4 Şubat 2011 Cuma

Breaking The Waves

Anladım ki Lars Von Trier'i hakkaten seviyorum. Filmlerindeki bölüm geçişleri seviyorum ve tabii ki seçtiği konuları da seviyorum. Kesinlikle din ile ilgili çeşitli düşüncelere sahip biri. Ve de sanırım din adamlarından korkuyor. Bir de daha önce bahsettim sanırım ama tipi de çok sempatik.

Diğer önemli bir nokta da, Emily Watson... Her filmini izledim diyemem ama genel olarak kendisi hakkında iyi bir oyuncu olduğuna dair bir fikir vardı. Ama bu filmi izledikten sonra cidden hayran oldum. Gülümseyişi harika. Utanışı, delirişi, cesareti... Gerçekten harika bir oyuncuymuş. En azından Breaking The Waves'de öyleydi. Yüzünün, hareketlerinin sevimliliği yetmezmiş gibi o aksanı da insanı cezbediyor.

Imdb'den 7.8 almış. Bence 8 alır. Hatta Emily Watson 9 bile alır!

Ayrıca geçişlerideki kullanılan görüntüleri ve müzikleri de çok sevdim. David Bowie, Deep Purple, Jethro Tull, Leonard Cohen...

Bir filmden daha ne istenir ki...

3 Şubat 2011 Perşembe

Memories of Murder

Öncelikle öğrendim ki, sadece Türklere ait olduğunu düşündüğüm bir el hareketi tamamen aynı manada ve aynı şekilde Koreliler tarafından da kullanılıyormuş. Bu beni eğlendirdi. Ama film hakkındaki tek düşüncem bu değil tabii ki...

Kore, Çin, Japon, Tayvan... Kesinlikle yaptıkları filmleri seviyorum, zaten bundan daha önce bahsetmiştim. Memories of Murder'ı da beğendiğim filmler arasına koyabilirim ama bence, gene bir artistlik yaparak fikrimi açıklamak istiyorum, biraz fazla yüzeysel kalmış. Yani son sahnelerdeki hal ve tavırları baştan verebilselermiş daha hoş olabilirmiş. Bir de film müziklerinden aklımda çok bir şey kalmadı ve ben bunu da bir eksiklik olarak görmekteyim. Bu aralar film müziklerinin gayet önemli olduğunu düşünmekteyim. Saçma bir konu bile, bence uygun müziklerle izlenilesi kıvama gelebilir.

Her neyse... Sonuç olarak fena bir film değildi. Aslında 7 alması türlerine göre biraz başarısız olduğunu gösterebilir. Neticede bir Kim Ki-Duk filmi gibi değil :)

In the Mouth of Madness

Nereden, nasıl bulduğumu hatırlayamayacak kadar eski bir zamanda yükledim In the Mouth of Madness'ı.

Dün de izledim. Aslında konu itibari ile Masters of Horror tadını verebiliyor. Basit bir yaratık ya da cehennemden gelen iblis filmlerinden değil. Ama belki eski olduğundan (1994), belki de doğru oyuncuların seçilmemesinden kaynaklı olarak (ohh ohh artistliğe gel yine! Ah, geri döndüm bebek!!) yeterli etkiyi bırakamadı. Halbuki düşününce, gerçekten konu olarak başarılı, giriş gelişme güzel... Maalesef sonuç iyi verilmemiş. İnsanın ağzında belirsiz bir tat bırakıyor. "Boşuna mı izledim?" yoksa "Lan nasıl oldu bu şimdi?!" gibi sorulara sebep oluyor. Ama John Carpenter'a saygı duyuyorum, basit bir cama basit bir elin tıklatmasını bile ürpertici bir şekilde verebiliyor.

Imdb 7 vermiş. Bence bir korku filmi için iyi bir not. The Thing 8.2 almış. Fikir versin diye belirttim.

27 Ocak 2011 Perşembe

Rüya (berbat)

Bir gösteri izliyoruz. Annem, ben ve ananem. Işıklarını dayımın yaptığı bir gösteriyi izliyoruz. Ama sahnede değil gösteri. Daha çok kendi aralarındaymış gibi bir havaları var. Sandalyelerde oturuyoruz, kırmızı salon koltukları yerine. Bir dans gösterisi sanırım. Müziği duymuyorum ya da hatırlamıyorum ama dans ettiklerini hatırlıyorum.

Annem sigara içmek için dışarı çıkıyor. Ama oyuncuların kullandığı kapıyı kullanıyor. Çıkıyor. Ben merak ediyorum, çünkü annem normalde gösteri bitmeden ya da ara verilmeden dışarı çıkmaz. Neden çıksın ki? Sonra geliyor. Yüzü allak bullak. Suratında garip bir sırıtış var ama. Gülümseme değil. Sırıtış. Ağlamaya meğilli. Yerimden kalkıp yanına gidiyorum. Ne oldu, diye soruyorum. Yok bir şey, diyor. Yasemin, dayının tomogrofisini götürür müsün, diye soruyor. O zaman anlıyorum ki biz bir hastanedeyiz. Ve bende aslında bunun farkındayım. Dayımın hasta olduğunun farkındayım. Çünkü normal bir şekilde tamam diyorum anneme. Şu düz ince torbalardan alıyorum bir tane. İçi dolu. Dayımın tomografileri içinde. Annem, bende seninle geleyim, diyor. Beraber dışarı çıkıyoruz. Ananem içeride gösteriyi izlemeye devam ediyor.

Koridora çıkıyoruz. Annemin ellerinin titrediğini farkediyorum. Anne sen iyi misin, diye soruyorum. Suratında gene o ağlamaklı sırıtış var. Aptala dönmüş bir sırıtışı. Algıladıklarıyla gösterdiği tepkilerin çakışmasından ötürü suratı hata veriyor sanki. Ölüyor, Yasemin, diyor. Ne diyorsun sen, diye soruyorum. Ağlamaya başlıyor annem. Gülerek ağlıyor. Saçmalıyor ve ben daha önce annemin saçmaladığını hiç görmedim. Kurtaramıyorlar onu, diyor. Ölüyor. Beynimden vurulmuşa dönüyorum. Saçamalama anne, diye bağırıyorum. O kadar kızgınım ki! Kes ağlamayı, diyorum. Ama o an için bu bir istek değil. Onu resmen tehdit ediyorum. Kendine gel, sakin ol!! Yok onun öldüğü falan, diye bağırıyorum. Annem susuyor. Susup ağlamaya devam ediyor. Nerede şimdi, diye soruyorum. 214 numaralı odaya aldılar, diyor. Üçüncü katta. Başka bir şey dinlemeden asansöre doğru gidiyorum.

Asansörü bekliyorum. Bir süre gelmeyince merdivenleri kullanmayı düşünüyorum ama daha uzun sürer. O arada başka bir asansör geliyor. Atıyorum kendimi içeri. 3'e basıyorum. Asansör hareket eder etmez kendimi bırakıyorum. Çöküyorum yere ve deli gibi ağlamaya başlıyorum. Bir daha olmaz, çok saçma, diyorum. Üstümde annemlerin doğum günümde aldığı bej, çizgili ince montum var. Gözlerimi silmekten kol uçları sırılsıklam olmuş. Kendimi toparlıyorum. Çünkü asansör durmuş. O zaman fark ediyorum ki 3'e basmama rağmen asansör aşağı inmiş. Ama yukarı çıkması gerektiğine çok eminim. Bir yanlışlık oldu herhalde diyorum ama gene de dışarı çıkıyorum. Asansör arkamdan kapanıyor. Ben ise bir caddeye bakıyorum. Dışarıdayım. Önümden insanlar, arabalar geçiyor. Yanlış geldim herhalde, diyorum. O anda farkediyorum ki elimdeki torbayı asansörde bırakmışım. Çok sinirleniyorum, geri dönüyorum ama asansör gitmiş. Aramaya zamanım yok, dayımı bulmak zorundayım. Caddenin karşısında yanyana aynı tip bir sürü ev var. Hemen üstlerinde gene aynı tip evlerden bir başka sıra. Her sıra başında da numaralar yazılı. biri 200den 208'e gidiyor. Dayımın orada olduğunu anlıyorum. 214'ün olduğu sırayı buluyorum. Evin kapısında camlar var. Şu amerikan vari evlerden. Merdivenleri çıkarken ağlamaya başlıyorum. Gerçek olamaz, diyorum. Kapının üzerinde bir yazı var. "Bitkisel Hayat" yazıyor ve ben uyanıyorum.

Sanırım bünyem daha fazlasını kaldıramayacağı için beni uyandırdı. Sağolsun varolsun. Annemi kaldırıp kaldırmama konusunda bir an kararsız kaldım. Dayımın nasıl olduğunu gecenin bir vakti sormak onu da korkutur diye düşündüm ve vazgeçtim. Bir şey olsa mutlaka söyler, dedim. Sabah ilk işim ona rüyayı anlatıp dayımı sormak oldu. İyiymiş. Ama ben hiç iyi değildim.

20 Ocak 2011 Perşembe

Defterden

"...sizlerin yardımına ihtiyacımız var. Lütfen kartı iade edin."

Ne kadar gereksiz yaşıyoruz.

Bayan Kene, vapurun sert tahta sırasına oturmuş, kırmızı defterine gereksiz yaşamanın tanımını yapıyor. Halbuki gerekli yaşama tanımını bile bilmiyor. Umuyor ki zıtlıklardan yola çıkarak asıl aradığının anlamını bulsun.

Hediyeler, para, iş, çalışmak, eğlence, sevgili, sevişmek, içmek, yemek... Gerekliliklerin olmadığını, tercihlerin öncelikli olduğunu yazıyor defterine.

Bayan Kene, bu aralar kendini dışarıdan izleyip, yazmayı seviyor. Nedenini kimbilir? Belki Doktor Civan'ın etkisidir.

Vapur iskeleye yaklaşıyor. Bayan Kene artık yazmayı kesmesi gerektiğini biliyor. Son notu, yazdıklarını annene gönder oluyor.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Rüya karmaşası

Resmen beynimin sızıntılarından, paçavralarından örülmüş rüyalar görüyorum. Bu seferkinin belli bir gidişatı, giriş gelişme sonucu yok. En azından benim hatırladığım parçaları pek devam eden türden değil. Gene de sadece beynim hakkında, benim hakkında bir fikriniz olsun diye yazıyorum.

Kaan'la Tekken turnuvasına katılıyoruz. Yaklaşık bir yirmi kişi bir odaya geçmişiz ekrana bakıyoruz. Güzel bir hatun kimlerin dövüş yapacağını ayarlıyor. Kaan oynuyor mu hatırlamıyorum ama benim ismim yok listede ve şikayet etmiyorum. Zira o odadaki herkesin azıma s.çacağından eminim. Bir tanesi dövüşte belindeki shotgun ı çıkarıyor, karşısındakini vurup öldürüyor. Onu gördükten sonra oynamaya hiç hevesim kalmıyor.

Bir başka sahnede Tekken'de son günlerde kastığım Leo adındaki karakterim. Ve sanırım şu Manhattan köprüsü var ya ya da işte oradaki çelik köprülerden biri, onun tepesine tırmanmaktayım. Çünkü Lili'yle (Tekken'deki diğer bir karakter) kapışıyorum. Bir ara aşağıya bakıyorum ve o kadar yüksekteyim ki fena oluyorum. Ellerimden asılmış tırmanmaya çalışıyorum. Ama aşağısı çok korkunç. Lili'nin yanına vardığım da bu kısımla hatırladıklarım bitiyor.

Bitirme grubundan Özge var bu sefer. Bana bir mail atmış. Mail da bitirme ile ilgili herşeyi yaptığından hatta betonarme ödevini bile bitirdiğinden bahsediyor. Bir de üstüne başka yapacak herhangi bir şey olup olmadığını soruyor. O kadar deli oluyorum ki... Nasıl yetiştirdi lan, diye düşünüyorum. Ben bir s.kim yapamadım, karı herşeyi bitirmiş, diyorum. Ondan uyanıp rüya olduğunu anlayınca ayrı bir rahatladım.

Bir diğeri, bir barın önünde, dışarıdayım. Sanırım sigara içiyorum ama emin değilim. Sonra dışarıya tanıdığım iki kız çıkıyor. Bir tanesini gerçekten tanıyorum ama yüzü gittikçe silikleştiğinden bir fikrim yok artık. Ama diğer kız, onu gerçekte tanımıyorum ama rüyamda o kızı tanıyorum ve o kızdan baya hoşlanıyorum. Hatta buna hafif cinsel bir çekimde diyebiliriz. Baya beğendiğim bir kız. Tanıyoruz birbirimizi. Beni çağırıyorlar. Gidiyorum yanlarına. Bir kaç muhabbet falan ediyoruz. İçkilerden, içerideki ortamdan falan konuşuyoruz. Sonra beraber içeri giriyoruz. Ben kızın çok hoş olduğunu düşünüyorum. Bardan çıkıyorum tek başıma. Eve gidicem, sarhoş olmamışım, bu nedenle de tadım yok. Tam caddeye çıkıp gidecekken arkamdan gene ikisi çağırıyor. Nereye gidiyorsun, diyorlar. İçkim bitti, gidiyorum, diyorum. Bizim bir şişe şarabımız var, içer misin, diye soruyorlar. Tereddüt ediyorum, zira ayıp olur diye düşünüyorum. Ayıp olur ya, diyorum. Saçmalama, diyor benim beğendiğim kız. Onlara katılıyorum. Şarabın tadı biraz fazla buruk. Kötü şarapmış, diyor beğendiğim kız. Eh, diyorum, fena değil. Gene ayıp olmasın diye öyle söylüyorum. İçimden bunu yerine soğuk bir bira ne güzel olurdu diyorum. O arada bir başkasını görüyorum. Sanırım liseden Can. Geliyor, muhabbet falan ediyoruz. Sonra içkiye ortak olmak istiyor. Uyuz oluyorum. Sorun içkiyi onunla paylaşmak değil. Sorun benim olmayan bir içkiyi benim arkadaşımla paylaşmak zorunda kalmaları. Ona uyuz olarak da bu rüyadan uyanıyorum.

Bunların hepsi tek bir gecede görüldü. Her uyandığım da ayrı bir dumur yaşadım. Gerçekten düşünce parçalarımın oluşturduğu çamurumsu bir suyun içinde yüzüyorum. Ve bazen bu midemi bulandırıyor. Gore rüyaları bunlara tercih ederim!

10 Aralık 2010 Cuma

Rüya (Toplu Cinnet)

Akşam olmuş, hava kararmış ve biz birkaç arkadaş ve yanımda erkek arkadaşım ile (tanımadığım bir insan kendisi) dışarıdayız.

Arkadaşlarla çalışmaya karar vermişiz ve sanki Zincirlikuyu'nun oradaki metrobüs durağına benzeyen bir yerdeyiz. Gideceğimiz yere nasıl gideceğimizi konuşuyoruz.

Konuştuğum kişilerden bazısını tanıyorum. Biri bu dönem aldığım deprem dersinde grup arkadaşım. Çalışacağımız yere nasıl gideceğimizi soruyorum. Yürüyerek gidilir, diyor. Öndekileri takip edeceğiz. Tamam, diyorum. Yanımda erkek arkadaşım yürümeye başlıyoruz. Bir süre sonra kalabalıktan ayrı düşüyoruz ve ben etrafıma bakınıyorum. Neredeler, diye soruyorum yanımda ki kıza (deprem dersinden arkadaşım). Gelirler, diyor. Biz gidelim.

Girişi büfe gibi olan bir yere giriyoruz. Koridor uzun. Sonuna doğru solda bir kapı görüyoruz ve içeri giriyoruz. Herkes gelmiş, çalışmaya başlamış. Bizde katılıyoruz ve çalışmaya başlıyoruz.

Sahne değişiyor. Ben içecek birşeyler almak için yerimden kalkıyorum. Bir kızla bir oğlanın arasına girmek zorunda kalıyorum. O arada kız bir laf söylüyor. Ne söylediğini hatırlamıyorum ama hareket ediyor, eziyor ya da sataşıyor. Üçünden biri ya da ortaya karışık bir şey. Gülüyorum ve omuz silkip yerime geri dönüyorum. Erkek arkadaşım güldüğümü görüyor ve ne olduğunu soruyor. Kızdan ve erkek arkadaşından ve bana dediklerinen bahsedip gülüyorum. Önemsemiyorum. Sallamıyorum, hatta erkek arkadaşıma anlatmamın tek sebebi de beraber gülüp geçmek için.

Ama bir anda erkek arkadaşım elindeki sigara paketini o çocuğa doğru atıyor. Paket çocuğun kafasına çarpıyor ve dönüp erkek arkadaşıma bakıyor. Sevgilimi hiç böyle görmemişim. O kadar korkuyorum ki hemen koluna sarılıyorum. Haydi, artık gidelim, çalışmayacağım, diyorum. Ama O kesinlikle beni duymuyor. Gözlerini yaklaşmakta olan çocuğa dikmiş halde.

Çocuk geliyor, insanlar aralarına giriyor. Ben deli gibi sevgilimin kolunu sıkıyor ve devamlı tekrar ediyorum, yapma ,lütfen, gidelim!

Bir şekilde fırsat buluyorum, aralarına dalıyorum ve sevgilimin kucağına atlıyorum. Beni tutmak zorunda kaldığı için dikkati dağılıyor. Sarılıyor bana. Ellerimi saçlarına daldırıp çekiyorum, yeter artık, gidelim, diyorum. Ağlamama iki var.

Bana bakıyor, sonra tekrar çocuğa bakıyor. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gülümsüyor. Tamam, gidelim, diyor.

Kapıdan çıkıyoruz. Kızın teki yanımdan geçerken omuz atıyor. Ama hiçbir şekilde tepki vermiyorum. Verirsem gene patlak verecek çünkü. Ve o an için tek istediğim oradan s.ktir olup gitmek. Korkuyorum çünkü. Deli gib korkuyorum. Bu yüzden arkama bakmadan kapıdan çıkıyorum.

Tek bir an görüyorum sevgilimin gözlerindeki bakışı. Tek bir an yakalıyorum ve anlıyorum ki artık bunu durduracak gücüm yok.

Bir anda kuduz köpekler gibi birbirlerine giriyorlar. Bağırışlar, çağırışlar... Ben ise keçiye dönmüşüm, kıpırdayamıyorum bile. İnsanların ayırmak için aralarına dalışını izliyorum sadece. Sonra farkediyorum ki ayırmak için dalmamışlar. Kavga etmek için dalmışlar. Yumruklar, tekmeler, çığlıklar...

Kendime geliyorum ve koşarak büfeye doğru gidiyorum. Yardım edin, lütfen, ayırın onları, diye bağırıyorum. İki üç oğlan buluyorum. Kollarından tutup odaya doğru götürüyorum. Lütfen yardım edin! Birbirlerini yiyorlar!

O kadar yavaş yürüyorlar ki sanki... Ömrümden ömür gidiyor.

Kafalarını sola doğru çeviriyorlar ve bakışları değişiyor. Şaşkınlık, korku ve iğrenme.

Odaya bakıyorum ve yerde yatan iki beden görüyorum. Biri benim sevgilime ait biri de kavga ettiği çocuğa. İkisininde kolları vücutlarından ayrılmış, omuzlarının aşağısı kanlı boşluklar. İkisininde kafası geriye doğru bakıyor, gözleri ve ağızları açık. Daha sonra odanın içinde başka vücut parçaları görüyorum. O odanın içindeki herkese ait olan ama yerlerinden çok uzakta olan kollar, bacaklar, gövdeler...

Daha karşımdaki manzarayı sindiremeden yanımdaki çocukların da değiştiğini farkediyorum. Bakışları değişiyor. Artık korku ya da iğrenme yok. Açlık var sanki. Ete olan bir açlık değil ama. Acıya ve çığlıklara olan bir açlık.

Koşmaya başlıyorum. Kendimi dışarı atıyorum. Yürüdüğümüz bütün yolu koşarak geçiyorum. Metrobüs durağı gibi olan yere geliyorum. Gecenin bir vakti olmasına rağmen çok kalabalık. Biri bana doğru koşuyor. Herhangi bir kelime söyleyemeden üzerime atılıyor ve ısırmaya çalışıyor. Bir başkası geliyor ve kolumu koparmaya çalışıyor. İlerledikçe kalabalığın arasına karışıyorum ve kalabalık beni parçalamaya çalışıyor. Aklıma dünyanın sonu senaryolarından biri geliyor. Cehennemin kapısının açıldığını düşünüyorum. Herkes deliriyor, cinnet geçiriyor ve tek amacı acı tattırmak oluyor.

Etrafımı çevirenlerin sayısı o kadar fazlaki... Herkes üstüme çullanıyor. O zaman anlıyorum ki kurtulamayacağım. Ölüyorum, diye düşünüyorum ve uyanıyorum.