27 Mayıs 2011 Cuma

Başladık gene

Evdeyiz bu sefer. Annem, babam, ananem, Kaan ve ben. Ama çok ters bir şeyler var. Bir şeyi bekliyoruz ve o beklediğimiz şey o kadar kötü ki... Herkes üzgün ve sessiz. Kimse konuşmuyor. Bir tek Kaan gülüyor. Yüzünde bir gülümseme var, gidip herkesle konuşuyor.

Yanıma geliyor. Üzülme, diyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sadece artık gitmem gerekiyor, diyor. Merak etme canım acımayacak. Ağlamamaya çalışıyorum ama çok zor. Kaan ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Bir süre sonra herşey normale dönecek, diyor. İmkanı yok ama bunu O'na söylemiyorum. Kafa sallıyorum sadece. Üzülme, diyor tekrardan ve yatağa yatıyor. Yanına gidiyorum. Gidiyoruz. Hepimiz başındayız ve bekliyoruz. Kaan gülüyor. Gözlerini kapadığında da gülüyor. Ve ben ağlamaya başlıyorum.

Sahne değişiyor. Dayımlar gelmiş. Ve başka tanımadığım insanlar. Eve doluşmuşlar, oturmuşlar, konuşuyorlar. Söyledikleri şeylerin hiçbir anlamı yok. Bir ara Dayım yanıma geliyor. Düzelecek herşey, diyor. Dinlemek istemiyorum. Dayım'dan nefret ediyorum ilk defa. Gitmelerini istiyorum. Beni rahatsız ediyorlar. Uygun davranmıyorlar. Düşünceli davranmıyorlar. Ayrılıyorum yanlarından, birine götürmek için elimde bir tabak var. Üstünde yiyecek birşeyler. Elimdeki tabakla dışarıya atıyorum kendimi. İçeriden gelen sesleri duyuyorum ve gerçek olamaz, diyorum. Bir yerde büyük bir yanlışlık var. Gerçek olamaz. Ve uyanıyorum.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

An Unlikely Weapon

Biraz önce bir belgesel izledim. Digiturk'un festival kanalında. Bu zamana kadar adını bilmediğim ama birkaç fotoğrafını gördüğüm Eddie Adams'ın belgeseliymiş.

Anı yakalamanın ne kadar büyük bir lanet olduğunu bildiğini gördüm adamda. Ve o "an" ile anılmanın onu ne kadar rahatsız ettiğini. Sırf bundan uzaklaşmak adına kendini savaş fotoğrafçılığından dergiler için ünlülerin pozlarını çekmeye başladığını gördüm. Ve o işi de gayet iyi yaptığını. Ama mutsuzmuş. Bir kere inancını kaybetmiş. İyi şeylere inancını kaybetmiş.

1/500 saniyelik bir zamanı yakalayarak kendinden, orada olmaktan ve yaptığın işten nefret etmek... Ama bütün bunları bilerek o işi yapmaya devam etmek.

Fotoğrafçılara, özellikle de savaş fotoğrafçılarına büyük saygım var. Kimsenin görmeyi istemediği şeyleri suratına vuruyorlar. Bak, gerçekte olanlar bunlar, diyor. Sen sırtını çevirdiğin zamanda olmuyor değiller. Kesinlikle saygı duyuyorum. Ve bunu yapabilecek çok az insanın olduğunu düşünüyorum.

Pulitzer ödülü almış bu fotoğrafla. Başlangıcından sonuna kadar da çekmeye devam etmiş.

Bu fotoğrafta gene Vietnam Savaş'ından. Boat of No Smiles.

Daha başkaları da var. Ama sonra tamamen bırakmış. Onun yerine oyuncuları, başkanları, sanatçıları çekmeye başlamış. Dedim ya, bu alanda da kesinlikle iyi iş çıkarmış.

Güzel belgesel olmuş.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Rüya (Beş buçuk)

Dışarı çıkmak üzereyim. Belirli bir zamanda olmam gereken belirli bir yer var. Tam dışarı çıkacakken telefon çalıyor. Açıyorum. Biri bir melodi mırıldanıyor. Anlamıyorum. "Beş buçukta patlayacak." diyor sonra ve telefonu kapatıyor. Patlayacak yer benim olmam gereken yer ve beş buçukta benim olmam gereken zaman. Gerçekten patlayacak mı yoksa sadece saçma bir tehdit mi bilemiyorum. Başkaları da var orada. Haber vermeli miyin yoksa insanları gereksiz yere mi telaşlandırmış olurum, bilemiyorum.

Dışarı çıkıyorum. Dayım'ı arıyorum. Durumu anlatıyorum. Git polislerle konuş, diyor. Ama kendine güven, açık bir ifadeyle konuş, yoksa adamı s.kerler, diyor. Kelimesi kelimesine. Durumdan çok dayımın dediği beni korkutuyor.

Tamam, diyorum. Biriyle mi gidiyim, yalnız gitmesem mi, diye soruyorum. Biriyle git, daha iyi olur, diyor.

Sonra sahne değişiyor. Mert yanımda. Olmam gereken yerin önündeyim. Üç katlı bir bina. En alt katından sesler geliyor. Mert'e orada olmam gerek beş buçuk da, diyorum. Gidecek misin, diye soruyor. Ya sen orada olacağın için patlatacaklarsa, diyor. Seni öldürmek için onları öldüreceklerse. O zaman söylemiyim, diyorum. Gitmiyim. Ama haber vermem lazım. Binaya doğru gidiyorum. Saate bakıyorum. Beç buçuğa geliyor ve ben uyanıyorum.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Superman

"A Man Who Was A Superman" bir Güney Kore filmi. "Defendor"un Kore yapımı olarak bakılabilir aslında ama bu onun hafife alınması anlamına gelmiyor. Uzak Doğu filmleri konuyu daha derinlemesine işliyor bence. Daha gerçekçi bir havası oluyor. Tek sorun mesela, dramı biraz fazla uzatmaları. Sonu gelmek bilmedi, mesela. Tamam üzdün, üzmeye devam ediyorsun ama yeter artık... Bence filmin tek sorunu buydu. Onun dışında oyunculuk da dahil olmak üzere gerçekten güzel bir yapmışlar. Bu zamana kadar izlediğim Uzak Doğu filmlerine nazaran mekanlara, renklere fazla dikkat edilmemiş ama gerek de kalmamış bence. Senaryo ve oyunculuk kurtarmış. Gayet iyi kurtarmış. Son yirmi dakikasına kadar gülmekten gözümden yaş geldikten sonra, sonunu üzüntülü bir sessizlik ile getirdim. Başarılıydı.

Imdb'den 7.3 almış. Ben 8'i hakettiğini düşünüyorum.

19 Nisan 2011 Salı

Repulsion

Roman Polanski'yi severim. Kişilik olarak pek değil ama filmleri olsun ve filmlerde oynadığı karakterleri olsun eğlencelidir. İzlenmeye değerdir bence. Tenant mesela güzel bir filmidir. Aynı şekilde Fearless Vampire Killers'da eğlenceli bir filmdir. Repulsion'ı da geçen gene stumble ın karşıma çıkardığı bir sitede buldum. Bir çeşit "disturbing movies" olarak bahsediyordu. Hiç vakit kaybetmedim, buldum ve izledim geçen.

Filmin uzun bir kısmı evde tek başına kalan 20'li yaşlarında androfobisi olan bir kadını anlatıyor. Bu arada androfobi de erkek korkusu imiş. Yeni öğrendim. Her neyse... İlk kısımları sıkıcıydı, itiraf ediyim ama ikinci kısım, yani kadının bir başına kalıp kafayı sıyırdığı bölümler sinir bouzucu bir atmosfere sahipti. Daha çok hangisine uyuz oldum, bilemedim, kadının tavırlarına mı yoksa kadını o halde bırakan ablasına mı... Fena bir film değildi aslında ama insanın sabırlı olması gerekiyor.

Bunun dışında ufak bir not: Film daha ilk sahnesinden tanıdık geldi. Filmi izlemediğimden eminim ama sahneleri daha önce gördüm, dedim. Kısa bir araştırma sonrasında The Cardigans'ın "Hanging Around" adlı parçasına çektiği videonun bu filminden esinlendiğini ve bana tanıdık gelen sahnelerin aslında klibe ait olduğunu öğrendim. Neredeyse birebir yapmışlar bazı sahneleri. Şarkı fena değil aslında. İlk çıktığında da baya dinlemiştim. Merak ederseniz buyrun.

Film imdb'den 7.9 almış. Ben o kadar yüksek vermem. Gene de Roman Polanski'yi seviyorum.

27 Mart 2011 Pazar

Mindfucker Rüya

Yeter hakkaten. Seni de, o saçtığın tozlarını da s.kicem. Bu zamana kadar sana hep saygım ve sevgim olmuştu ama çizgiyi aştın. Pis oynuyorsun artık. Bel altı vuruyorsun. Beynimi, o da yetmezmiş gibi günümü s.kiyorsun. O serpiştirdiğin tozlarını istemiyorum artık. Uğrama bana. Sakın gelme! Gelişin beni deli ediyor.

Dışarıdayım. Umay ve Serkan'la beraberim. Pasaj gibi bir yerin içine giriyoruz. Akşam ve ben bir şeye kızgınım sanırım. Umay, pasajın hemen girişindeki bankamatiğe gidiyor. Para çekmek için girmişiz pasaja. Umay Taranti Bankasına gidiyor (reklam olmasın). Serkan' da sağa doğru dönüp Şiş Bankası'nın bankamatiğine doğru gidiyor. Bende onun peşinden gidiyorum, zira benim de kartım Şiş. Serkan pek keyifli, bir şeylere gülüyor. Bilmiyorum, belki bana gülüyor ama ben garibim. Başım dönüyor. Tam Serkan'a bir şey anlatacakken gözlerim kararır gibi oluyor. Yere yığılıyorum. Serkan beni tutmaya çalışıyor. Ne oldu, iyi misin, diyor ama cevap veremiyorum. Dudaklarım yapışmış sanki. Tam o sırada yer sarsılmaya başlıyor. Deprem oluyor. O kadar güçlü ki uğultusu titretmeye yetiyor. Kendime geliyorum, çünkü çok korkuyorum. Serkan'a bakıyorum. O da çok korkmuş. Ağlamaya başlıyor. Hepimiz ölücez, diyor. Sarılıyorum. Korkma, diyorum, hiçbir şey olmayacak.

Bir süre sonra deprem bitiyor. Yerden kalkıyoruz. Yüzüm yaştan ıslanmış. Burnumu çeke çeke annemi aramam lazım, diyorum. Nasıl olduklarını öğrenmem lazım. Ama bir türlü hat düşmüyor. Eve gitmem lazım. Pasajdan dışarı çıkıyoruz. Bağrışlar, ağlamalar. Sonra sahne değişiyor.

Eve doğru gidiyorum. Yanımda birileri var ama Umay ve Serkan yok. Yolda annemi görüyorum. Anne, iyi misiniz, diye soruyorum. Eliyle bir şeyler yapıyorum. Tam olarak ne yaptığını hatırlamıyorum ama ne dediğini anlıyorum. Ananen intihar etmeye çalıştı, diyor. Elim ayağım boşalıyor. O da ne demek, diyorum. Birileri, ama iyi hastaneden çıkarmışlar, diyor. Bir başkası bir avuç ilaç içmiş, diyor. Eve doğru koşuyorum.

İki katlı evimiz. Kapıyı açıp salona giriyorum. Kaan bir koltuğun üzerine oturmuş ağlıyor. Yanında Serkan, onun yanında da Umay oturuyor. Ben ne yaptığımı bilmeden Kaan'ın yanına gidiyorum. O kadar fena ağlıyor ki. Ben de hıçkırmaya başlıyorum. Anlamıyorum, neden böyle bir şey yaptı ki?! O sırada ananem geliyor. Kapıdan girdiğini görüyorum. Üstünde şu hastanelerde giydirilen mavimsi beyazımsı hasta önlüğü var. Bileğinde beyaz bilekliklerden. Saçları karışmış, rengi solmuş. O kadar kızgınım ki iyi olup olmamasına dikkat etmiyorum. Nasıl yaparsın, diyorum. Neden? Cevap vermiyor. Önümden öyle yürüyüp geçiyor. Ne kadar üzdüğünün farkında değil misin, diye bağırıyorum arkasından. Özür dilerim, diyor. İyiyim bak. Ama dedikleriyle gördüklerim örtüşmüyor. Ruh gibi. Öyle geçip gidiyor. Ve ben uyanıyorum.

27 Şubat 2011 Pazar

Manzara

Harika bir manzara gördüm rüyamda. Akşamdı, parlak bir ay olmalıydı gökyüzünde, zira deniz parlıyordu. Bir köprünün üzerinde yürüyorduk. Şimdi düşününce hafiften Prag'a benziyor gibi geldi. Köprü taştandı. Kimse yoktu bizden başka. Belki bir iki kişi. Sessizdi ve sadece denizin sesi duyuluyordu. Denize bakıyordum. Hafif dalgalar kumsala vuruyordu. Kumsalda bıraktığı ıslak izler parlıyordu. Bazı izleri siliyor, yerine yenilerini bırakıyordu. Ve çok güzel gözüküyordu! Canım deli gibi denize girmek istiyordu. Resmen çekici bir görüntüsü vardı. Sesi bile insanı cezbediyordu.
"Denize girsek güzel olurdu." dedim.
"İstersen girelim." dedi.
"Hayır." dedim. Çünkü görüntüsüne, sesine rağmen girmek istediğim bir deniz dolmadığını farkettim. Tuzluydu. Ve ben içebileceğim bir denizin içinde yüzmek istiyordum. Karşımdaki denizin öyle olmadığını bilmek beni baya üzdü. Çünkü girsek güzel olabilirdi.