Feminist Film Toplaşması fikri ile 2000'lerde çıkan feminist filmler arayışına giriştim. İzleyip de aklımda yer eden ve "feminist film" olarak değerlendirdiğim filmlerden esinlenerek "Google'ın götürdüğü yere git" politikasını izlemeye başladım. Bu yolculuğum beni Fransız kadın yönetmen Julie Bertucelli'nin ilk uzun metraj filmi Since Otar Left'e ulaştırdı. Bundan önce belgeseller çekmiş olan Bertucelli, bu filmi ile pek çok ödül almış. Yüksek puanı, aldığı iyi eleştirileri ve konusu ile film tabii ki beni cezbetti ve listeye attım.
Since Otar Left, anneanne-anne-torun üçgenindeki üç kadını anlatıyor. Uzaktaki bir aile üyesini kaybettikten sonra yaşananlara odaklanıyor. Gürcistan'da geçen film, Gürcistan, Fransa ve Belçika ortak yapımı. Yani, özellikle farklı ülkelerin feminizm anlayışı üzerine yoğunlaşmak isteyen Bayan Kene için gerçek bir altın madeni! Feminist Film Toplaşması için ideal.
Filmi geçen hafta izledim ve hayran kaldım. Feminizm kavramı üzerine bariz bir şekilde eğilen bir film olduğunu söyleyemem. Daha çok sosyalizm üzerine parmak basan bir film gibi geldi. "Feminist film" kavramı üzerine düşünmeme yol açtı ama bu, filmin sebep olduğu yüksek memnuniyetin yanında çok ufak bir eleştiri.
Since Otar Left, bir pastanede başlıyor. Yaşlı bir kadının şöyle ağzına layık bir tatlı seçişini izliyoruz. Sonraki sahne ise bize o yaşlı kadının bir anneanne olduğunu, tatlısından bir çatal alarak anneanne de memnuniyetsizlik yaratan kadının bir anne olduğunu ve aynı masada olup aslında çok uzakta olan kadının da annenin kızı olduğunu görüyoruz. İzleyeceğimiz karakterlerin güzel bir özeti bu sahne. Aralarındaki dinamiği çok güzel ifade eden, çok basit ama çok yakalayıcı bir sahne. Ben ilk başta filmi tek başıma izlemek için açmıştım. Sonra anneannenin, yediği tatlıya adeta davetsiz bir misafir edasıyla çatalını saplayan anneye bakışını görünce filmi kapattım. Bay Nerd'ün de filmden hoşlanacağını daha o ilk sahneden anladım. Akşamına izleyerek doğru bir karar vermiş olduğumu gördüm.
Film, Tiflis'te geçiyor. Sosyalizmin yıkıntısı bir şehir görüyoruz. Elektrik kesintileri, su kesintileri gibi şeyler gayet sıradan olup, eve para getirmenin ev eşyalarını tezgahta satarak mümkün olduğu bir dönem. Ülkeden gitmenin gençlerin tek hayali olduğu, yetişkinlerin var olana alışıp bir düzen kurmanın mantıklı olduğunu düşündüğü ve Stalin'i özlemle anan yaşlıların olduğu bir dönem.
Anneanne Eka, mevcut düzenden şikayet ederek Stalin dönemini arayan, anne Marina'yı yetersiz bulan ve torunu Ada'yla arasında özel bir ilişkisi olan bir kadın. Kendi işini kendi halleden, ayakları üzerinde en zor zamanda durmuş olmanın gururunu yaşayan ve Paris'e amele olarak çalışmak için giden oğlu Otar'a büyük bir özlem duyan bir kadın. Öyle ki Otar'ın aramasını telefon başında oturarak bekliyor, Otar'ın gönderdiği mektupları daha hisli okuduğu için özel olarak torununa okutuyor. Marina'nın kardeşi Otar'a olan ilgisizliğini ve kızgınlığını, kıskançlık olarak yorumluyor. Marina'nın Otar'a minnettar olmasını bekliyor.
Anne Marina ise mevcut düzene ayak uydurmuş, büyüdüğü dönemin kısıtlamalarından kurtulmuş, özgür olmakla beraber gelen sıkıntıları göğüslemeye hazır bir kadın. Evde satılabilecek, Eka'nın izni ile, eşyaları alıp partneriyle beraber tezgahta satarak eve para getirmeye çalışıyor. Sahip olduğu sorumlulukların, yüklerin farkında ve bunlarla barışmış. Ama haftada bir gelen telefonlarla kendini hatırlatan, mektupları ile Eka'yı kimsenin mutlu edemediği kadar mutlu eden kardeşi Otar, onun sinirlerini hoplatıyor. Çünkü Otar, Marina'nın asla sahip olamayacağı takdiri kilometrelerce uzakta iken bile alabiliyor. Bunun için bir telefon etmesi ve mektupla beraber bir miktar para göndermesi yeterli oluyor.
Torun Ada, mevcut düzeni kabul etmeyen bir genç kadın. Tıpkı ara ara takıldığı erkek arkadaşı gibi o da Gürcistan'dan kaçıp gitmenin hayalini kuruyor. Yaşadığı şehre, düzene fazla Ada. Politik itişmelerle kaybedecek vakti olmadığı gibi sahip olduğu kapasiteyi göstermek için talihinin açılmasını beklemeye de niyeti yok. Bir öğrenci olarak tek çıkışı, çok çalışıp yurt dışına kapak atmak olarak görüyor. Onun haricindeki her yol başarıya ulaşmayacak olan komik hayaller.
Bu üç kadının sahip olduğu ufak düzen tam olarak iç içe. Bunu film tek bir sahne ile o kadar güzel anlatıyor ki sanırım asla unutmayacağım. Marina eve geliyor, yemek yapma hazırlığına girişiyor. Ada ders çalışmaya oturuyor ve Eka ufak salonunda televizyonu açıyor. Haberleri açan Eka'ya karşılık olarak Marina mutfaktaki radyoyu açıyor. Ada ise geçmişi kulaklarında da geride bırakmak için kasetçalarına bir kaset koyuyor ve sesini açıyor. Bir evde üç farklı kadın üç farklı hayata sahip olmak için kendi alanlarını yaratıyor.
Bütün bu kurulu düzen Otar'ın ölüm haberinin alınması ise değişiyor. Haberi Eka'nın sağlığını korumak adına kendilerine saklama kararı alan Marina bu karara Ada'yı da ortak ediyor. Tuhaf bir kovalamaca haline gelen bu oyun, her yalanın uzadıkça daha da zorlaşması gibi hayatlarını daha fazla ele geçiriyor. Taşıması, baş etmesi ve gizlemesi gittikçe zorlaşıyor. İşler Eka'nın kendi başına aldığı ani kararlar ile tam bir çıkmaza giriyor. Bütün bu süre zarfında üç kadının da hem birbirini hem de kendilerini nasıl koruduğunu izliyoruz. Zevkle izliyoruz. Bakışmalarına, danslarına, gülüşlerine, kavgalarına dahil oluyoruz.
Anneanne, anne ve torun üçgeninde çocukluğunu ve gençliğini geçirmiş biri olarak o evdeki dinamikleri o kadar güzel anladım ki... Eski fotoğraflara bakmak gibiydi. Anneannenin gözünde asla yeterli olmayan anne, özel ilgi gösterdiği torun, annesi gibi olmamaya çalışan anne, annesini hatalı bulan torun, anne ve torun arasındaki bambaşka bağ... Bunların hepsini gördüğümü, yaşadığımı söyleyebilirim. Birebir anneme Ada'nın Marina'ya kurduğu "Çok feminen." cümlesini kurduğumu, Dominantlar Kraliçesi ile aramda çok farklı bir ilişkinin olduğunu, hasta bakmaktan sıkıldığım için uzaklaşmaya çalıştığımı söyleyebilirim. O kadar fazla sahne var ki bana tanıdık gelen, anlatmakla bitmez.
Belki de bu yüzden filmi bu kadar beğendiğimi düşünebilirsiniz. Ama bence yanılırsınız. Çünkü film doğallığı ile herkesin beğenisini kazanacak türden. Dramatik değil, karmaşık değil, anlamsız değil. Sade, eğlenceli, hüzünlü ve akışkan. Yaşadığımız hayatın aynısı.
Gelelim neden "feminist film" açısından sıkıntılı olduğunu düşünmeme. Öncelikle kadının toplum içinde "kadın" olmasından kaynaklı yaşadığı bir problemi bariz bir şekilde göstermiyor. Ufak diyaloglar, ufak jestler içine yerleştirilmiş bazı noktalar var. Özellikle parmak bastığı bir sorun, bir durum yok. Feminist filmlerde böyle bir arayış içerisinde olduğum için Since Otar Left'e feminist film diyemiyorum. Ama bir yandan da sadece kadınları izliyoruz, dinliyoruz, onlarla empati kuruyoruz. Filmde bir tane işe yarar erkek karakter yok! Daha gerçekçi olamazdı! Yaşadığımız dünyada iş çözebilecek kapasitede çok az erkek var. Maalesef ki azınlıktalar. Maalesef ki işe sahip olmanın iş çözebilecek yetenekte olduğunu gösterdiğini düşünen erkeklerin sayısı çoğunlukta. Bu nedenle film tam anlamıyla gerçeği gösteriyor bize. Ama sanki bu feminist bir yaklaşımdan ziyade realist bir yaklaşım. Belki Eka'nın Otar'a olan düşkünlüğünü feminist açıdan okuyabiliriz ama çok kesin çizgilerle belli değil bu. Marina yakınında olan çocuğu, Otar ise uzakta. İkisi de aynı çatı altında olsa Eka'nın onlara davranışında bir değişiklik olup olmayacağı konusunda bir çıkarım yapamıyorum. Gene de tüm bunlara rağmen Since Otar Left'in düşündükçe tam bir karara da varamıyorum. En son geldiğim nokta, içinde feminizm söylemlerini barından bir film olduğu yönünde.
Tabii ben ne filmler konusunda ne de feminizm konusunda bir uzmanım! Artistlik laflarımın arkasında çok basit çıkarımlarım ve yüzeysel denilebilecek analizlerim var. O yüzden bu konuda beni aydınlatacak her yoruma açığım.
Since Otar Left'deki oyunculuklar muazzam. Özellikle de Eka'yı oynayan Esther Gorintin, oyunculuğa bu filmi çekmeden 5 sene önce başladığını duyduğumda filme de Eka'ya da daha da hayran oldum. Tabii ki Marina'yı oynayan Nino Khomasuridze ve Ada rolündeki Dinara Drukarova'nın da performansları inanılmaz.
Filmi mutlaka izleyin. Pişman olacağınızı kesinlikle düşünmüyorum. Böyle bir film izleyip, 1 saat 40 dakikanızı boşa geçirdiğinizi düşünürseniz sizin için yapabileceğim bir şey yok maalesef. Bu kadar da iddalıyım!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder