25 Ekim 2020 Pazar

Bir Akşam Gezmesi 3/3 (Kısa Hikaye)

Beyaz ışığın altında renklerini kaybeden otların arasında bir çift siyah göz görüyorum. Yüreğimden bir çığlık fırlamak için ağzıma doğru ilerlerken gözlerim biraz daha detay arıyor ve siyah gözlerin altında ince bir burun görüyor. Sivri bir suratın gerisinde ışığın rengini bozduğu dikenleri algılıyor gözlerim. Çığlığı gerisin geri yutuyorum. Bize dikkatli bir şekilde bakan kirpinin verdiği rahatlık bütün vücudumu sarıyor. 

Benim gevşeyen vücuduma nazaran Sonya’nın vücudu hala gergin ama benim rahatlamış olmam onu da sakinleştiriyor. Zira tüylü kuyruğunu yelpaze misali sallamaya başlıyor.

Az önce yükselen adrenaline, beynimden akan korku filmi sahnelerine ve bir kirpi yüzünden çığlık atmama ramak kalmasına gülüyorum. 

Kirpi bizden gelecek bir tehlikenin olmadığına karar veriyor. Kendisine yöneltilen ışıktan rahatsız olmuş bir vaziyette, önce bütün vücudunu otların arasından çıkarıyor, sonra geri girerek gözden kayboluyor. 

“Ne gerildik be kızım.” diyorum Sonya’ya. 

Sonya hala gözlerini kirpinin kaybolduğu otlara doğru dikmiş, kıpırdamadan duruyor. 

O zaman yelpaze gibi sallanan kuyruğunun artık sallanmadığını fark ediyorum. 

O zaman sırtındaki tüylerin hafifçe kabardığını fark ediyorum. Ve o zaman ikimizin soluklarından başka bir soluk daha duyuyorum. 

Gözlerim yavaş yavaş hala telefonumun aydınlığı ile parlayan otlara doğru kayıyor. Oradan otların biraz arkasındaki nar ağaçlarının gövdelerine kayıyor. 

Sonya’nın hırladığını duyuyorum ve buna şaşırıyorum. Zira kalbim kulaklarımda atmaya başlamışken başka herhangi bir ses duymam mümkün değilmiş gibi geliyor. 

Işığın nispeten aydınlattığı nar ağacının ince gövdesinin arkasında, benimle göz göze gelecek kadar yüksekte olan bir çift göz gördüğümde de artık Sonya’yı sürükleyerek de olsa eve doğru koşmam gerektiğini anlıyorum. 

Ama maalesef vücudumuz bir korku anında öyle çalışmıyor. 

Kaskatı kesilmiş bedenim sayesinde bana bakan bir çift gözün sarı parlaklığını görüyorum. Ağacı kavrayan ellerinin bir insan elinden ne kadar farklı olduğunu görüyorum. Kalbimin gümbürtüsünün ve Sonya’nın hırlamasının yanında, göremediğim yabancı bir ağızdan çıkan kesik kesik solukları duyuyorum. Bunların hiçbirini tasvir edecek kadar orada kalmak istemezdim. Vücudumun bu şekilde çalışmasını -duruma göre çalışmaması olarak da tasvir edebiliriz- istemezdim. Daha ilk anda, bakışlarıma karşılık veren bakışları gördüğüm anda bacaklarımın bizi o karanlık boyuttan çıkarmak için son sürat eve koşmasını isterdim.  

Beynimin korkuyu izole eden tarafı bir yandan mantıklı açıklamalar ile beni sakinleştirmeye çalışıyor. 

“İnsan eline benzemediğini nasıl gördün ki? Salak telefon ışığın düzgün aydınlatmıyor bile! Sarhoşun teki olmadığı ne malum ki? Gözlerinin sarı olduğunu nereden çıkardın ki? Ağzını görmediğin halde o solukların sivri dişlerin arasından çıktığı kararına nasıl varıyorsun ki?”

Güçlü mantık saldırıları altında, yanımda boyutuna rağmen tehlikeli olabileceğini gösterecek şekilde hırlayan Sonya’yadan aldığım güvenle sesleniyorum.

“Orda biri mi var?”

Gerizekalı! 

Orada biri olduğu çok aşikar değil mi? Sana bakan o gözler birisinden başka bir şey olabilir mi?!

Ama o zaman karşılık vermesi de gerekmez mi?

Anlamlı herhangi bir karşılık vermesini beklerken Sonya bu gerginliğe dayanamıyor ve havlıyor. Tek, sert ve cevap bekleyen bir havlama. Soruya cevap ver ya da siktir git buradan, havlaması.

Üç yıldır beraber olduğum Sonya’nın geçirdiğimiz az zamandan ötürü beni gururlandırdığı anlar sayılıdır. Ve bu an, kısa listemizin ilk sırasına direk oturuyor. 

Sonya’nın havlamasının bende yarattığı cesaret ile vücudum biraz daha dikleşiyor. Telefonun ışığını gözlerin üstüne tutacak kadar özgüven geliyor. 

Ve o zaman gözlerin insan gözünden çok daha büyük olduğunu görüyorum. 

Ve o zaman solukların çıktığı ağızın, ince uzun kafasını bir uçtan bir uca yaracak kadar büyük olduğunu görüyorum. 

Ellerinin ne olduğunu görmeme gerek yok. İnsan eli olmadıklarına kalıbımı basacak kadar yeterli kanıta sahibim artık ve gitme zamanı!

Işığı yolumu aydınlatması için adımımı attığım tarafa doğru çeviriyorum.

Işığın hareketinin O’nu da harekete geçirdiğini yakalıyorum göz ucuyla.

Sonya’nın O’na doğru hareket yaptığını gerilen tasmadan hissediyorum.

Adımlarımı hızlandırırken Sonya’nın tasmasını sertçe çekiyorum. 

Gözlerim boyut kapısının çıkışına, evin ışığının yolu aydınlatmaya başladığı bölgeye kitlenmiş vaziyette, tasmayı çekiştirerek koşmaya başlıyorum. 

Artık Sonya’nın kendini kaybetmişçesine havlamasından başka bir şey duymuyor kulaklarım. 

Aydınlığa çıkınca kurtulacağımı hissediyorum. Bu her neyse o boyuttan çıkamayacağını hissediyorum. Tek yapmamız gereken Sonya ile kendimizi ışığa atmak. Tek yapmamız gereken…

Sonya’nın havlamaları acı ve tüyleri diken diken eden bir inleme ile kesildiğinde tasma aniden karşılık veremeyeceğim bir kuvvetle geriliyor. Sıkı sıkı kavrayan ellerimin arasından kayarken omzum yerinden çıkacakmışcasına sarsılıyor.

Çekiştirdiğim yükün ani yok oluşunu ne beynim ne de vücudum idrak edebiliyor. Öne doğru tökezliyorum. Korku filmlerinde bin bir kere gördüğümüz, burun kıvırdığımız saçma sahneyi yaşıyor ve yere kapaklanıyorum. 

Ellerim yolu aydınlatan bölgeye o kadar yakın ki… 

Artık Sonya’nın kulak çınlatan havlamalarını duymayan kulaklarım başka sesleri duyuyor. 

Toprak yolda yaklaşan adımları, acı içinde inleyen Sonya’yı ve artık sivri olduklarına emin olduğum dişlerin arasından çıkan solukları…

Sonya’yı kurtarmak için yüreğimin taa derinlerinden bir istek yükseliyor ama az önce vücudumu dikleştiren cesaretten eser yok. Sanki bedenim küçülmüş gibi hissediyorum. Korku içinde, acizce, tek yapabildiğim hareket ışığa uzanmak oluyor. 

Belki ışığa yetişirsem uyanırım, diyorum. Belki aydınlık sayesinde dönüp arkama bakacak cesareti bulabilirim. Belki o zaman Sonya’yı kurtarabilirim. 

Ayağa kalkmak için korkudan titreyen vücudumu harekete geçiriyorum. Bir ayağımın üstünde yükselmeye başladığım sırada geride kalan ayak bileğimi kavrayan soğukluk ile irkiliyorum. Yabancı bir şeyin vücuduma temas ettiğini hissediyorum. Bildiğim hiçbir hisse benzemiyor bileğimi saran şey. Islak, sert, soğuk ve tamamen yabancı.

Kaskatı kesiliyor vücudum. Ağzımdan ne bir çığlık ne bir inleme çıkıyor. Sadece az önce uzansam yetişeceğim parlaklığın benden gittikçe uzaklaştığını izleyebiliyorum. Işığın, evimin ve hayatın benden uzaklaştığını görüyorum. 

Ölüyorum, diyorum. 

Kulaklarımda Sonya’nın hafiflemeye başlamış inlemeleri, yabancı bir ağızdan çıkan solukların hırıltısı ve gümbürdeyen kalbimden başka bir şey yokken, beynimdeki ses sanki bütün dünyamı dolduruyor. 

Ölüyorum, diyorum. 

Ve uyanıyorum. 

Uykudan ani bir hareketle uyanmam yanımda benim kadar derin şekilde uyuyan Sonya’nın da irkilmesine neden oluyor. Uykulu ve anlam veremeyen gözlerle bakıyor benim korku ile açılmış gözlerime. 

Nerede olduğumu idrak etmem bir süre alıyor. Gözlerim yavaş yavaş etrafı tanımaya başladığında koltukta uyuya kalmış olduğumu anlıyorum. Televizyonda bitmiş bir filmin jeneriği akıyor. Filmin ne olduğunu hatırlamıyorum ama jenerikte çalan müziğin gergin melodisi az önce gördüğüm kabusun nedenlerini bana açıklıyor. 

Koltukta doğrulup oturuyorum. 

Hareketlenmem Sonya’yı mutlu ediyor. Çünkü zamanı geldi. Dışarı çıkma zamanı geldi!

Kafamı toplamaya, kabusun detaylarını hatırlamaya çalışırken Sonya’nın yemeğini veriyorum. 

Kuru mamasını asla iştahlı yememiştir. Mama seçimim konusunda benden her zaman şikayet edeceğine eminim.

Gene de bitirdikten sonra son bir dil temizliği ile mama kabına cila atıyor ve bekleyen gözlerle bana bakmaya başlıyor. 

Ellerimin tasmasına gitmesini bekliyor. Akşam gezmesine çıkmayı bekliyor. 

“Üzgünüm kızım.” diyorum. “Akşam gezmesini yaptık ve sonu hiç iyi bitmedi.” 

Geziye çıkacak olmanın verdiği heyecanın sönükleştiğini hareketi yavaşlayan kuyruğundan anlayabilirsiniz. 

Arkamda üzgün ve muhtemelen sidik torbası şişkin bir köpek bırakarak yatak odasına doğru gidiyorum. 

Bir kere daha boyut kapısından geçeceğime yarın halıdan çiş temizlemeyi yeğlerim.

“Ama kaka için sabahı bekle Sonya.” diyorum yatağa uzanırken. 

Derin bir iç çekişle karşılık veriyor Sonya. Anlam veremediği durumdan son derece şikayetçi olduğunu dile getirmezse olmaz.

“Lütfen, sadece bu gece, sözümü dinle…” diyerek uykuya dalıyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder