme DOTA çarptı. Bir bakayım, dedim. İlk bölüm gerisini izlemek için yeterli gazı verdi bana. Workin' Moms'ın da son sezonuna geçmek üzereyim. O bitince daha seri bir şekilde DOTA'yı izlerim diye tahmin ediyorum.

Valla dün, canım müstehcen yazı işi ile ilgilenmeyi hiç istemedi. Ama bu akşam kesinlikle işin başına oturmam lazım. İşe başladığımı gösterecek bir iki ürün girişi yapmam lazım. Bu akşam bir şey izlemeden önce en az iki gün gireceğim. Kendime şart koydum.

Maalesef pazartesiden beri sabah yürüyüşüne çıkmadım. Salı sabahı erken kalkacağım için pazartesi uyumaya karar vermiştim. Ama dün eve o kadar yorgun bir şekilde geldim ki ertesi günü için alarmı 7'ye kurmam imkansızdı! Ayrıca seninle telefonla konuşma günümüz olduğu için olası bir geç kalma riskine sebep olacak herhangi bir aksiyona da girmek istemedim. Onun yerine 8'de kalktım, kendime bir kahve yaptım ve DOTA izleyerek zamanın geçmesini bekledim. 9'a çeyrek kala da evden çıktım. Bundan öncesine yürüyüş planını sıkıştırsaydım muhtemelen iki ayağım bir pabuca girecekti. Pabuç kelimesi de bana çok çocukça geliyor. Hangi yetişkin bu deyim dışında pabuç der ki?

Vay be Bay Nerd, sabah konuşmamıza rağmen sana anlatacak ne çok şeyim varmış. Ama konuşma da ne konuşma değil mi? 10 dakikalık konuşmadan ne olacak ki zaten! Beni şaşırtan şey şu, o süre boyunca sana anlatacak bir şeyler aklıma gelmezken ve dönüp dolaşıp devamlı herkesin iyi olduğunu tekrar ederken şimdi, burada sana bir sürü abidik gubidik şeyden bahsediyorum. Karşılık vermediğin halde! Evet, bana ilginç gelen şey bu. Sanırım zaman sınırlaması benim bütün konsantrasyonumu bozuyor. Sana DOTA'dan bahsedebilirdim ve sen muhtemelen bu konuda bana söyleyecek şeylere sahiptin! Ama onun yerine 3 kere mi ne "Dalyanda da bir değişiklik yok işte." dedim. Vaov... Dall-E'ye "a sky full of sneak eyes" yazmama şaşırmamak lazım. Beynim bu kadar çalışıyor işte!

Cuma günü nelerden bahsedeceğim bakalım. O gün de tekrarlayacağım saçma saçma cümleler olacaktır eminim. Neyseki yazma konusunda daha becerikliyim. Bu iletişim şeklinde de tırtlasaydım senin için çok daha zor olurdu hayat! En azından yazdıklarımla biraz eğlendiriyorumdur. Ve farklı farklı şeylerden bahsediyorumdur.

Dün 3 çocuklu bir kadın geldi. Türk. Bizim ev sahibinin kızının arkadaşıymış. Okçular'da oturuyormuş. Kurabiye alıp gitti ama arkasında bir adet oyuncak yumurta bıraktı. Sürpriz yumurtanın boyutlarından daha büyük bir yumurta. Ben almaya geri gelirler diye çalışma masasının üzerine koydum. İçinde ne olduğunu da merak ettim ama. Bira açmaya çalıştım ama baktım zorlamam gerekiyor, geri gelip alma ihtimalinden dolayı uğraşmaktan vazgeçtim. Bugün masada yumurta ile bakışırken geri gelip almayacaklarına emin oldum ve açmaya çalıştım. Meğersem döndürerek kolay açılıyormuş. İçinden ne çıktı tahmin et? Bir adet Brachiosaurus oyuncağı! Eğer bu dinazorun nasıl bir şey olduğunu hatırlamıyorsan sana Jurassic Park filminde ilk gördükleri dinazor olduğunu söyleyeyim. Uzanıp ağacın en tepesindeki yaprakları yemeye çalışan uzun boylu arkadaş. Tabii ki bu rastlantı beni acayip mutlu etti ve tabii ki bu oyuncağı yumurtası ile birlikte eve götüreceğim. Gelip sorarlarsa da görmedim diyeceğim! Hangi çocuk dinazorunu kaybeder ki?! Dinazor sevmeyen bir çocuk tabii ki! Böylece sana bu mektupta ne resmi göndereceğimi de bulmuş oldum! Yine ölçü olarak kendimi koyuyorum. Küçük bir Brachiosaurus yavrum var artık!

Evet, bu kadar birbirinden alakasız şeyden bahsettikten sonra mektubu kapatsam iyi olur. Fotoğraf işini de hallettik. Aslında sana değişik bir fotoğraf göndermek için Reddit'i araştırdım ama inan sevgili Brachiosaurus'umdan daha değişik bir fotoğraf bulamadım. İnternetin ne kadr sığlaştığını sen düşün! Bu tabii ki benim sığ Reddit subredditlerimden kaynaklanıyor ama olsun.

Seni çok seviyorum, güzelim. Ve inanılmaz özledim. Neyseki cuma günü görüşeceğiz, sarılacağız, seni doya doya öpebileceğim! Yoksa telefondan resimlerine bakıp kendi kendime konuşma evresine geçebilirdim. Ha bu arada, Bellek Algısı yerine Beyin Algısı diye bahsetmişim kitaptan. Sen bugün telefonda kitabın ismini söyleyince farkettim. Beyin Alıgısı da çok tırt bir isim olurdu zaten. Her neyse... Tamam, kapatıyorum mektubu. Ve diyorum ki; "Nasıl olduğunu anlayamadım ama seviyorum seni delicesine!" Buraya melodisini yer koyarsın kafanda!

Biricik Sevgilin Bayan Kene

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder