19 Nisan 2021 Pazartesi

Yaşadığın Çağı Sevdiren Film The Nightingale

Korku filmi maratonumda çeşitli problemler ile karşılaştım. Bu problemin ilki benim listeye eklediğim filmi eksik araştırmamdan kaynaklandı. Ama çok geçerli olduğunu düşündüğüm bir sebebim var. 

2014 yapımı The Babadook filmi çok beğendiğim bir korku filmidir. Aslında şimdi düşününce o filmi şu an sahip olduğum yorumlama yetisi ile tekrar izlemem lazım. Neyse, filmi izlerken çok korkmuş dolayısıyla da çok beğenmiştim. Basit bir hikayesi, gergin bir atmosferi, çok iyi oyunculukları olan bir filmdi. O yüzden, bütün bu maraton hadisesini başlatan korku filmi listesinde The Babadook'la karşılaşınca çok mutlu olmuştum. Ama bu mutluluğum, yönetmen hakkında hiçbir bir bilgi sahibi olmayışımı idrak etmemle son buldu. Hemen ufak çaplı araştırma için Jennifer Kent hakkında biraz vikisel okumalar yaptım. Basit araştırmam beni Kent'in son filmi The Nightingale'e ulaştırdı ve ben çok fazla düşünmeden filmi Korku Filmi Maratonu listesine ekledim. Neden? Çünkü The Babadook'un yönetmeninin filmi! Ve basit mantığım, korku filmi yapan bir yönetmenin diğer filmlerin de korku filmi olacağından son derece emindi.

Böylece Bay Nerd'ün diline düşmüş oldum. 

Zira The Nightingale bir korku filmi değildi. The Nightingale 2018 yapımı bir drama/gotik filmi idi. İçinde bitsin diye yalvaracağınız bir tecavüz sahnesinin olduğu, rape-revenge türü gibi bir başlangıç yapıp gene sizi ters köşeye yatıran bir film idi. Dolayısıyla "Bu gece korku filmi izliyoruz! The Babadook'un yönetmeninin hem de!" heyecanı ile başına oturup bir dramla karşılaşınca Bay Nerd'ün alay konusu olmam kaçınılmaz oldu. 

Neyse ki film çok iyi çıktı! 

The Nightingale, yaşadığınız çağa ve şartlara şükretmenizi sağlayan cinsten bir film. Avusturalya'ya yeni yeni yerleşen İngilizler'in, yerleşebilmek adına, hüküm giymiş kadın ve erkeği köle olarak çalıştırdığı bir dönemde geçiyor. Kılık kıyafet ve yaşanılan ortamı görünce, bu salgın zamanı üzerinize gelmeye başlayan duvarları ayrı bir sevmeye başlıyorsunuz. Sonra karşımıza The Nightingale çıkıyor. Ağır İrlanda aksanına sahip Claire sevdiği adamla evli ve bir bebeği var. Bir mahkum Claire. Tıpkı kocası gibi. Özgürlüklerini elde etmek için geçirmeleri gereken süreyi Avusturalya'da çalışarak bitirmeleri için buraya gönderilmişler. Yani köleler. Kocasıyla birlikte, Avusturalya'daki yerli problemini(!) çözmekle uğraşıp bu yabani topraklarda güvenliği sağlamak gibi bir amacı kendine görev edinen İngiliz askerlerinin takıldığı handa çalışıyorlar. Yeteri kadar hayattan soğuduk mu? Daha durun...

Hikaye ilk başta, maalesef alışkın olduğumuz, üzülerek tahmin ettiğimiz bir senaryo ile, bir kadın olmanın zorluğu ile başlıyor. Uzun, sinir bozucu ve tiksindirici bir sahneyi geride bırakırken filmin Claire'in intikam alması üzerine olacağını düşünüyoruz. Aslında bir nevi öyle ama filmi bu şekilde değerlendirmek onu çok basitleştiriyor. Çünkü film aslında tamamen bir ast-üst ilişkisi üzerine kurulu. Bu ast-üst ilişkisini, kadın-erkek, siyah-beyaz, köle-sahip kavramları üzerinden görüyorsunuz. Kadın üzerinde hak iddia eden erkek, eri üzerinde hak iddia eden çavuş, çavuşun üzerinde hak iddia eden teğmen, yerlinin üzerinde hak iddia eden yabancı... Film boyunca, Claire'de dahil olmak üzere, karşınıza çıkan herkesin bir altında olduğunu düşündüğü birey üzerinde uyguladığı baskıyı görüyoruz. Bir sahnede Claire'e yapılanlara köpürürken diğer bir sahnede Claire'in yaptığına köpürüyoruz. Bu yüzden filmi sadece kadın üzerinden değerlendirmenin çok yüzeysel olduğunu düşünüyorum. 

İntikam almak isteyen Claire'in bu yabancısı olduğu topraklarda yolunu bulması için bir yerliyi tutması ile işler bu bahsettiğim derinliği kazanmaya başlıyor. Bir yandan Claire'in yabancı bir toprakta olduğunu izliyor, diğer bir yandan da kendi ülkesi elinden zorla alınan yerli Billy'i izliyoruz. Biri kendi ülkesini söylediği Gaeilge dilinde şarkılarla canlı tutmaya, biri yasaklanan ayinlerini gizli gizli gerçekleştirerek varlığını korumaya çalışıyor. Aralarındaki diyaloglar, birbirlerine davranışları ve karakterlerin yolculuk boyunca olgunlaşmaları bu korkunç dönemi izlenir kılıyor. 

The Nightingale, dekoru, kostümleri, ışıkları ile size o dönemi yaşatıyor, kokusunu aldırıyor ve suratınızı ekşitmenize sebep oluyor. Yani bu açıdan çok başarılı. Dramatik sahnelerinin biraz abartıldığını düşünüyordum. Özellikle tecavüz sahnesinde Claire'in geldiği noktaya gelen birinin kuduz bir köpek gibi çırpınıp saldırması gerektiğini düşünüyordum ama ne o dönemde yaşamanın ne de o dönem de bir kadın olmanın empatisini kuramam. Ben 20.yy'nın sonunda doğmuş, 21.yy'da yaşayan bir kadınım. Kendimi güvende hissetmediğim anların Claire'in kendini güvende hissetmediği anlar ile hiç alakası yok! O yüzden sahnelerin abartıldığını söylemenin bana düşmediğine karar verdim. Bence kimseye düşmüyor. Bize düşen sadece izlemek. Bu noktada sahnenin uzunluğunu da anlamlı buluyorum. Yapılan iğrençliğin ne kadar uzun sürdüğüne, ne şartlarda gerçekleştiğine şahit oluyoruz böylece. 

Jennifer Kent'in kesinlikle izlemesi zor bir film yaptığını söyleyebilirim. Ama çok iyi bir film yaptığını da söylüyorum. Tüylerinizi diken diken eden sahneleri ve müzikleri ile gerçekten çok iyi iş çıkarmış. Olur da ilk yarım saatini atlatırsanız (ama gerçekten atlatması zor) film sizi pek çok şey üzerine düşünmeye itiyor. Ha, içinizdeki işkenceciyi ortaya çıkaran başka olaylar da oluyor ama zaten başlangıcından bu mesajı almış olmanız da gerekiyor. 

Neticede The Babadook havasında bir şey beklerken The Irreversible etkisine sahip bir filmle karşılaşmak maratonda tökezlememe sebep oldu. Kaldığım yerden devam edeceğim, maraton bitmiş değil ve izleyecek korku filmlerim var. Ama o filmleri tekrar bir gözden geçirsem iyi olur. Bay Nerd'ün diline bir daha düşmek istemiyorum... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder