18 Ekim 2020 Pazar

Beautiful Boy

Bulunduğum şartlar altında bloguma giriş yapamadığım için, bu yazıyı GoogleDocs’da yazıyorum.

Bulunduğum şartlara gelirsek;

Sol bacağımdaki alçıdan dolayı ev içerisinde tekerlekli çalışma sandalyesine oturarak hareket ediyorum ve tahmin edersiniz ki sandalyede, bir bacağı ileri doğru sabit bir şekilde oturarak çok da fazla hareket kabiliyetine sahip olamazsınız. Bu nedenle tuvaletim gelinceye kadar küçük evim haline gelen L koltuğumuzun L’sine oturmadan önce gün içerisinde kullanacağım bütün alet edevatı yanıma almam gerekiyor. Gel gör ki, diz üstü bilgisayarımı bu gün ki alınacaklar listesine eklememişim. Ve şarj aletimi de eklememişim. Bir kağıda yazarak kaydettiğim mail şifresine ihtiyacımın olacağını düşünmediğimden kağıdın bulunduğu cüzdanımı da listeye ekleme gereği duymamışım. Ve bütün bunlara erişimimi sağlayacak olan çok sevgili Bay Nerd’de gece mesaisine başlamadan önce kısa bir uykuya yattı.

Gördüğünüz gibi, bulunduğum şartlar altında GoogleDocs’a yazacak kadar içimde istek olduğu için hep beraber şükretmeliyiz!

Peki Bayan Kene’yi bu kadar yazma aşkı ile dolduran hadise ne oldu? 

Kaykay aşkıyla yanıp tuttuştuğu bir önceki postuna evrenin cevap olarak yapıştırdığı alçıdan bahsetmek değil. Evrenin cevap verdiğini de düşünmüyorum aslında. Gerçeğin verilen herhangi bir cevapla alakası yok, tamamen kendi heyecanımın sonucu...  Ama bu başka bir yazının konusu, bunun değil. (Okumak isteyenleri bir önceki başlığa alalım.)

İkinci tahmini alalım… Evet, bildiniz! Az önce izlediğim bir film!

Bundan günler günler günler öncesinde, Letterboxd’da gezinirken pek sevdiğim Steve Carrel filmlerine bakmak geldi aklıma. En son The Way, Way Back filmini izlemiş, ve pek beğenmiştim. Resmen adamı izlemeyi özledim ve filmlerine baktım. Karşıma bir babanın uyuşturucu bağımlısı oğlu ile ilişkisini anlatan gerçek hayat hikayesinden uyarlanmış Beautiful Boy çıktı. Steve Carrel’ın yanında son zamanlarda dev popüler olan Timothée Chalamet’i de görünce filmi hemen izlenecekler listesine attım. Ve sonra unuttum…

Bu akşam ise, PMS hassaslığını yaşadığımı fark ederek, Bay Nerd’ün de kısa bir uykuya yatmasını fırsat bilerek ağlak dram filmi arıyordum ki Amazon Prime karşıma Beautiful Boy’u çıkardı. Günler öncesinde listeye attığım filmi izlemek için daha uygun bir an olamazdı!

Oynat bakalım Makinist!

Film, The New York Times, Rolling Stones, Wired  ve Fortune gibi pek çok gazete ve dergiye haber yapan gazeteci David Sheff’in kendi hayatından bir dönemi kaleme aldığı Beautiful Boy kitabının uyarlaması. Uyuşturuc bağımlısı oğluna yardım etme çabasını, beraber geçirdikleri bu süreci ve birbirleri ile olan pek sık rastlamayacağımız türden sağlam bir baba-oğul ilişkisini anlatıyor. Steve Carrel’ın anlayışlı ve aynı zamanda kontrolü elden bırakmayı istemeyen babayı ve Timothée Chalamet’in de yetenekli ama bağımlı oğlu oynadığı film kurgusu ve müzikleri ile de insanı etkiliyor.

Bu kadar Wiki bilgisinden sonra gelelim kendi değerlendirmemize.

Konu tatsız, sonu nadiren iyi biten bir hikaye. Çocuğunun lisede, zararsız olduğunu bildiği bir şeye başlayıp, kolunu delik deşik edecek noktaya vardığını görmek sadece babanın değil, seyirci olan kişilerin bile içinin burkulmasına sebep olur. Üstüne bir de, çocuğu uyuşturucu kullanmaya itecek herhangi bir bahane, travma, olay göremediğiniz de daha sarsılıyoruz. Ya da belki de bu sadece bana özgü. Ama filmi izlerken hep aynı şeyi sorguladım, “Neden?”. Çünkü benim baktığım yerden - ve belli ki babası da aynı yerden bakıyor çünkü bir noktada o da oğluna “Neden?” sorusunu yönetiliyor- Nic kadar yetenekli, her türlü imkana sahip bir çocuğun kendini böyle bir çukura, defalarca, defalarca ve defalarca sokmasına bir sebep göremiyorum. Ben, bu gibi durumlar için hep tetikleyen bir olayın olduğuna inanmışım, belli ki. Ve hikayede böyle bir şeyi bulamamak beni son derece rahatsız etti. Sevmediğim bir rahatsızlık değil, bazı şeylerinin cevabının bu kadar yüzeyde olmadığını gösteren bir rahatsızlık. İnsanı hem daha fazla düşünmeye hem de daha fazla korkmaya iten bir rahatsızlık.

Yeri geldi, “Kapat abi oğlunu odasına, ver suyunu, yemeğini temiz kalıncaya kadar!” diye sinirlendim, yeri geldi “;Yapacak bir şey yok, diğer çocuklarını düşünmelisin!” noktasına kadar gelerek gerçekçi ve bencilce yaklaştım. Ama görünen o ki, bu konu, kimsenin dışarıdan ahkam kesebileceği, ders verebileceği bir konu değil. Bize çok siyah ve beyaz gibi görünen kararların arkasında çok başka bir gücün olduğunu gösterdi film bana. Hayatta değer verdiğin her şeyi, ama her şeyi, rezil bir tuvalette, damarına vereceğin mutluluğa değiş tokuş ettiren bir güç.

Burada mistik bir güçten bahsetmiyorum. Aslında çok basit, çok aşikar bir güçten, kimyasal etkinin, bir noktada kalıcı hasara ulaşabilen gücünden bahsediyorum. “Amigdala çığlık atıyor.” etkisini yapan bir güç. İnsan beyninde böyle bir etkiye yol açan bir kimyasalın üretiliyor olması, bunun kimi insanların cebini şişirmek için üretiliyor olması kanımı donduruyor. Bazen, bir insan için uyuşturucu satmaktan daha korkunç bir şey olamayacağını düşünüyorum. Birini öldürmekten bile daha korkunç geliyor. Ve sonra bütün dünyanın Top 10 Diziler listesinin başında Breaking Bad olduğu aklıma geliyor… Benim de en beğendiğim diziler arasındaydı. Meth satan kanser hastası amcamız ile empati kurduyduk… Ve işte, kanım bir kere daha dondu...

Ben belki şu son bir iki paragraf ile filmden daha fazla dram yapmış olabilirim (PMS’de olduğumdan bahsetmiştim, değilmi?). Sizi korkutmak istemem çünkü film bu kadar yoğun bir dram içermiyor. Ağlak dönemime sağmen hıçkıra hıçkıra ağlamadığımı belirtmek isterim. Karşımızda varlıklı, belirli bir eğitim seviyesindeki insanların dramını izlediğimiz bir film var. Bu nedenle bence filmde içimizi oyacak, gözlerimizi ağlamaktan kanatacak sahneler yok. Ayarında bir drama sahip, dramatize etmek için sahne uzatmaktansa müzikle sahneyi dolduran bir film Beautiful Boy. 

Gerek oyunculuk, gerek görsellik açısından beni memnun eden, sempatik bir baba-oğul ilişkisini, bağımlılığın etkisini, sıkmayan bir kurgu ile anlatan, müzikleri ile de akılda kalan bir film izlediğim için mutluyum. Koltuktaki 3.günümde, üstüne konuşulacak, beni hakkında yazı yazmaya itecek bir film izleyerek verimli zaman geçirdiğimi düşünüyorum. Yarını da böyle verimli geçirsem daha ne isterim hayattan!.. Muhtemelen dizimin çabuk iyileşmesini...  


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder