26 Haziran 2012 Salı

Kısa sabahlar

Bu, evden çıkmadan yazı yazma işi hoşuma gitti. Bu sefer daha kısıtlı bir zamanım var ama kısa kısa notlar düşebilirim.

Gene saçma bir rüya gördüm. Bu seferkini çok net hatırlamıyorum şu anda. Ama içinde 1.30m'lik kesitler vardı. Çizmem gereken grafikler. Ve sanırım bunların ayrı sayfalarda olmaması gerekiyordu. Bilemiyorum, hatırlayamıyorum ama uyandığımda rahatlamış hissettim kendimi. Yani tahminim pek de hoş bir rüya olmadığı yönünde.

Anlatacak iki üç rüyam daha var. Onları göreli de çok olmadı, üzerinden daha fazla zaman geçmeden anlatmam lazım. Doktor Civan ile görüşmem 3 ağustosda. Daha çok zaman var ama kendimi biliyorum. Eğer o zamana kadar oturup yazmazsam 2 ağustos günü kıçım tutuşmuş bir vaziyette aklımda kalan kırıntıları süsleyerek yazmaya çalışacağım. Yazık olur. Hem rüyalarıma hem de yazılarıma.

Bu gün kendimden memnuniyetsiz miyim, bilmiyorum. Sanırım dışarı çıktığım zaman anlayacağım bunu.

Artık güneş gözlüğü takmaya çekinmiyorum. Acaba çekinmeyecek kadar olgunlaştım mı, yoksa güneş artık çekincelerimi bir kenara fırlatacağım kadar bunaltıcı mı?

Birbirimizi iyi tanıyoruz. Bu soruya cevap dahi vermeyeceğim.

Yazı yazabildiğim tek zamanın, evden çıkma ile kahvaltı arasındaki 15 dakika olması da komik. Komik olduğu kadar da üzücü.

Neyse buna da şükretmek lazım. En azından artık buraları sessiz değil. Sen de yalnız değilsin Charlie.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Rüya (Bikini)

Kendimden bu kadar hoşnutsuz olduğum başka bir sabah daha hatırlamıyorum.

Öyle ki işe gitmeden önce üşenmeyip laptopu açıp yazmam gerektiğini hissettim. Çünkü üzerimdeki hoşnutsuzluk kendime saklayabileceğimden çok fazla.

Gördüğüm rüyalar etkiliyor sanırım. Beceriksiz olduğumu görüyorum. Elim ayağımın birbirine dolandığını, yapmaya kalkıştığım şeyleri yaparken bocaladığımı görüyorum.

Kaan'la beraberiz. Nerede olduğumuzu hatırlamıyorum ama bir iki gün kalacağımız bir yer. Dışarıdayız ama dışarısı özgür bir yer değil. Böyle bir site gibi. Kocaman gri duvarlardan oluşan bir site gibi.

Kaan'la bir havuza doğru gidiyorum. Elimde eşyalarım var. Biraz yüzeceğim diyorum. Tamam, diyor. O arada bir kaç kişi çıkıyor gölgelerin arasından. Üç kişiler sanırım. Yüzmeye gideceğimi biliyorlar. İçlerinden biri, bence yapamayacak, diyor. Bir diğeri, bencede, diye cevap veriyor. Onlar iş arkadaşlarımmış. Ama hiçbirini tanıyorum.

Yanlarından geçiyoruz. O kadar tedirginim ki. Umarım ellerim titremiyordur, diye düşünüyorum. Kaan kulağıma eğiliyor, takma onları, diyor. Sen yüzmene bak.


Havuzun başına gidiyoruz. Ben eşyalarımı çıkarıyorum. Havlu, gözlük çıkıyor çantamdan. Gözlüğü yeni almışım. Kutusunu yeni açıyorum. Kaan, neden aldın ki, diye soruyor. Bende vardı. Olsun, diyorum, bunlar baya kaliteli.

Manyom içimde. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıyorum. Tişörtü çıkardığım anda fark ediyorum ki bikini giymişim. Şaşırıyorum. Utanıyorum. Uzun zamandır bikini giymedim. Bikini giyebilecek bir vücudum yok.

