Yaşasın stumble! Karşıma Weird Films List çıkardı. Hemen listenin ilk filmini buldum. Meğersem filmin senaryosu Salvador Dalí'ye aitmiş! Kendisinin herhangi bir filme imza atmış olduğunu bilmiyordum. Çok heyecanlıyım. Zira resimlerinin karmaşıklığının beyin dalgalarımda yoğun titreşimler oluşturduğunu düşünürsek, senaryosunu yazmış olduğu bir filmin nasıl bir etki yapacağını tam olarak kestirememem normal.
Film imdb de 11bin oy üzerinden 8 almış. 1929 yapımıymış!! Neyseki 16 dakikaymış :) Bu demektir ondan sonra başka bir film izlemek için zamanım olacak. İlaç niyetine birşeyler izlerim belki... Ya da yetmez listedeki bir başka filmi çakarım. Neyse du bakalım önce şu 16 dk bir geçsin de...
Not: O listede tabii ki Eraserhead, Mullholland Dr., Donnie Darko, The Clockwork Orange var. "Weird"dan ne kastettiklerini bilemedim o nedenle. Bakalım, öğreneceğiz.
29 Haziran 2010 Salı
27 Haziran 2010 Pazar
Gene rüya...
Rüyamda sarhoştum.
Rüyamda konserdeydim.
Rüyamda annemle telefonda konuşuyor, konuşurken uzun boylu esmer pis bir herifin bana bakarak eline plastik ameliyat eldivenlerinden geçirdiğini görüyordum. Anneme son sölediğim şey birinin beni takip ettiği oluyordu.
Rüyamda o pis, eldivenli heriften kaçıyordum.
Kaçarken ilkokul arkadaşıma rastlıyor ve beni korumasını istiyordum. Neyseki beni çok güzel koruyordu. Sanırım kollarının altına almak ifadesi bu kadar yerinde kullanılabilirdi.
Rüyamda kendi evim diye bambaşka bir evdeydim. Ve bu habersiz değişiklikten son derece rahatsızdım.
Rüyamda Umay ve Saadet bir boyut kapısından geçip kırmızımsı bir dünyaya geçiyordu. Yase ve ben ise arkada kalıyorduk. Daha önemli işlerimiz vardı ama hatırlayamıyorum.
Ve son olarakda artık kaçıncı defa bilmiyorum ama gene dişlerim kırılıyordu. Ağzımda dişlerimden kalan parçaların olduğunu, dilimi üstlerinde gezdirdikçe ağzımın kan içinde kaldığını, dilimin çizik çizik olduğunu hissediyordum.
Sıkıldım. Yeter artık. En çok da kovalanmaktan ve uyanmadan önce son gördüğüm şeyin avcumun içindeki diş parçaları olmasından sıkıldım.
Bir de... bütün olan bu şeylerin tek bir rüyada olmasından, tüm olayların birbirini takip ediyor olmasından sıkıldım.
Sıcağına koyayım.
27 Mayıs 2010 Perşembe
Sanırım
Neredeyim tam olarak emin değilim. Ama tuhaf bir şekilde Fransa'da olduğum hissine kapılıyorum. Fransa'da taş bir binanın içinde, bir balkondayım.
İki elimde de şu minik silahlardan var. Hani, hanım silahı dediklerinden. Kadınların jartiyerlerine sıkıştırdıkları minik silahlardan. Ama hangi cinsiyete ait olduğumu bilmiyorum. Silahlar elimde çok küçük gözüküyorlar. Sanırım erkeğim.
Elime yakışmayan hanım silahlarımla, koyu, siyaha yakın lacivert renkli kadife perdelerin arkasına saklanmışım. Galiba perdelerin üzerinde kırmızı, otantik çiçek desenleri var ama pek dikkat etmiyorum. Dikkatim daha çok perdelerin arasından gördüğüm avluya yoğunlaşmış.
Avlu sanırım bir iç bahçe. Büyük bir kapının açıldığını duyuyorum. Görüş alanıma kadınlı erkekli bir grup giriyor. Sağ elimdeki silahı daha sıkı kavrıyorum. Hoş, zaten küçücük. Sanırım elimin içinde kaybolacak.
