Salgın zamanını düşünürsek tatsız bir benzetme sanki ama ne yapalım, içimize işlediği su götürmez bir gerçek.
Disclosure da izledikten sonra beni düşünmeye iten, paylaşma ihtiyacı hissettiren bir belgesel. Özellikle son zamanlarda, dünyaca tanınan yazarların dahil olduğu trans bireyler konusu sosyal medya gündemine oturmuşken, sinema tarihinde trans bireyler ile ilgili bir belgesel bulmuş olmak beni çok mutlu etti.
İnsanların sessiz sinema ile tanıştığı andan itibaren trans bireylerin ekrana yansıtıldığını görmek benim gibi cahil bir cis bireyi şaşırttı. Toplumda bu kadar tabu olmuş bir olgunun sinemaya çok geç katıldığını düşünüyordum ama yanılmışım. Tıpkı siyahilere karşı yapılan ırkçı propagandanın da insanların ekranda hareket eden görüntülerle ilk tanıştığı an sinemaya girmesi gibi trans bireyler de sessiz filmlerde resmedilmeye başlanmış hemen. Özellikle kadının sosyal alandaki pasifliğinden kurtulmasını sağlayan "erkek hapı" konulu bir film ile karşılaşmak tüyler ürperticiydi. Devamında pek çok sevdiğim, beğendiğim, beni duygusal olarak etkileyen başka filmlere değinen belgesel yavaş yavaş başka bir şeyi fark etmeme sebep oldu.
Benim sinemadaki bir trans birey karakterine bakış açımla, bir trans bireyin ekrana yansıtılan bir trans bireye bakış açısı arasında dağlar kadar fark olduğunu anladım. Basit bir empati kurarak algılanabilecek bir şey değil bu fark. Ben, son derece cahilce, toplum içerisinde oturduğum güvenli koltuğumdan bahsi geçen filmleri izlediğimde "kötü yola düşmüş bir trans birey" görürken, onların korku, utanma ve yalnızlık ile "sonum böyle mi olacak" şeklinde izliyor olması beni gerçekten utandırdı. Oturduğum koltuktan, bana o koltuğu güvenli hissettiren ve onları bu kadar yalnız bırakan toplumdan tiksindim. Özellikle bir kaç trans oyuncunun "Jeneriklerde uzunca bir süre Fahişe, Fahişe 2 olarak geçtim." demesi, bir başkasının "Kaç kere öldürüldüğüm konusunda hiç bir fikrim yok." demesi benim bile sinirimi bozuyorsa, bu sektörün içinde olan trans bireylerin ya da o filmleri izleyen trans bireylerin bu duruma ne kadar sinirlendiğini tahmin edemiyorum.
Eğer cis bir birey olarak "Aman canım, abartıyorlar, alt tarafı bir dizi, alt tarafı bir senaryo..." gibi söylemler içerisinde bulunuyorsanız olaya şöyle bakalım...
Bir kadın olarak, bu zamana kadar kadınların filmlerde sadece erkeklerden bahsetmelerinden, kahramanın yardımcsıı olma rolünden bir tık ileriye gidememelerinden, politika, siyaset, askeri ve kamusal alanda hep asıl "adam"ın arkasındaki rollerde gözükmelerinden o kadar sıkılmıştım ki... Bunun cinsiyete dayatıldığını fark edip o kadar sinirlenmiştim ki... Bu belgeselde bile, bir kadının "erkek hapı" alma fikri beni ilkin bir kadın olarak rahatsız etmişti.
İşte şimdi, sinemada bu zamana kadar gösterilen trans birey karakterlerin, izleyici olan trans bireylerde yarattığı hüsran ve kızgınlık hakkında biraz daha gerçekçi bir fikre sahip olabilirsiniz. Ortada abartılan bir şey yok. Ortada dayatılan figürler, dayatılan sahneler ve dayatılan roller var. Ve belgeseli izlediğinizde bunun "evinde oturan, kocasını mutlu eden kadın" resmi kadar eski olduğunu görüyorsunuz. Ve en azından hiç bir filmde kadın olduğumuz anlaşıldığı zaman gidip kusan karakterler görmedik. Ama sevdiği kişinin trans olduğunu öğrenince başrol oyuncusunun gidip kustuğu o kadar çok sahne var ki!
Üzülerek belirtirim ki artık pek çok filme eski duygusallıkta bakamıyorum. Disclosure bu açıdan beni üzen bir aydınlanma yaşattı. Ama şarttı. Cahilliğimi bu konuda gidermiş olmaktan mutluyum. Bunun karşılığında pek çok film ve karaktere olan sevgimi kaybetmiş olmak çok koymuyor.
Sadece... Boys Don't Cry... ki o da aslında kalbimi trans birey konusunda yaralamadı. Sadece bu kadar açık sözlülük ve açık yüreklilikle, farklı olmanın bedelini çok ağır ödemiş insanları anlatan, teknik açıdan çok başarılı bir şekilde çekilmiş bu filmde böyle bir dikkatsizlik yapılması beni derinden yaraladı.
Boys Don't Cry'a konu olan olay önce bir belgesel olarak yayınlanmış, The Brandon Teena Story. Bu belgeselden haberim yoktu. O nedenle, Disclosure'da, belgeselden bahsedilip Brandon ve Brandon'ın arkadaşının öldürülmesinin yanında Phillip DeVine adındaki siyahi bir çocuğun da öldürülmüş olduğunu duyunca kalbim kırıldı. Çünkü eğer Boys Don't Cry filmini izlemişseniz siz de o filmde tek bir siyahinin olmadığını görmüşsünüzdür. Filmi izleyeli çok oldu ama filmin sonunda, öldürüldükleri evde tek bir siyahi karakter hatırlamıyorum. Ve merak ediyorum, neden? Alakasız olduğu için mi? Neden? Çünkü kendi ufak araştırmam da bile gördüm ki Phillip, Brandon'ın öldürülen arkadaşı Lina Lambert'ın erkek arkadaşıymış. Aynı evde, aynı gün O da öldürülmüş. Ufak bir detay gibi gözüküyor ama o soruyu sormadan da duramıyorum. Neden?
Film beni çok etkilemişti ve Disclosure'da da gördüm ki pek çok trans bireyi de çok etkilemiş. Benim için izlemesi zor bir film iken onlar için nasıl olduğunu düşünemiyorum. Ama sonra siyahi bir trans birey çıkıyor belgeselde ve diyor ki "Orada bile benim ırkım resmedilmiyorsa ben trans bir siyahi olarak ne halt edeceğim?"
Dünyanın geliştiğini görmek, insanların savaştıkları şeyleri elde ettiğini görmek kadar güzel bir şey yok. Ama bunu gerçekleştirmek için dökülen yaşlar ve kanlar da bir o kadar korkunç. Hala savaşıyoruz, çabalıyoruz, uğraşıyoruz... O yüzden bence o rahat koltuklarında oturan her birey ekranda gördüğü ve abartıldığını düşündüğü her konu hakkında çenesini kapamalı ve gerçeği kabul etmek için çaba harcamalı.
Ne kadar uğraş verdiğimizi, hangi kafalardan hangi kafalar ulaştığımızı en net ve en gerçekçi haliyle belgesellerde görüyoruz. Demiştim değil mi, bizi belgeseller kadar aydınlatan başka bir format yok, diye. Bu gün kendin için ne yaptın? O zaman aç bir belgesel izle. İşe yarayacağına emin olabilirsin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder