5 Mart 2013 Salı

Hayrete Düşüren 10 Belgesel - Önsöz

Geçenlerde Google+’da “Top 10 Shocking Documentaries” başlıklı bir post gördüm. Genel olarak belgesel izlemeyi severim. Hayrete düşüren şeyleri de severim. Bu nedenle tahmin edersiniz ki hemen başlığın linkine tıkladım.

Karşıma, içinde çocuk tacizinden tutun da İtalya’da korku salmış bir mafya babasının video kayıtlarını gösteren çeşitli belgesellerin olduğu bir liste çıktı. Ve gerçekten de ismini ve altlarındaki konuyu okuyup da ilginç bulmadığım bir belgesel yoktu listede. Bilindik konular var aralarında -Auschwitz’deki kamplar gibi- ama o konular hakkında da belgesel izlemediğim için farklı bir deneyim olacağı aşikar.

Bütün listeyi izlemedim. 3’ü bitti ve geri kalanları da zaman buldukça izlemeye devam edeceğim. Ama sizi belgeseller konusunda bilgilendirmek için bütün listeyi bitirmeyi beklemeyeceğim. Sonuçta ne zaman biter, o zamana kadar ölür müyüz kalır mıyız, belli olmaz. Bu nedenle, izlediğim sıra ile ufak bir yazı dizisi hazırlamaya karar verdim. Yazılar belgesel hakkındaki genel yorumlarım dışında anlattığı konu ile ilgili kendi yaptığım ufak google araştırmalarını da içeriyor olacak. Bakalım ortaya güzel bir şey çıkacak mı?

Aslında tezimin yavaş yavaş yoğunlaşmaya başladığı bu zamanda böyle bir işe kalkışmak pek mantıklı olmayabilir. Ama hepimizin kendini sakinleştirme, yoğun tempodan uzaklaştırma yöntemleri farklıdır. Kimisi dizi izler, kimisi kitap okur, kimisi oyun oynar... Bunların hepsini yapan bir insan olarak -yok, dizi kısmı doğru sayılmaz- bir de yazı dizisi hazırlamaya kalkışmışım, çok mu?!

İlk yazı dizimiz, listenin birinci sırasında yer alan “Child of Rage” belgeseli hakkında olacak. Bekleyin...

Ha, bu arada tabii ki siz beni beklemeden belgeselleri izleyebilirsiniz. Bu devirde paylaşımcı olmak lazım :)

A Dangerous Method

Bu gecenin filmi gerek psikanalize olan merakım, gerek Doktor Civan'ımın sık sık Jung'dan bahsetmesi ve gerek Freud'un düşüncelerine zaman zaman katılıyor olmamdan dolayı uzun zamandır izlemek istediğim A Dangerous Method.



David Cronenberg'in pek sevdiği Viggo Mortensen'i oynattığı, yanına Shame ve Inglorious Bastards'daki performansı ile ilgimi çeken Michael Fassbender"i kattığı ve kadın oyuncu olarak da oyunculuğunu The Dushess de beğendiğim Keira Knightley'in rol aldığı 2011 yapımı bir film A Dangerous Method.

Öncelikle şunu söylemek isterim ki, Imdb'deki konu açıklaması benim film hakkında hayal kırıklığına uğramama neden oldu. Ben filmin Freud ve Jung tartışmalarına ve çalışmalarına detaylı bir şekilde değinerek tıpkı Imdb'de bahsettiği gibi psikanalizin oluşumunu anlatacağını düşünmüştüm. Ama gel gör ki konu, daha çok Jung'un özel hayatı, hastası ile yaşadığı etik olmayan ilişkisi ve Freud'la arasındaki bilimsel atışmalarından çok, özel hayatları konusundaki kapışmaları üzerineymiş. Üzüldüm. Beni her ikisinin de çalışmaları konusunda aydınlatacak bir film beklemiştim. Evet, o kadar da yüzeysel ve çalışmalarına değinilmemiş bir film değildi ama Jung ve Freud'un mektuplaşarak görüşlerini şekillendirmelerine umduğum kadar yer verilmemişti. Özellikle sadece tek bir hastası üzerinde detaylı bir anlatımın olması ve bunun da Jung'un etik olmayan ilişkisi ile doğrudan ilgili olması filmin konusunu psikanalizden daha çok Jung ve hastası Sabina Spielrein ile ilişkisine yoğunlaştırmış.

Freud'un nevrozları devamlı cinsel açıdan açıklamasının nedenleri üzerinde durulmaması ve hatta bu konudan tamamen eleştirel açıdan bahsedilmesini de biraz taraflı buldum. Freud'un karşı karşıya geldiği Jung'un da bilimsel verilerden uzaklaşarak, bilimine mistisizm karıştırmasının nedenlerinin de üzerinde çok yalapşap durulması, Jung'un nasıl bir psikiyatrist olduğu konusunda insanı şüpheye düşürüyor.

Konu açısından hayal kırıklığına uğramama rağmen filmde kullanılan sahneleri beğendim. Oyunculukları beğendim. Ancak  Michael Fassbender, Keira Knightley ve Viggo Mortensen arasında pek sönük kalmış, dikkatimden kaçmadı değil.


Gelelim filmin anlattıkları hakkında düşündüklerime... Bu biraz bizim imam - cemaat ilişkisini getiriyor akla. Yani imam bunları yaparsa cemaat ne yapsın... Hoş değil, daha önce de belirttiğim gibi etik değil. Ayrıca problemin ne olduğunu anladıktan sonra yıne o problemleri ortaya çıkaracak durumlar yaratmak pek aklı başında doktorların yapacağı şeyler değil diye düşünüyorum. Ama Jung ve Freud"un  yaşadıkları özel hayat yarışı keyifli olmuş. Benim bilmediğim bir bilgiydi ve bu konuda çekişmeleri ilginçti.

Bir şekilde bu gibi figürlerin çok daha olgun, sakin ve bilinçli olduklarını düşünüyor insan. Psikolojik problemleri olan insanlara yardım edebilecek kadar empati kurabilen insanların içinde bulundukları kıskançlıkları, çekememezlikleri ve korkuları görmek ilginç oluyor. Mesela bu filmi izledikten sonra ben de merak ettim, acaba Doktor Civan'ın da yaşadığı çeşitli çıkmazlar ve bunlarda kendisine yardımcı olan başka bir doktor var mıdır? Muhtemelen vardır. Zira bu filmde de anlıyorsun ki onlar da her ne kadar hastaları konusunda burnu büyük sonuçlara varsalar da basit bir insandan başka bir şey değiller. Aynı dürtüleri barındıran, aynı içgüdülerle hareket eden ve aynı sorunları yaşayan insanlar. Hatta kariyerlerinin içinde bulunduğu stratejik durum düşünülürse hastalarından daha da yalnız insanlar. Sahip oldukları düşünceleri profesyonel birine anlatmanın rakiplerine gümüş tabakta bir fırsat sunacağı çok aşikar. Bu nedenle pek çok insandan daha yalnızlar. Bu muhtemelen onları pek çok insandan daha sorunlu yapıyordur.

Sonuç itibari ile, A Dangerous Method, eğer Jung ve Freud'un özel hayatları ile ilgili bir fikir sahibi olmak isterseniz sizi tatmin eden bir film. Ama psikanaliz konusunda bilgi sahibi olmak isterseniz Wikipedia'dan okumaya başlamanız daha hayrınıza olacaktır.

15 Şubat 2013 Cuma

Moonrise Kingdom


Yönetmenin önceki filmlerini izlemediğime pişman eden bir film oldu benim için.

Çok ani girdim konuya değil mi? Ama lafı uzatmanında bir anlamını göremedim.

Gerek kadrosu, gerek görüntüleri, gerek kurgusu ile zevk verebilen bir film olmuş bence. İtiraf ediyorum, IMDB’de konusunu okuyup burun kıvırmıştım. Sonrasında bir şekilde trailerına denk geldim ve ne büyük bir hata yaptığımı gördüm. Meğerse IMDB’deki açıklaması çok yavan ve yüzeyselmiş. Halbuki filmin sahip olduğu basit konu, buz dağının görünen kısmıymış.

Kesinlikle bir önce yazdığım Shame yazısında eleştirdiğim konunun anlatış biçiminin önemine çok güzel bir örnek Moonrise Kingdom. Basit konusunu dile getiriş biçimiyle insanı saran filmlerden bir tanesi.

"Aile ve aile içinde yer alan ilişkilerden bıkmış iki ergenin yaşadıkları aşk hikayesi." IMDB’de yazılan konu işte böyle ve insanın pek izleyesi gelmiyor. Zira basit, sonunu tahmin edebileceğiniz bir konu. Ama gerek çekimler, gerek mekanlar , gerekse konunun anlatımı, akışı ile gerçekten eğlenceli bir film olmuş. Diyaloglar, filmin geneline hakim olan ciddiyet ve o ciddiyetin saçmalığı... Şiddetle tavsiye ediyorum, izleyin.  

The Royal Tenebaums’u izlemediğim için büyük bir eksiklik hissetmeme neden oldu.

Farkettim ki kullanılan mekanlar, dekorlar filmlerde ilgimi çeken ilk şey oluyor. Moonrise Kingdom bu konuda çok başarılıydı. Mesela Shame’de başarılıydı bu konuda. Özen gösterilen, özellikle seçilmiş, karakterler hakkında pek çok şeyi anlatan dekorlar vardı (Shame anınca gene bir hüzünlendim, yazık, çok yazık...). Clockwork Orange’da dekorları ile beni benden almıştı. Tim Burton’nın filmlerine değinmiyorum bile!

Herneyse, konumuz diğer filmler değil, konumuz Moonrise Kingdom. Beni Wes Anderson konusunda araştırma yapmaya, önceki filmlerini izlemeye ve eğer bir filmin yönetmenliğini yapmışsa o filmin mutlaka izlenmeye değer olduğuna inandıran bir filmdi.

Kısadan hisse, izleyin derim. 

11 Şubat 2013 Pazartesi

Shame

Öncelikle belirtmek isterim ki, bir film yorumu ile geri dönüş yapmak benim açımdan pek çok anlama geliyor. Uzun bir zamandır ortalıklarda yoktum. Bu seferkinin belirgin bir sebebi yok. Pek çok bahane sıralayabilirim ama gerek duymuyorum. En doğru ve yalın haliyle içimden gelmedi ve yazmadım. Bu arada pek çok film izledim, pek çok yazı yazdım Defter’e ama anlatmak istemedim nedense. Ama şimdi, geçen gün izlediğim film ile hem yazma isteğim kabardı hem de deliler gibi film izleme isteğim. Bu nedenle yazıma filmin içeriklerinden ve özelliklerinden tamamen ayrı olarak, bende bu istekleri uyandırdığı için  Shame’e teşekkür ederek başlıyorum. En azından bu teşekkürü hakediyor. 

Gelelim Shame’in bir film olarak değerlendirilmesine...
Hani bazı filmler vardır, basit bir konuyu o kadar güzel kurgulayarak anlatırlarki filmden kopamazsın. Konusu ne hakkında olursa olsun film bittiğinde mutlusundur çünkü gerçekten “güzel bir film” tanımı nı hakeden bir iş izlemişsindir. Little Miss Sunshine gibi. Konu itibari ile ilgi çekici birşey yoktur ama film o kadar ayarında gider ki bir anda favori filmlerinizden biri olur. İşte Shame, tamamiyle bütün bu dediklerimin tam tersine sahip olan bir filmdi bence.
Konuyu aşağı yukarı biliyorsunuz ama gene de ufaktan değinelim. Orta yaşlarında seks bağımlısı bir şehir sakini var filmin odağında.
İlk terslik burada ortaya çıkıyor ve basit bir karakterin yerine karmaşık ve merak uyandırıcı birini anlatıyor. Güzel. Bu adamımızın hayatına ani bir giriş yapan depresif ve intihara meyilli kız kardeşinin olduğu söyleniyor bize filmin konusu olarak. Bu da konuyu ilginç, karışık ve dramatik bir hale getiriyor. Bunlar da güzel. Merak uyandırıyor ve izliyorsun filmi. İşte ikinci terslikte burada oluyor ve görüyorsun ki konunun ilginç olmasına rağmen film seni resmen sarmıyor. Kendini kaptırmaya çalışıyorsun, yani benim yaptığım oydu, ama bir türlü olmuyor. Oyunculuk başarılı, sahneler güzel, estetik, göze hitap eden cinsten ama konu o kadar kötü kurgulanmış ki... Hatta kurgulanmamış bile denilebilir. Öyle ki film bittiğinde “Ee, ne oldu ki şimdi?” diyorsun.
Tamam, karakterlerin içinde bulunduğu duygulardır vesairedir oyunculuklarla güzel anlatılmış ama kaçırılan nokta neden sorusunun tamamen cevapsız kalması. Ve hayal kırıklığına uğruyorsun. Çünkü ortada ilginç bir konu, iyi bir oyunculuk, özen gösterilmiş sahneler var ama konunun gittiği bir yer yok. Yazık olmuş bence.
 Ha, izlediğimden beri düşünüyorum, konu nereye gidebilir, neler olabilirdi, diye ve bulamıyorum. Belki de yönetmenin de sıkıntısı bu olmuştur. O nedenle yönetmenin hemen diğer bir filmini de izlemeye karar verdim. Gene aynı oyuncu ile çalıştığı ve İrlanda’da açlık grevi yapan bir mahkumun anlatıldığı filmini buldum. Bakalım, Shame’deki gibi hayal kırıklığına uğrayacak mıyım.
Zaman geçtikçe bir şeyi daha farkettim ki,film üzerine konuştukça daha da üzülüyorum. Geçen Gökçe ile tartıştık mesela. O konu da bile herhangi bir ilginçlik görmemiş hatta konunun ne olduğu hakkında bir fikri yokmuş. Depresif kız kardeşin bile filmde 3-4 kere gözüktüğünü söyledi. O konuda haklıydı ama sonra farkettim ki zaten kız kardeşinin devamlı ortalıkta gözükmesinin bir anlamı olmazdı. Hikaye adamın hikayesi, yaşadığı problem de gizli saklı yaşadığı ve içten içe böyle biri olduğu için utanç duyduğu, hayatına kız kardeşinin dahil olmasının yarattığı sıkıntı. Böyle düşündükçe filmdeki bazı şeyleri bir mantığa oturtabiliyorsun ama bu filmin gittiği yeri anlamlaştırmıyor ne yazık ki... Ciddi ciddi bir şeyleri mi kaçırdım, diye düşünüyorum.

Neyse, netice itibari ile bence yazık olmuş bir film. Yazık olmuş bir oyunculuk. Yönetmenin Hunger filmi beni nerelere götürecek, heyecanla bekliyorum.

26 Haziran 2012 Salı

Kısa sabahlar

Bu, evden çıkmadan yazı yazma işi hoşuma gitti. Bu sefer daha kısıtlı bir zamanım var ama kısa kısa notlar düşebilirim.

Gene saçma bir rüya gördüm. Bu seferkini çok net hatırlamıyorum şu anda. Ama içinde 1.30m'lik kesitler vardı. Çizmem gereken grafikler. Ve sanırım bunların ayrı sayfalarda olmaması gerekiyordu. Bilemiyorum, hatırlayamıyorum ama uyandığımda rahatlamış hissettim kendimi. Yani tahminim pek de hoş bir rüya olmadığı yönünde.

Anlatacak iki üç rüyam daha var. Onları göreli de çok olmadı, üzerinden daha fazla zaman geçmeden anlatmam lazım. Doktor Civan ile görüşmem 3 ağustosda. Daha çok zaman var ama kendimi biliyorum. Eğer o zamana kadar oturup yazmazsam 2 ağustos günü kıçım tutuşmuş bir vaziyette aklımda kalan kırıntıları süsleyerek yazmaya çalışacağım. Yazık olur. Hem rüyalarıma hem de yazılarıma.

Bu gün kendimden memnuniyetsiz miyim, bilmiyorum. Sanırım dışarı çıktığım zaman anlayacağım bunu.

Artık güneş gözlüğü takmaya çekinmiyorum. Acaba çekinmeyecek kadar olgunlaştım mı, yoksa güneş artık çekincelerimi bir kenara fırlatacağım kadar bunaltıcı mı?

Birbirimizi iyi tanıyoruz. Bu soruya cevap dahi vermeyeceğim.

Yazı yazabildiğim tek zamanın, evden çıkma ile kahvaltı arasındaki 15 dakika olması da komik. Komik olduğu kadar da üzücü.

Neyse buna da şükretmek lazım. En azından artık buraları sessiz değil. Sen de yalnız değilsin Charlie.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Rüya (Bikini)

Kendimden bu kadar hoşnutsuz olduğum başka bir sabah daha hatırlamıyorum.

Öyle ki işe gitmeden önce üşenmeyip laptopu açıp yazmam gerektiğini hissettim. Çünkü üzerimdeki hoşnutsuzluk kendime saklayabileceğimden çok fazla.

Gördüğüm rüyalar etkiliyor sanırım. Beceriksiz olduğumu görüyorum. Elim ayağımın birbirine dolandığını, yapmaya kalkıştığım şeyleri yaparken bocaladığımı görüyorum.

Kaan'la beraberiz. Nerede olduğumuzu hatırlamıyorum ama bir iki gün kalacağımız bir yer. Dışarıdayız ama dışarısı özgür bir yer değil. Böyle bir site gibi. Kocaman gri duvarlardan oluşan bir site gibi.

Kaan'la bir havuza doğru gidiyorum. Elimde eşyalarım var. Biraz yüzeceğim diyorum. Tamam, diyor. O arada bir kaç kişi çıkıyor gölgelerin arasından. Üç kişiler sanırım. Yüzmeye gideceğimi biliyorlar. İçlerinden biri, bence yapamayacak, diyor. Bir diğeri, bencede, diye cevap veriyor. Onlar iş arkadaşlarımmış. Ama hiçbirini tanıyorum.

Yanlarından geçiyoruz. O kadar tedirginim ki. Umarım ellerim titremiyordur, diye düşünüyorum. Kaan kulağıma eğiliyor, takma onları, diyor. Sen yüzmene bak.


Havuzun başına gidiyoruz. Ben eşyalarımı çıkarıyorum. Havlu, gözlük çıkıyor çantamdan. Gözlüğü yeni almışım. Kutusunu yeni açıyorum. Kaan, neden aldın ki, diye soruyor. Bende vardı. Olsun, diyorum, bunlar baya kaliteli.

Manyom içimde. Üzerimdeki kıyafetleri çıkarıyorum. Tişörtü çıkardığım anda fark ediyorum ki bikini giymişim. Şaşırıyorum. Utanıyorum. Uzun zamandır bikini giymedim. Bikini giyebilecek bir vücudum yok.

Bozuntuya vermeden pantlonumu çıkarmaya çalışıyorum. Ayaklarım pantolona dolanıyor. Kaan beni tutuyor. Zorda olsa çıkarıyorum. O zaman farkediyorum ki bikinin altını ters giymişim. Komedi filmi gibi .mına koyayım! Kafama, beynime, beynimin içindeki şeylere sayıyorum. Gene bozuntuya vermemeye çalışıyorum ama çok saçma. Üzerimde mavi bir bikini üstü. Altımda ise beyaz bir bikini altı. Üzerindeki desenlerde gözüküyor hafiften. Sanırım bana gülüyorlar. Hatırlamıyorum.

Pantolonu çıkarır çıkarmaz kendimi havuza atıyorum. Kenara geliyorum. Gözlüğü kafama takmaya çalışıyorum. İki kısımdan oluşuyor gözlük. İç kısmı suyun geçmesini engelleyen bir kısım. Dış kısmı ise gözülüğün kafama oturmasını sağlıyor. Ayarlamam uzun sürüyor. Neyseki su soğuk değil. Zaten hissettiğim utançtan suyun nasıl olduğu umurumda da değil. İmamın abdest suyu olsa bile gireceğim. Her türlü dışarı da durmaktan daha iyi.

Üç kişinin birbirleriyle konuştuğunu duyuyorum. Bence 5 kere bile gidip gelemeyecek, diyor birisi. Yok, bence 7 - 8 yapar, ama hayatta 10 yapamaz, diyor. Üçüncüsü, bence bitiremeyecek bile, diyor. Lafa karışıyorum, yok artık, bitiririm kesin, diyorum. Ama 10 kere gidip gelemem. Kaan, neden öyle diyorsun, diyor. Bence yaparsın. Yok, diyorum. Nefesim yetmez.

Gözlüğü kafama takıyorum. Bir iki kulaç atıyorum, duruyorum. Gözlük kafamdan çıkmış. Tekrar kenara geliyorum, ayarlamaya çalışıyorum. İş yerinde, yemekhanede yemek dağıtan Mustafa Bey geliyor. Ne oldu, diye soruyor. Gözlük tam oturmadı, diyorum. Kaan, istersen benim gözlüğümü al, diyor. Yok, ayarlıyorum, diyorum. Yeni aldığım gözlüğü kullanmak istiyorum. O kadar para verdim, yeni aldım. Onu kullanmalıyım! Ama gözlüğü kafama takarken, biliyorum, asla tam oturmayacak. Hep kayacak. Ve ben havuzu bir kere bile bitirip bitiremeyeceğimi merak ediyorum.

Sahne değişiyor. Bir odadayız. Masanın başında birkaç kişiyiz. Önümüzde kağıtlar var. Odaya biri giriyor, kapıyı tıklattıktan sonra. Yıldırım Bey, diyor. Gerisini hatırlamıyorum. Ama bir kağıt imzalamamız isteniyor. Herkes imzalıyor. Yanımdaki kadın, Yasemin'de imzalayacak mı? Onun imzalamasına gerek yok, diyor. İçeri giren kadın ise, hayır kesinlikle imzalayacak, diyor. Yıldırım Bey özellikle onun da imzasını istedi, diyor. Kağıt üzerindeki ismimi gösteriyor. İsmimin yanına bir not düşülmüş. Yanımda oturan kadın, bu ne, diye soruyor. İsmimin yanına düşen nota gösterdiği tepki. Ben notu okuyamıyorum. İçeri giren kadın, Yıldırım Bey biraz kötüdür, diyor. Kötüyü söylerken zorlanıyor. İmlası kötüdür, diyor. Kötüyü söylerken gene zorlanıyor. Ağzından kekemeymiş gibi çıkıyor. Ya da bir tür konuşma bozukluğu varmış gibi. Kalemi alıyorum elime. Önce notu okuyabilmek için kalemle yazılan kelimenin üstünden geçiyorum. Biraz silinmiş çünkü. Sonu "a" ile biten bir kelime çıkıyor. Sanırım içinde "ü" ve "s" var. Kötü bir şey yazıyor orada ama gülümsüyorum. Kadın kağıdı önümden alıyor. Dur, daha imzalamadım, diyorum ama sesim çıkmıyor. İsmimin yanındaki yer boş, imzasız bir şekilde gidiyor kağıt. Bunu bile beceremedim, diyorum. Bir imza atmayı bile beceremedim.

Kadın kağıdan çıkarken dönüyor. Yarın düğünümüz var, diyor. Herkes izinli, herkesi bekliyoruz.

Düğüne gideceğim yok. Ama izinli olduğuma seviniyorum. En azından bir gün gelmeyeceğim. Bu beni mutlu ediyor ve uyanıyorum.

Ama mutlu uyanmadım. Sahip olduğum hoşnutsuzluğu anlatamıyorum. Sanki üzerimde renkli, annemin yeni aldığı tişört değil de, o ebesini s.ktiğim mavi, üzerinde küçük desenleri olan bikini var. Dışarı çıkmak istemiyorum.

Bence dışarı çıkmak istemediğinde çıkmama lüksün olmalı. Belli çünkü, çıkman kimsenin hayrına olmayacak.

Güne iyi başladık, he?

Umarım sonu çabuk gelir.

19 Ocak 2012 Perşembe

Melancholia

Uzun zamandır izlemek istediğim ama bir türlü fırsat bulamadığım Lars von Trier'in Melancholia filmini en sonunda izledim.

Baştan belirteyim, hala Antichrist senaryo olarak en beğendiğim filmi yönetmenin.

Ama görsellik açısından gerçekten sinema da izlemediğim için üzüldüğüm bir film oldu Melancholia. Sahneleri, ortamları gerçekten etkileyici olmuş bence. Ve ilginç bir konuya da sahip. Lars von Trier'in bir pinçik kıvamında bilimkurgu karıştırmasına şaşırmadım desem yalan olur. Ama bence güzel olmuş. İyi bir konu olmuş.

Kristen Dunst'ı sevmem. Hakkaten sevmem ve oynadığı filmlerde de çok antipatik bulurum. Burada da gayet antipatikti ama bu sefer oynadığı karakter öyleydi. Romantik komedi ya da dram filmlerinin asıl kızı değildi bu filmde. Bence kendisine uyan en uygun ikinci rolü de bulmuş. İlkini zaten biliyorsunuz...

Müzik açısından da son derece iyi bir filmdi Melancholia. Güzel ve yerinde müzikler kullanılmış.

Son olarak fark ettim ki, olur da bir gün Just Kids kitabını sinemaya uyarlamak isterlerse Patti Smith'i kesinlikle Charlotte Gainsbrough oynamalı. Ama kesinlikle. Hatta O'ndan daha iyisini bulacaklarını hiç zannetmiyorum. Tek sorunu aksanı olur ki artık ona da yapacak birşey yok. Zira dediğim gibi, O'ndan daha iyisini bulacaklarını hiç zannetmiyorum.

Imdb filme 7.4 vermiş. Ben de 7.7 yi uygun görüyorum. Hatta sahneler üzerinde düşünürsem 8'e kadar giderim ama o kadar değil. Abartmaya gerek yok.