Kadınların üzerinde dizlerine kadar gelen dar etekler var. Altlarında hafif bir topuğu olan, burunları yuvarlak, ayaklarının üstünden siyah bir bant geçen ayakkabılar var. Kimisinde bacaklarının arka tarafında, boydan boya kalın, siyah bir çizgi uzanan külotlu çoraplar. Bazısının başında yuvarlak şapkalardan var. Erkeklerin de başlarında fötr şapkalar. Düz kesim pantolonların altında yuvarlak burunlu, cilalı ayakkabılar. Bana 40'lı, 50'li zamanları hatırlatıyorlar. İkinci Dünya Savaşı geliyor aklıma. Sanırım Fransa'da görev yapan bir ajanım. Elimde s.kik silahlarım, onları bekliyorum.
Altı, yedi kişi geçiyor önümden. Girişlerini balkonun sol tarafından izledim. Geçenin son kişi olduğunu anladığımda yavaşça balkona çıkıyorum ve silahlarım patlamaya başlıyor.
Kapıya yakın olan iki kişi yere yığılıyor. Sonra onların hemen önündeki iki kadını fark ediyorum. Birinin, uçları kalın bukle yapılmış parlak siyah saçları var. Onun hemen arkasında duran kadının ise üstünde kırmızı bir ceket. Sağ elimdeki silah bir daha patlıyor. Siyah saçlı kadın arkaya doğru devriliyor. Kırmızı ceketli kadının üzerine yığılıyor. İkisininde suratında acı ifadesi. Silahımın, görünüşü kadar s.kik olmadığını düşünüyorum. Ve de şanslı biri olmalıyım. Bir taşla iki kuş misali, ikiside yere yığılıp kalıyorlar.
Silah sesleri duyulmaya deva ediyor. Küçük namludan dumanların çıktığını görüyorum. Üç kişiyi daha vuruyorum. Çığlık atıyorlar. Topuklu ayakkabıların taşlarda çıkardığı sesi duyuyorum.
Avlunun ortasına doğru dönüyoruz, silahlarım ve ben. Kısa, beyaz taştan basamaklarla çıkılan sahnemsi bir alanı görüyorum. Alanda tek bir kişi duruyor. Gördüğüm zaman hatırlıyorum onu. Avluya ilk giren oydu. Balkonuma kısa bir bakış atarak geçmişti. Bana kısa bir bakış atarak geçmişti. Orada olduğumu biliyordu. O zaman bu işin içinde birlikte olduğumuzu anlıyorum. Onları buraya onun getirdiğini anlıyorum.
Üzerinde siyah bir takım elbise var. Biraz önce vurduğum erkeklerinki gibi, cilalı, yuvarlak burunlu ayakkabılarının üstünde bolluk yapan düz kesim pantolonu. Yakaları sivri ceketi. Sarı saçlarını soldan ayırıp arkaya doğru yatırmış. Bir tutamı yüzüne düşmek üzere. Elini atıp onu da geriye yatırırken tekrar balkona bakıyor. Bana bakıyor. Aşağı inmem gerektiğini anlıyorum.
Avluya inmişim. Silahlarım elimde değil. Umarım ceketimin cebine, ya da pantolonumun bir yerine sıkıştırmışımdır. Sarışın ortağıma doğru yürüyorum. Yüzü soluk ve ifadesiz. Suratındaki sert ifade, onun bir Alman olduğunu hissettiriyor. Basamaklara doğru gidiyorum. Gözleri soğuk bir mavi. Aslında mavinin soğuk bir renk olduğunu düşünmem ama onun gözleri gerçekten soğuk.
Bana dikilmiş gözlerinden rahatsız oluyorum. Bir terslik olduğunu hissediyorum. O sırada bakışlarını benden ayırıyor. Arkama doğru bakıyor. Tuzağa düştüğümü hissediyorum. Onun bakışlarını takip ederek dönüyorum. Kimse yok. Tuzak yok. Kırmızı bir kıpırtıyı farkediyorum. Siyah saçlı kadının altında kalan kırmızı ceketli kadın. Elinin eteğine uzandığını görüyorum. Eteğini yukarı çekiyor, jartiyerine sıkıştırdığı küçük kılıfdan küçük silahını çıkarıyor. Onların hanım silahı olduğunu söylemiştim.
Hareket edemiyorum. S.kik silah, kadının zarif elinde daha hoş ve tehlikeli gözüküyor. Silah patlıyor. Dengemi kaybediyorum. Kıçımın üzerine otururken göğsümün acıdığını hissediyorum. Son bir defa bakıyorum kadına. Güzelmiş. Taşa yığılıyorum. Bittiğini anlıyorum. Biterken aklıma geliyor. Silahım hakikaten s.kikmiş ve ben hiç de şanslı bir herif değilmişim. Ekran kararıyor. Ve uyanıyorum.
İki elimde de şu minik silahlardan var. Hani, hanım silahı dediklerinden. Kadınların jartiyerlerine sıkıştırdıkları minik silahlardan. Ama hangi cinsiyete ait olduğumu bilmiyorum. Silahlar elimde çok küçük gözüküyorlar. Sanırım erkeğim.
Elime yakışmayan hanım silahlarımla, koyu, siyaha yakın lacivert renkli kadife perdelerin arkasına saklanmışım. Galiba perdelerin üzerinde kırmızı, otantik çiçek desenleri var ama pek dikkat etmiyorum. Dikkatim daha çok perdelerin arasından gördüğüm avluya yoğunlaşmış.
Avlu sanırım bir iç bahçe. Büyük bir kapının açıldığını duyuyorum. Görüş alanıma kadınlı erkekli bir grup giriyor. Sağ elimdeki silahı daha sıkı kavrıyorum. Hoş, zaten küçücük. Sanırım elimin içinde kaybolacak.
Kadınların üzerinde dizlerine kadar gelen dar etekler var. Altlarında hafif bir topuğu olan, burunları yuvarlak, ayaklarının üstünden siyah bir bant geçen ayakkabılar var. Kimisinde bacaklarının arka tarafında, boydan boya kalın, siyah bir çizgi uzanan külotlu çoraplar. Bazısının başında yuvarlak şapkalardan var. Erkeklerin de başlarında fötr şapkalar. Düz kesim pantolonların altında yuvarlak burunlu, cilalı ayakkabılar. Bana 40'lı, 50'li zamanları hatırlatıyorlar. İkinci Dünya Savaşı geliyor aklıma. Sanırım Fransa'da görev yapan bir ajanım. Elimde s.kik silahlarım, onları bekliyorum.
Altı, yedi kişi geçiyor önümden. Girişlerini balkonun sol tarafından izledim. Geçenin son kişi olduğunu anladığımda yavaşça balkona çıkıyorum ve silahlarım patlamaya başlıyor.
Kapıya yakın olan iki kişi yere yığılıyor. Sonra onların hemen önündeki iki kadını fark ediyorum. Birinin, uçları kalın bukle yapılmış parlak siyah saçları var. Onun hemen arkasında duran kadının ise üstünde kırmızı bir ceket. Sağ elimdeki silah bir daha patlıyor. Siyah saçlı kadın arkaya doğru devriliyor. Kırmızı ceketli kadının üzerine yığılıyor. İkisininde suratında acı ifadesi. Silahımın, görünüşü kadar s.kik olmadığını düşünüyorum. Ve de şanslı biri olmalıyım. Bir taşla iki kuş misali, ikiside yere yığılıp kalıyorlar.
Silah sesleri duyulmaya deva ediyor. Küçük namludan dumanların çıktığını görüyorum. Üç kişiyi daha vuruyorum. Çığlık atıyorlar. Topuklu ayakkabıların taşlarda çıkardığı sesi duyuyorum.
Avlunun ortasına doğru dönüyoruz, silahlarım ve ben. Kısa, beyaz taştan basamaklarla çıkılan sahnemsi bir alanı görüyorum. Alanda tek bir kişi duruyor. Gördüğüm zaman hatırlıyorum onu. Avluya ilk giren oydu. Balkonuma kısa bir bakış atarak geçmişti. Bana kısa bir bakış atarak geçmişti. Orada olduğumu biliyordu. O zaman bu işin içinde birlikte olduğumuzu anlıyorum. Onları buraya onun getirdiğini anlıyorum.
Üzerinde siyah bir takım elbise var. Biraz önce vurduğum erkeklerinki gibi, cilalı, yuvarlak burunlu ayakkabılarının üstünde bolluk yapan düz kesim pantolonu. Yakaları sivri ceketi. Sarı saçlarını soldan ayırıp arkaya doğru yatırmış. Bir tutamı yüzüne düşmek üzere. Elini atıp onu da geriye yatırırken tekrar balkona bakıyor. Bana bakıyor. Aşağı inmem gerektiğini anlıyorum.
Avluya inmişim. Silahlarım elimde değil. Umarım ceketimin cebine, ya da pantolonumun bir yerine sıkıştırmışımdır. Sarışın ortağıma doğru yürüyorum. Yüzü soluk ve ifadesiz. Suratındaki sert ifade, onun bir Alman olduğunu hissettiriyor. Basamaklara doğru gidiyorum. Gözleri soğuk bir mavi. Aslında mavinin soğuk bir renk olduğunu düşünmem ama onun gözleri gerçekten soğuk.
Bana dikilmiş gözlerinden rahatsız oluyorum. Bir terslik olduğunu hissediyorum. O sırada bakışlarını benden ayırıyor. Arkama doğru bakıyor. Tuzağa düştüğümü hissediyorum. Onun bakışlarını takip ederek dönüyorum. Kimse yok. Tuzak yok. Kırmızı bir kıpırtıyı farkediyorum. Siyah saçlı kadının altında kalan kırmızı ceketli kadın. Elinin eteğine uzandığını görüyorum. Eteğini yukarı çekiyor, jartiyerine sıkıştırdığı küçük kılıfdan küçük silahını çıkarıyor. Onların hanım silahı olduğunu söylemiştim.
Hareket edemiyorum. S.kik silah, kadının zarif elinde daha hoş ve tehlikeli gözüküyor. Silah patlıyor. Dengemi kaybediyorum. Kıçımın üzerine otururken göğsümün acıdığını hissediyorum. Son bir defa bakıyorum kadına. Güzelmiş. Taşa yığılıyorum. Bittiğini anlıyorum. Biterken aklıma geliyor. Silahım hakikaten s.kikmiş ve ben hiç de şanslı bir herif değilmişim. Ekran kararıyor. Ve uyanıyorum.
16 Mayıs 2010 Pazar
2046
2046 ile 2006'da tanışmışım. Kayıtlara geçmiş. Bu gün o filmi bi kere daha izledim ki yaklaşık bir aydır hem bunu yapmayı planlamakta hem de kayıtlara nelerin geçtiğine bakmaya niyetliydim. Bu gün önce filmi izledim sonra da yazdıklarımı okudum.
Öncelikle o anki ruh halimi düşünürsek filme biraz fazla anlam kattığımı söyleyebilirim. Ama hemen ardından şunu da belirtirim ki bence doğru anlamlar katmışım. En azından bi yere kadar. Direk alıntı yapıyorum:
"2046'nın aslında çaresizlik abidesi olduğunu ve belkide oradan asla dönememenin, gerçeklikten uzak kalma isteğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yaşamak istenen anın sahte olaylarını gerçeklere tercih edecek kadar zavallıların gittiği bir yer bence. Ve oradan geri dönenlerde bu nedenle bu kadar yaralı..."
Kesinlikle katılıyorum. Ama gözümden kaçan şu noktalar var; birincisi yaptığım inceleme film hakkında değilde daha çok filmde bahsedilen bir kitabın konusu hakkında olmuş. Genel olarak pek filme değinmemişim. Şimdi bunun hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum.
Filmin müzikleri çok başarılı. Görselliğe pek fazla dikkat edilmemiş bence. Ama gerek de yokmuş. Daha çok anlatıkları ile ilerleyen bir film, görüntülerden ziyade. Filmdeki geçişler gayet hoşuma gitti. Aynı ortamdaki farklı insanların hikayeleri güzel iç içe geçmiş. Ve tabii ki konusu. 2006'da yazdığım yazının girişi aslında konudan biraz bahsetmiş:
"Kaç tane yaşanan aşk hikayesini anlatırsa anlatsın yalnızlığı konu edinmiş."
Buna da kesinlikle katılıyorum. One night stand lerle iyi bir gidişata sahip olduğunu düşünen insanların ne kadar kolay tutunabileceklerini ve ne kadar kolay üzülebileceklerini anlatıyor. 2046'da temel olan aşık olmak. Aşık olmanın sadece bir zamanlama meselesi olduğundan bahsediyor. Doğru insan yok, tamamen zamana bağlı. Zaten doğru ya da yanlış tanımlamasını yapan da zaman oluyor. Buradan da filmin içinde bahsi geçen kitabın konusu olan 2046'a geçiliyor. Bir anıyı tekrar yaşamak için binilen bir tren. İşe yarayıp yaramadığı da bilinmiyor. Çünkü kimse geri dönmüyor. Bu işe yaradığını mı gösterir? İşe yaraması iyi bir şey mi ki?
Saplanıp kalmak. Sanırım bu da filmin değinmek istediklerinden biri. Bütün karakterler saplanıp kalmışlar çünkü. Biri evli bir kadınla yaşadığı bir ilişkiye, biri konuşmak istemediği bir geçmişe, biri evlenme planları kurduğu adama, bir diğeri babasının görüşmesini istemediği bir japona... Üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, saçma sahteliklerle, ilişkilerle örtmeye çalışsalar da aslında hep o ana odaklanmış halde hareket ediyorlar.
Bilmiyorum ama film hoşuma gidiyor. İçinde farklı insanların öykülerini barındıran şeyleri seviyorum. 2046, imdb den 7.5 almış. Muhtemelen benim yukarıda yaptığım binimum artistlikle alakası olmayan noktaları, artıları ve eksileri vardır. Genede benim filmden aldığım ve anladıklarım bunlar. Çok da saçma olduğunu düşünmüyorum aslında. Dediklerimin arkasındayım :) Güzel noktalara değinmişim. Aferim...
Öncelikle o anki ruh halimi düşünürsek filme biraz fazla anlam kattığımı söyleyebilirim. Ama hemen ardından şunu da belirtirim ki bence doğru anlamlar katmışım. En azından bi yere kadar. Direk alıntı yapıyorum:
"2046'nın aslında çaresizlik abidesi olduğunu ve belkide oradan asla dönememenin, gerçeklikten uzak kalma isteğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Yaşamak istenen anın sahte olaylarını gerçeklere tercih edecek kadar zavallıların gittiği bir yer bence. Ve oradan geri dönenlerde bu nedenle bu kadar yaralı..."
Kesinlikle katılıyorum. Ama gözümden kaçan şu noktalar var; birincisi yaptığım inceleme film hakkında değilde daha çok filmde bahsedilen bir kitabın konusu hakkında olmuş. Genel olarak pek filme değinmemişim. Şimdi bunun hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum.
Filmin müzikleri çok başarılı. Görselliğe pek fazla dikkat edilmemiş bence. Ama gerek de yokmuş. Daha çok anlatıkları ile ilerleyen bir film, görüntülerden ziyade. Filmdeki geçişler gayet hoşuma gitti. Aynı ortamdaki farklı insanların hikayeleri güzel iç içe geçmiş. Ve tabii ki konusu. 2006'da yazdığım yazının girişi aslında konudan biraz bahsetmiş:
"Kaç tane yaşanan aşk hikayesini anlatırsa anlatsın yalnızlığı konu edinmiş."
Buna da kesinlikle katılıyorum. One night stand lerle iyi bir gidişata sahip olduğunu düşünen insanların ne kadar kolay tutunabileceklerini ve ne kadar kolay üzülebileceklerini anlatıyor. 2046'da temel olan aşık olmak. Aşık olmanın sadece bir zamanlama meselesi olduğundan bahsediyor. Doğru insan yok, tamamen zamana bağlı. Zaten doğru ya da yanlış tanımlamasını yapan da zaman oluyor. Buradan da filmin içinde bahsi geçen kitabın konusu olan 2046'a geçiliyor. Bir anıyı tekrar yaşamak için binilen bir tren. İşe yarayıp yaramadığı da bilinmiyor. Çünkü kimse geri dönmüyor. Bu işe yaradığını mı gösterir? İşe yaraması iyi bir şey mi ki?
Saplanıp kalmak. Sanırım bu da filmin değinmek istediklerinden biri. Bütün karakterler saplanıp kalmışlar çünkü. Biri evli bir kadınla yaşadığı bir ilişkiye, biri konuşmak istemediği bir geçmişe, biri evlenme planları kurduğu adama, bir diğeri babasının görüşmesini istemediği bir japona... Üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, saçma sahteliklerle, ilişkilerle örtmeye çalışsalar da aslında hep o ana odaklanmış halde hareket ediyorlar.
Bilmiyorum ama film hoşuma gidiyor. İçinde farklı insanların öykülerini barındıran şeyleri seviyorum. 2046, imdb den 7.5 almış. Muhtemelen benim yukarıda yaptığım binimum artistlikle alakası olmayan noktaları, artıları ve eksileri vardır. Genede benim filmden aldığım ve anladıklarım bunlar. Çok da saçma olduğunu düşünmüyorum aslında. Dediklerimin arkasındayım :) Güzel noktalara değinmişim. Aferim...
27 Nisan 2010 Salı
Paha Biçilemez
Sesini duydum. Bana seslendiğini duydum. Döndüm. Karların içinde, bata çıka geliyordu. Buradayım, dedi. Gerçekten oradaydı.
Birini kaybettiğine inandıktan sonra bulmanın verdiği haz... Mastercard reklamındaki gibi, paha biçilemez.
Yürümeye başladım. Hızlandım. Karların içinde, bata çıka koşmaya başladım. Ona doğru koşmaya başladım. Bekledi beni. Ona ulaşmamı, kollarımı dolayıp sarılmamı bekledi. Gülümseyerek bekledi. Gülümseyerek koştum bende. Bulmanın verdiği paha biçilemez hazla.
Bir iki adım kala ayağım takıldı. Tökezledim. Elimi uzattım. Tutsun niyetiyle değildi, refleksti. Bu nedenle tutmamasını umursamadım. Toparladım kendimi. Karşısında dikildim. O kadar güzeldi ki... Islak saçları kıvır kıvır olmuş, alnına düşmüştü. Soğuktan yanakları kızarmış, dudakları çatlamıştı. Hissettim hepsini. Ona sarılmak yerine, ellerim dudaklarının üzerinde gezindi. Alnındaki saçları geriye attım, yüzünü orataya çıkardım. Parmaklarım sarı saçlarıyla oynadı bir süre. Ve ben soğuğu hiç hissetmediğimi farkettim.
Beni öpeceğini bilerek öptüm dudaklarını. Çatlamış, soğuk dudaklarını öptüm. Onun da beni öptüğünü düşündüm. Öyle olmadığını anladım. Ellerinin iki yanında, hareketsiz ve isteksiz durduğunu anladım. Gözlerinde sıcaklığın olmadığını gördüm. Ve o zaman üşüdüm.
Bulduğun birini kaybedeceğini anladığın zaman hissettiğin o acı var ya... Herhangi bir s.kik reklamda yoktur çünkü kesinlikle tarif edilemez.
Bulmamayı istemedim ama. Çünkü o bir anlık his bile... Çatlamış dudaklarının kıvrımlarını, saçlarının ıslaklığını, yüzünün soğukluğunu hissetmek... Kaybedeceğimi anladığım halde o an için bunlara sahip olmak, sonrasını umursamayacağım bir sarhoşluktu. O yüzden ellerim gezinmeye devam etti yüzünde. Onun gözleri soğuk ve donuk bakarken, ben benimkilerde yaşların oluştuğunu hissettim. İçime çektiğim nefesin canımı acıttığını hissettim. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya çok yaklaştığımı hissettim. Ve beni bırakacağını bildiğim halde onu sevdiğimi hissettim. Ve sonra da uyandım.
Birini kaybettiğine inandıktan sonra bulmanın verdiği haz... Mastercard reklamındaki gibi, paha biçilemez.
Yürümeye başladım. Hızlandım. Karların içinde, bata çıka koşmaya başladım. Ona doğru koşmaya başladım. Bekledi beni. Ona ulaşmamı, kollarımı dolayıp sarılmamı bekledi. Gülümseyerek bekledi. Gülümseyerek koştum bende. Bulmanın verdiği paha biçilemez hazla.
Bir iki adım kala ayağım takıldı. Tökezledim. Elimi uzattım. Tutsun niyetiyle değildi, refleksti. Bu nedenle tutmamasını umursamadım. Toparladım kendimi. Karşısında dikildim. O kadar güzeldi ki... Islak saçları kıvır kıvır olmuş, alnına düşmüştü. Soğuktan yanakları kızarmış, dudakları çatlamıştı. Hissettim hepsini. Ona sarılmak yerine, ellerim dudaklarının üzerinde gezindi. Alnındaki saçları geriye attım, yüzünü orataya çıkardım. Parmaklarım sarı saçlarıyla oynadı bir süre. Ve ben soğuğu hiç hissetmediğimi farkettim.
Beni öpeceğini bilerek öptüm dudaklarını. Çatlamış, soğuk dudaklarını öptüm. Onun da beni öptüğünü düşündüm. Öyle olmadığını anladım. Ellerinin iki yanında, hareketsiz ve isteksiz durduğunu anladım. Gözlerinde sıcaklığın olmadığını gördüm. Ve o zaman üşüdüm.
Bulduğun birini kaybedeceğini anladığın zaman hissettiğin o acı var ya... Herhangi bir s.kik reklamda yoktur çünkü kesinlikle tarif edilemez.
Bulmamayı istemedim ama. Çünkü o bir anlık his bile... Çatlamış dudaklarının kıvrımlarını, saçlarının ıslaklığını, yüzünün soğukluğunu hissetmek... Kaybedeceğimi anladığım halde o an için bunlara sahip olmak, sonrasını umursamayacağım bir sarhoşluktu. O yüzden ellerim gezinmeye devam etti yüzünde. Onun gözleri soğuk ve donuk bakarken, ben benimkilerde yaşların oluştuğunu hissettim. İçime çektiğim nefesin canımı acıttığını hissettim. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya çok yaklaştığımı hissettim. Ve beni bırakacağını bildiğim halde onu sevdiğimi hissettim. Ve sonra da uyandım.
11 Nisan 2010 Pazar
Nowhere Boy
Briyantinli saçlar, paçaları kıvrılmış dar kot pantolonlar, yazlık elbiseler, elvis, rock'nroll, ergenlik, arkadaş, seks, okul, ölüm, anne, gitar... çocuklar, sıkılmışlar, üzülmüşler, eğlenmişler, öğrenmişler. Sonuç; The Beatles. Off...
4 Nisan 2010 Pazar
İlk gün
Normalde haftasonu sabah 8 de kalkıyor olmak beni olabildiğince huysuz ve mutsuz yapar ama parasını verdiğim, izlemek istediğim bir filme gitmek adına yapılan bu fedakarlık beni her türlü huysuzluktan uzak bir ruh hali içine soktu bu gün.
Sabah ki filmimin ilk dakikaları beni zorlamadı diyemem. Geç yatmanın ve filme adapte olamamanın getirdiği tatlı uyku halleri ile baya bi savaştım. Ama savaşı kazandım. Bunda filmin gidişatının hızlamasının etkisini de düşünmek lazım.
Gelelim daha detaylı film görüşüne. Lars Von Trier'in bütün filmlerini izlemedim. Ama bir yönetmen olarak farklı anlatım şekillerini, sosyal hayatın problemlerine değinmeyi tercih eden biri olduğunu biliyordum. Bu bilgi ışığında çektiği ilk filme gittim. Eraserhead'in beni ne kadar rahatsız ettiği düşünülecek olursa sanırım ondan sonraki sırayı bu film alabilir. Bir cinayet üzerinden ilgili dedektifin türlü psikolojik sorunları, ilişkisi ve bütün bunların gerçekten rahatsız edici bir ütopik bir dünyada geçtiğibir filmdi. Filmde gerçekten anlamadığım tek nokta bunun "Avrupa" ya nasıl bir gönderme olduğu. Ayrıca o bancicamping tadında atlayan adamlar neydi? Sanırım en eğlenceli karakter Kramer'di ama böyle bir filmdeki herhangi bir karakter için eğlenceli demek sanırım hiç doğru olmaz. Neticede beni gayet zorlayan bir film ile başladım festivale.
Günün yorumu yanımda oturan adama ait:
(filmin sonuna doğru filmden bir replik)"Bütün hikayen bu kadar mı yani?"
(yanımda oturan adamın verdiği tepki)"Hakikaten hikayen bu mu yani?!!"
İkinci filmim ise tekrardan irlandalılara saygı ve sevgi duymamı sağlayan, basit bir mafya borcu hikayesinin yerinde güzel müziklerle anlatıldığı bir filmdi. Cillian Murphy' e de aynı şekilde bir kere daha saygı ve sevgi duydum. İrlandalılar kesinlikle çok eğlenceli insanlar. En azından filmleri ile öyle bir etki bırakıyorlar. Ve o konuştukları ingilizce var ya... O bile adama yetiyor. Ama bunların dışında biraz daha objektif yaklaşırsak, basit bir konu etrafında dönen basit bir film diyebilirim. Diyalogları güzeldi. Ama maalesef çeviri bence korkunçtu. Buradan iksv yi ayıpladım. "I'm dying." cümlesini, "Vadem doldu." şeklinde çevirmeleri çok abes geldi. Özellikle bunu söyleyen bir irlandalı ise. Buna rağmen gayet eğlenceliydi. Irish rulz!
Sabah ki filmimin ilk dakikaları beni zorlamadı diyemem. Geç yatmanın ve filme adapte olamamanın getirdiği tatlı uyku halleri ile baya bi savaştım. Ama savaşı kazandım. Bunda filmin gidişatının hızlamasının etkisini de düşünmek lazım.
Gelelim daha detaylı film görüşüne. Lars Von Trier'in bütün filmlerini izlemedim. Ama bir yönetmen olarak farklı anlatım şekillerini, sosyal hayatın problemlerine değinmeyi tercih eden biri olduğunu biliyordum. Bu bilgi ışığında çektiği ilk filme gittim. Eraserhead'in beni ne kadar rahatsız ettiği düşünülecek olursa sanırım ondan sonraki sırayı bu film alabilir. Bir cinayet üzerinden ilgili dedektifin türlü psikolojik sorunları, ilişkisi ve bütün bunların gerçekten rahatsız edici bir ütopik bir dünyada geçtiğibir filmdi. Filmde gerçekten anlamadığım tek nokta bunun "Avrupa" ya nasıl bir gönderme olduğu. Ayrıca o bancicamping tadında atlayan adamlar neydi? Sanırım en eğlenceli karakter Kramer'di ama böyle bir filmdeki herhangi bir karakter için eğlenceli demek sanırım hiç doğru olmaz. Neticede beni gayet zorlayan bir film ile başladım festivale.
Günün yorumu yanımda oturan adama ait:
(filmin sonuna doğru filmden bir replik)"Bütün hikayen bu kadar mı yani?"
(yanımda oturan adamın verdiği tepki)"Hakikaten hikayen bu mu yani?!!"
İkinci filmim ise tekrardan irlandalılara saygı ve sevgi duymamı sağlayan, basit bir mafya borcu hikayesinin yerinde güzel müziklerle anlatıldığı bir filmdi. Cillian Murphy' e de aynı şekilde bir kere daha saygı ve sevgi duydum. İrlandalılar kesinlikle çok eğlenceli insanlar. En azından filmleri ile öyle bir etki bırakıyorlar. Ve o konuştukları ingilizce var ya... O bile adama yetiyor. Ama bunların dışında biraz daha objektif yaklaşırsak, basit bir konu etrafında dönen basit bir film diyebilirim. Diyalogları güzeldi. Ama maalesef çeviri bence korkunçtu. Buradan iksv yi ayıpladım. "I'm dying." cümlesini, "Vadem doldu." şeklinde çevirmeleri çok abes geldi. Özellikle bunu söyleyen bir irlandalı ise. Buna rağmen gayet eğlenceliydi. Irish rulz!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)