Bozuntuya vermeden pantlonumu çıkarmaya çalışıyorum. Ayaklarım pantolona dolanıyor. Kaan beni tutuyor. Zorda olsa çıkarıyorum. O zaman farkediyorum ki bikinin altını ters giymişim. Komedi filmi gibi .mına koyayım! Kafama, beynime, beynimin içindeki şeylere sayıyorum. Gene bozuntuya vermemeye çalışıyorum ama çok saçma. Üzerimde mavi bir bikini üstü. Altımda ise beyaz bir bikini altı. Üzerindeki desenlerde gözüküyor hafiften. Sanırım bana gülüyorlar. Hatırlamıyorum.

Pantolonu çıkarır çıkarmaz kendimi havuza atıyorum. Kenara geliyorum. Gözlüğü kafama takmaya çalışıyorum. İki kısımdan oluşuyor gözlük. İç kısmı suyun geçmesini engelleyen bir kısım. Dış kısmı ise gözülüğün kafama oturmasını sağlıyor. Ayarlamam uzun sürüyor. Neyseki su soğuk değil. Zaten hissettiğim utançtan suyun nasıl olduğu umurumda da değil. İmamın abdest suyu olsa bile gireceğim. Her türlü dışarı da durmaktan daha iyi.

Üç kişinin birbirleriyle konuştuğunu duyuyorum. Bence 5 kere bile gidip gelemeyecek, diyor birisi. Yok, bence 7 - 8 yapar, ama hayatta 10 yapamaz, diyor. Üçüncüsü, bence bitiremeyecek bile, diyor. Lafa karışıyorum, yok artık, bitiririm kesin, diyorum. Ama 10 kere gidip gelemem. Kaan, neden öyle diyorsun, diyor. Bence yaparsın. Yok, diyorum. Nefesim yetmez.

Gözlüğü kafama takıyorum. Bir iki kulaç atıyorum, duruyorum. Gözlük kafamdan çıkmış. Tekrar kenara geliyorum, ayarlamaya çalışıyorum. İş yerinde, yemekhanede yemek dağıtan Mustafa Bey geliyor. Ne oldu, diye soruyor. Gözlük tam oturmadı, diyorum. Kaan, istersen benim gözlüğümü al, diyor. Yok, ayarlıyorum, diyorum. Yeni aldığım gözlüğü kullanmak istiyorum. O kadar para verdim, yeni aldım. Onu kullanmalıyım! Ama gözlüğü kafama takarken, biliyorum, asla tam oturmayacak. Hep kayacak. Ve ben havuzu bir kere bile bitirip bitiremeyeceğimi merak ediyorum.

Sahne değişiyor. Bir odadayız. Masanın başında birkaç kişiyiz. Önümüzde kağıtlar var. Odaya biri giriyor, kapıyı tıklattıktan sonra. Yıldırım Bey, diyor. Gerisini hatırlamıyorum. Ama bir kağıt imzalamamız isteniyor. Herkes imzalıyor. Yanımdaki kadın, Yasemin'de imzalayacak mı? Onun imzalamasına gerek yok, diyor. İçeri giren kadın ise, hayır kesinlikle imzalayacak, diyor. Yıldırım Bey özellikle onun da imzasını istedi, diyor. Kağıt üzerindeki ismimi gösteriyor. İsmimin yanına bir not düşülmüş. Yanımda oturan kadın, bu ne, diye soruyor. İsmimin yanına düşen nota gösterdiği tepki. Ben notu okuyamıyorum. İçeri giren kadın, Yıldırım Bey biraz kötüdür, diyor. Kötüyü söylerken zorlanıyor. İmlası kötüdür, diyor. Kötüyü söylerken gene zorlanıyor. Ağzından kekemeymiş gibi çıkıyor. Ya da bir tür konuşma bozukluğu varmış gibi. Kalemi alıyorum elime. Önce notu okuyabilmek için kalemle yazılan kelimenin üstünden geçiyorum. Biraz silinmiş çünkü. Sonu "a" ile biten bir kelime çıkıyor. Sanırım içinde "ü" ve "s" var. Kötü bir şey yazıyor orada ama gülümsüyorum. Kadın kağıdı önümden alıyor. Dur, daha imzalamadım, diyorum ama sesim çıkmıyor. İsmimin yanındaki yer boş, imzasız bir şekilde gidiyor kağıt. Bunu bile beceremedim, diyorum. Bir imza atmayı bile beceremedim.

Kadın kağıdan çıkarken dönüyor. Yarın düğünümüz var, diyor. Herkes izinli, herkesi bekliyoruz.

Düğüne gideceğim yok. Ama izinli olduğuma seviniyorum. En azından bir gün gelmeyeceğim. Bu beni mutlu ediyor ve uyanıyorum.

Ama mutlu uyanmadım. Sahip olduğum hoşnutsuzluğu anlatamıyorum. Sanki üzerimde renkli, annemin yeni aldığı tişört değil de, o ebesini s.ktiğim mavi, üzerinde küçük desenleri olan bikini var. Dışarı çıkmak istemiyorum.

Bence dışarı çıkmak istemediğinde çıkmama lüksün olmalı. Belli çünkü, çıkman kimsenin hayrına olmayacak.

Güne iyi başladık, he?

Umarım sonu çabuk gelir.

19 Ocak 2012 Perşembe

Melancholia

Uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım Lars von Trier'in Melancholia filmini en sonunda izledim.

Baştan belirteyim, hala Antichrist senaryo olarak en beğendiğim filmi yönetmenin.

Ama görsellik açısından gerçekten sinema da izlemediğim için üzüldüğüm bir film oldu Melancholia. Sahneleri, ortamları gerçekten etkileyici olmuş bence. Ve ilginç bir konuya da sahip. Lars von Trier'in bir pinçik kıvamında bilimkurgu karıştırmasına şaşırmadım desem yalan olur. Ama bence güzel olmuş. İyi bir konu olmuş.

Kristen Dunst'ı sevmem. Hakkaten sevmem ve oynadığı filmlerde de çok antipatik bulurum. Burada da gayet antipatikti ama bu sefer oynadığı karakter öyleydi. Romantik komedi ya da dram filmlerinin asıl kızı değildi bu filmde. Bence kendisine uyan en uygun ikinci rolü de bulmuş. İlkini zaten biliyorsunuz...

Müzik açısından da son derece iyi bir filmdi Melancholia. Güzel ve yerinde müzikler kullanılmış.

Son olarak fark ettim ki, olur da bir gün Just Kids kitabını sinemaya uyarlamak isterlerse Patti Smith'i kesinlikle Charlotte Gainsbrough oynamalı. Ama kesinlikle. Hatta O'ndan daha iyisini bulacaklarını hiç zannetmiyorum. Tek sorunu aksanı olur ki artık ona da yapacak birşey yok. Zira dediğim gibi, O'ndan daha iyisini bulacaklarını hiç zannetmiyorum.

Imdb filme 7.4 vermiş. Ben de 7.7 yi uygun görüyorum. Hatta sahneler üzerinde düşünürsem 8'e kadar giderim ama o kadar değil. Abartmaya gerek yok.

31 Aralık 2011 Cumartesi

Rüya ve Doktor Civan


"Dört beş kişilik bir grubuz. Beraber tatile çıkmışız. Tanımadığım bir evde kalıyoruz. Ev kiralamışız sanırım. 

Evin dış kapısının yanında küçük pencereler var. Bir an o pencerelerden birinde, birini gördüm gibi geliyor. Ürperiyorum. Kapının karşısında ayakta duruyorum. Yanımda da birisi, yüzünü hatırlamıyorum ama erkek. Gördüğümden bahsediyorum, gülüyor. Yanlış görmüşsündür, diyor. İnanıyorum. Çok kısa bir görüntüydü çünkü, gördüğümden bile emin değilim. 

Aklıma klişe bir korku filmi konusu geliyor. Tatile giden arkadaş grubunun sapık manyak bir katil tarafından öldürüldüğü bir korku filmi. Umarım kostümlü katil değildir, diyorum. Çok klişe. Umarım daha psikolojik bir korku filmi olur. Sanırım bu düşüncemi evdekilerle de paylaşıyorum. Çünkü “tam ortamı gerçekten” diyip gülüyoruz.

Banyoya giriyorum. Yatmadan önce hep elimi yüzümü yıkarım. Gene yıkıyorum. Yüzümü mavi bir havlu ile kuruluyorum. Banyodan çıkacağım sırada -banyonun kapısı evin sokak kapısına bakıyor- evin içinde birini görüyorum. Kafasını örten siyah cübbemsi bir kıyafet var üzerinde, sırtı bana dönük. Yavaşça bana doğru dönüyor. Yüzünde beyaz, üzgün suratlı bir maske var. Göz çukurları kapkara. Çığlık atıyorum. Gırtlağım yırtılırcasına bağırdığımı zannediyorum ama kimse duymuyor. İçeriden kahkaha sesleri gelmeye devam ediyor. 

Maskeli katil bana bakıyor. Çığlık attığımı görüyor. Aynı zamanda kimsenin duymadığını da görüyor. Omuz silkiyor. Elini boşversene dercesine sallayarak görüş alanımdan kayboluyor, evin içinde başka bir yere gidiyor. 

O zaman anlıyorum ki duymayacaklarını biliyor. Bana inanmayacaklarını biliyor. Anlıyorum ki en sona beni bırakacak. En çok beni kovalayacak. Duyulmayacağımı bilmeme, sonunu bilmeme rağmen çığlık atmaya başlıyorum tekrar. Ve uyanıyorum."

Bu geçenlerde gördüğüm bir rüyaydı. Hemen yazdım. Doktor Civan'ım beğenir, dedim. 

Okudu. Sonra bir daha okudu. Bu sefer sesli. Sence, dedi, bu rüya neyi anlatıyor? 

Düşündüm ve aklıma ilk geleni söyledim; sanırım o rüyada önemli olan beni kimsenin duymaması. Duymayacaklarını anlamam...

Kafasını sallıyor. Teması yalnızlık olan bir rüya, diyor. Sonra tekrar okuyor. Gördüğün maskeli adam, diyor, aslında katil olduğunu gösteren hiçbir şey yok rüyanda. Ve hatta maskesi korkunç bir surata sahip değil, tersine üzgün bir yüzü var, diyor. Ve sana yalnız olduğunu söylüyor, boşversene diyor sana. 

Aslında hep yalnız olduğumuzu ve yalnız olacağımızı biliyoruz, diyor Doktor Civan'ım. Sadece bazılarımız bunu duymayı istemez. Ama artık sen biliyorsun. 

Bir kuralımız vardır sadece, diye anlatmaya devam ediyor Doktor Civan. Gerektiği kadar yardım, dayanabildiği kadar yorum yapmak. Sana gerektiğinden fazla yardım edersem ilerleme kaydedemezsin. Ve dayanabildiğin fazla yorum yaparsam da dağılırsın, diyor. 

Kuralı seviyorum. Hatta çok hoşuma gidiyor. Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. 

Rüyanı çok sevdim, diyor. Yazmaya devam et.

İyi yıllar dileyerek çıkıyorum. Meydana giden 10 dakikalık yürüme mesafesini hala gülümseyerek kat ediyorum. 

7 Aralık 2011 Çarşamba

Midnight in Paris

Woddy Allen'ı sevmem. Aslında bu bir sonuçtan ziyade bir önyargı, kabul etmeliyim. Neticede üvey kızıyla evlenmiş biri hakkında pek taraflı düşüncelerim var. Bunun yanında, izlediğim bir iki filminde, oynadığı karakterler duruşlarından, konuşmalarına kadar antipatik gelmişti bana. Tüm bunların sonucu; şu an sahip olduğum önyargı oldu.

Biraz önce, yoğun istek üzerine Woddy Allen'nın "Midnight in Paris" filmini izledim. İçinde Woddy Allen'nin oynadığı herhangi bir karakter yoktu. Sanırım bu ilk önemli nokta. En azından benim için. Zira olsaydı, sanırım filme karşı bu kadar güzel duygularım olmazdı.

Film, benim için Neil Gaiman'nın "Nowhere"ini okumak gibiydi. Ama bu sefer barındırdığı karakterler hayran olduğum, Wikipedia sağolsun bir nebze de olsa tanıdığım ve yarattıklarıyla tanımaya fırsat bulacağım kişilerdi.

İlk Cole Porter çıktı mesela. "Let's Do It" şarkısını daha öncede duymuştum ama Ella Fitzgerald'dan. Baya sevdiğim bir şarkıdır ama filmde ayrı bir güzel geldi. Özellikle Cole Porter karakterinin piyanonun başında, 20'lerin Paris'indeki bir partide, avagard giyinimli kadınlarla bakışırken bu şarkıyı söylemesi gerçekten tüm havayı değiştiriyor.

Ama Cole Porter sadece bir başlangıçtı. Belki filmi izlersiniz diye daha detaya girmeyeceğim. Bana sorarsanız mutlaka izlemelisiniz.

Dediğim gibi, sanki Neil Gaiman'nın kitabını okumak gibiydi. İnsanın içinde hoş duygular bırakan ama böyle şeylerin asla başınıza gelmeyecek olduğunu da hatırlatıp içburkan bir filmdi. Güzel bir filmdi.

Filmin oyuncu kadrosundan bahsetmek yersiz olur bence. Zira Woddy Allen'nın takdir ettiğim bir özelliği vardır ki o da filmlerindeki oyuncu kadroları. Adrian Brody, Kate Bates ve Marrion Cotillard... Adrian Bordy harika bir Dali olmuş. Dali!! Tipi değil demek istediğim. Tipinden daha öte... Muhtemelen Dali, çizeceği bir resmi birebir filmdeki Darian Brody'nin tarif ettiği gibi tarif ediyordur.

Uzun zamandır içimde bu gibi duygular yaratan bir film izlememiştim. Gece gece bir mutlu oldum.

Ama maalesef hala Woddy Allen'a karşı önyargılarım var. İyi ki bu filmde oynamamış. Zira ona rağmen filmden gene zevk alabilir ama bunu asla itiraf edemezdim... Garip ama gerçek.

18 Kasım 2011 Cuma

Büfe

Menüden yemeğini seçti. Sonra da ne içmek istediğini söyledi. Garson uzaklaştıktan sonra çantasına uzandı, bitmesine 4 kala olan sigara paketini çıkardı çantasının derinliklerinden. Goralısının gelmesinin bir sigara tüttürecek kadar uzun sürmeyeceğine karar verince yakmaktan vazgeçti. Vazgeçmesinin hemen ardından garson gözüktü bir elinde tabak bir elinde kutu cola ile.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."

Büfenin caddeye bakan dış masalarından birine oturmuştu. Cadde işlek, insanlar aceleci ve hava yağmurluydu. Goralısı sıcak, kolası soğuk ve saçları ıslaktı.

İlk oturduğu zaman geldi aklına. İlk ne yediğini hatırlamıyordu ama ne hissettiğini hatırlıyordu. Heyecanın yavaş yavaş  korkuya nasıl dönüştüğünü... Masalardan hangisine oturacağını düşünmek, oturacağı masaya ulaşmak için diğer masaların arasından geçerken etraftaki insanların izleyen gözlerini düşünmek, gelen garsona vereceği cevabı düşünmek, yemeğini yerken insanların gene O'nu izleyen gözlerini düşünmek...

Korkardım, diye geçirdi içinden. Gerçekten korkardım. Ufalmak isterdim, ufalıp yok olmak...

İlk günden tekrar bu güne geldi, bakışları boşluktan günümüze döndü. Şimdiyi düşündü. Konuşmaktan korkmadığını gördü. Gülümsemekten, seçeceği yemekten ve paketten sigarasını çıkarmaktan korkmadığını gördü. Umursamaz oldum, dedi kendi kendine, yok olmak yerine.

Garsonun girişi düşüncelerini böldü.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."
"Çay ikram edeyim mi?"

Bir anlık duruksama.

"Evet, çok teşekkür ederim."

Bir anlık duraksamayı düşündü. Önceki duraksamalarında saniyenin binde birinde dökülen terlerini düşündü. Gülümsedi kendi kendine. Burnu büyük bir ifadeyle, küçükmüşüm, dedi.

Abartma, dedi sonra arkaya saklanmış, gölgelerinde arasında güvende olan bir kısmı. Daha o kadar büyümedik. Öyle, dedi, hala korkularım var. Hala korkularımla yapabileceğim uzun bir listem var. Ama en azından "tek başına yemek yemek" ve "günlük diyaloglar" ın üzeri çizili. Gölgelerin arasında güvende olan bir kısmı kafasını salladı. Beyninde bir an bakıştıklarını gördü. İkisininde gözlerinde küçük ama parlak bir gurur vardı. Gölgelerin arasında belli olacak bir parlaklığa sahipti.

Dumanı tüten çayı geldi.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."

Paketine uzandı, bir dal çekip dudaklarına yerleştirdi.

Hava soğuktu, çay bardağı sıcaktı ve sigarasının dumanı yoğundu.

Adımları küçüktü, yol uzundu ve beyni huzurluydu. O güzel duyguyu hissediyordu. Bir şekilde o yolda ilerleyebileceğini, başa çıkabileceğini hissediyordu. Buna güven denemezdi. Daha o kadar değil, dedi kendi kendine. Ama umursamazlık gayet yakışırdı. Yoldaki tozun, toprağın, çamurun üstünde bırakacağı izleri umursamamaktı bu.

Üzücü olan, dedi, gölgelerin arasına saklanmış olan bir kısmı, ne yazık ki bu gelip geçici bir his.

Gülümsedi. Neyse ki geri geldiği zamanlar oluyor, diye karşılık verdi. O an için karamsarlık modunda değildi.
Karnı tok, elleri sıcak ve oturuşu rahattı.

Masadan kalkışı da rahat oldu. Randevuya 5 kala hesabı ödedi.

"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Rüya (Hastalık)

Alışveriş merkezindeyim. Dolanıyor, bakınıyorum. Bir anda alışveirş merkezine bir şey çarpıyor. Ufak bir meteor mu yoksa bir uzay gemisi mi hatırlamıyorum ama çarpıtığı yerden hastalık yayılıyor ve bende o hastalığa yakalanıyorum. Bulaşıcı bir hastalıkmış ve benimde onu olabildiğince fazla insana yaymam gerekiyormuş. Sanırım o hastalık yapmam gereken şeyin onu yaymak olduğunu söylüyor. Ya da belki de doğru olan insanlığın o hastalıpa yakalanması.
Hangisi olduğu önemli değil, neticede ben alışveriş merkezinde deli gibi koşarak hastalığı yaymaya çalışıyorum. Askerler olayın farkında ve hastalığı kapmış olanları öldürüyorlar. Peşimde üç askerin olduğunu hatırlıyorum. Alışveriş merkezinden çıkıyorum ve sahne değişiyor.
Fabrika gibi bir yerdeyim. Temiz insanlara hastalığın bulaştığı bir fabrika. Fabrikayı dolaşıyorum. Bir sistem yapmışlar; devasa bir dil yapmışlar, yakaladıları bütün insanlara bir şekilde bağlı. O devasa dile elimi sürüyorum. Herhangi bir ıslaklık hissetmiyorum. Dolayısıyla da herhangi bir iğrenme.
Yapmam gerekeni yapıyorum, doğru olanı yapıyorum ve binlerce insana aynı anda hastalığı bulaştırıyorum. Elimi o dile defalarca sürerek. Ve uyanıyorum.