27 Aralık 2010 Pazartesi

Rüya karmaşası

Resmen beynimin sızıntılarından, paçavralarından örülmüş rüyalar görüyorum. Bu seferkinin belli bir gidişatı, giriş gelişme sonucu yok. En azından benim hatırladığım parçaları pek devam eden türden değil. Gene de sadece beynim hakkında, benim hakkında bir fikriniz olsun diye yazıyorum.

Kaan'la Tekken turnuvasına katılıyoruz. Yaklaşık bir yirmi kişi bir odaya geçmişiz ekrana bakıyoruz. Güzel bir hatun kimlerin dövüş yapacağını ayarlıyor. Kaan oynuyor mu hatırlamıyorum ama benim ismim yok listede ve şikayet etmiyorum. Zira o odadaki herkesin azıma s.çacağından eminim. Bir tanesi dövüşte belindeki shotgun ı çıkarıyor, karşısındakini vurup öldürüyor. Onu gördükten sonra oynamaya hiç hevesim kalmıyor.

Bir başka sahnede Tekken'de son günlerde kastığım Leo adındaki karakterim. Ve sanırım şu Manhattan köprüsü var ya ya da işte oradaki çelik köprülerden biri, onun tepesine tırmanmaktayım. Çünkü Lili'yle (Tekken'deki diğer bir karakter) kapışıyorum. Bir ara aşağıya bakıyorum ve o kadar yüksekteyim ki fena oluyorum. Ellerimden asılmış tırmanmaya çalışıyorum. Ama aşağısı çok korkunç. Lili'nin yanına vardığım da bu kısımla hatırladıklarım bitiyor.

Bitirme grubundan Özge var bu sefer. Bana bir mail atmış. Mail da bitirme ile ilgili herşeyi yaptığından hatta betonarme ödevini bile bitirdiğinden bahsediyor. Bir de üstüne başka yapacak herhangi bir şey olup olmadığını soruyor. O kadar deli oluyorum ki... Nasıl yetiştirdi lan, diye düşünüyorum. Ben bir s.kim yapamadım, karı herşeyi bitirmiş, diyorum. Ondan uyanıp rüya olduğunu anlayınca ayrı bir rahatladım.

Bir diğeri, bir barın önünde, dışarıdayım. Sanırım sigara içiyorum ama emin değilim. Sonra dışarıya tanıdığım iki kız çıkıyor. Bir tanesini gerçekten tanıyorum ama yüzü gittikçe silikleştiğinden bir fikrim yok artık. Ama diğer kız, onu gerçekte tanımıyorum ama rüyamda o kızı tanıyorum ve o kızdan baya hoşlanıyorum. Hatta buna hafif cinsel bir çekimde diyebiliriz. Baya beğendiğim bir kız. Tanıyoruz birbirimizi. Beni çağırıyorlar. Gidiyorum yanlarına. Bir kaç muhabbet falan ediyoruz. İçkilerden, içerideki ortamdan falan konuşuyoruz. Sonra beraber içeri giriyoruz. Ben kızın çok hoş olduğunu düşünüyorum. Bardan çıkıyorum tek başıma. Eve gidicem, sarhoş olmamışım, bu nedenle de tadım yok. Tam caddeye çıkıp gidecekken arkamdan gene ikisi çağırıyor. Nereye gidiyorsun, diyorlar. İçkim bitti, gidiyorum, diyorum. Bizim bir şişe şarabımız var, içer misin, diye soruyorlar. Tereddüt ediyorum, zira ayıp olur diye düşünüyorum. Ayıp olur ya, diyorum. Saçmalama, diyor benim beğendiğim kız. Onlara katılıyorum. Şarabın tadı biraz fazla buruk. Kötü şarapmış, diyor beğendiğim kız. Eh, diyorum, fena değil. Gene ayıp olmasın diye öyle söylüyorum. İçimden bunu yerine soğuk bir bira ne güzel olurdu diyorum. O arada bir başkasını görüyorum. Sanırım liseden Can. Geliyor, muhabbet falan ediyoruz. Sonra içkiye ortak olmak istiyor. Uyuz oluyorum. Sorun içkiyi onunla paylaşmak değil. Sorun benim olmayan bir içkiyi benim arkadaşımla paylaşmak zorunda kalmaları. Ona uyuz olarak da bu rüyadan uyanıyorum.

Bunların hepsi tek bir gecede görüldü. Her uyandığım da ayrı bir dumur yaşadım. Gerçekten düşünce parçalarımın oluşturduğu çamurumsu bir suyun içinde yüzüyorum. Ve bazen bu midemi bulandırıyor. Gore rüyaları bunlara tercih ederim!

10 Aralık 2010 Cuma

Rüya (Toplu Cinnet)

Akşam olmuş, hava kararmış ve biz birkaç arkadaş ve yanımda erkek arkadaşım ile (tanımadığım bir insan kendisi) dışarıdayız.

Arkadaşlarla çalışmaya karar vermişiz ve sanki Zincirlikuyu'nun oradaki metrobüs durağına benzeyen bir yerdeyiz. Gideceğimiz yere nasıl gideceğimizi konuşuyoruz.

Konuştuğum kişilerden bazısını tanıyorum. Biri bu dönem aldığım deprem dersinde grup arkadaşım. Çalışacağımız yere nasıl gideceğimizi soruyorum. Yürüyerek gidilir, diyor. Öndekileri takip edeceğiz. Tamam, diyorum. Yanımda erkek arkadaşım yürümeye başlıyoruz. Bir süre sonra kalabalıktan ayrı düşüyoruz ve ben etrafıma bakınıyorum. Neredeler, diye soruyorum yanımda ki kıza (deprem dersinden arkadaşım). Gelirler, diyor. Biz gidelim.

Girişi büfe gibi olan bir yere giriyoruz. Koridor uzun. Sonuna doğru solda bir kapı görüyoruz ve içeri giriyoruz. Herkes gelmiş, çalışmaya başlamış. Bizde katılıyoruz ve çalışmaya başlıyoruz.

Sahne değişiyor. Ben içecek birşeyler almak için yerimden kalkıyorum. Bir kızla bir oğlanın arasına girmek zorunda kalıyorum. O arada kız bir laf söylüyor. Ne söylediğini hatırlamıyorum ama hareket ediyor, eziyor ya da sataşıyor. Üçünden biri ya da ortaya karışık bir şey. Gülüyorum ve omuz silkip yerime geri dönüyorum. Erkek arkadaşım güldüğümü görüyor ve ne olduğunu soruyor. Kızdan ve erkek arkadaşından ve bana dediklerinen bahsedip gülüyorum. Önemsemiyorum. Sallamıyorum, hatta erkek arkadaşıma anlatmamın tek sebebi de beraber gülüp geçmek için.

Ama bir anda erkek arkadaşım elindeki sigara paketini o çocuğa doğru atıyor. Paket çocuğun kafasına çarpıyor ve dönüp erkek arkadaşıma bakıyor. Sevgilimi hiç böyle görmemişim. O kadar korkuyorum ki hemen koluna sarılıyorum. Haydi, artık gidelim, çalışmayacağım, diyorum. Ama O kesinlikle beni duymuyor. Gözlerini yaklaşmakta olan çocuğa dikmiş halde.

Çocuk geliyor, insanlar aralarına giriyor. Ben deli gibi sevgilimin kolunu sıkıyor ve devamlı tekrar ediyorum, yapma ,lütfen, gidelim!

Bir şekilde fırsat buluyorum, aralarına dalıyorum ve sevgilimin kucağına atlıyorum. Beni tutmak zorunda kaldığı için dikkati dağılıyor. Sarılıyor bana. Ellerimi saçlarına daldırıp çekiyorum, yeter artık, gidelim, diyorum. Ağlamama iki var.

Bana bakıyor, sonra tekrar çocuğa bakıyor. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gülümsüyor. Tamam, gidelim, diyor.

Kapıdan çıkıyoruz. Kızın teki yanımdan geçerken omuz atıyor. Ama hiçbir şekilde tepki vermiyorum. Verirsem gene patlak verecek çünkü. Ve o an için tek istediğim oradan s.ktir olup gitmek. Korkuyorum çünkü. Deli gib korkuyorum. Bu yüzden arkama bakmadan kapıdan çıkıyorum.

Tek bir an görüyorum sevgilimin gözlerindeki bakışı. Tek bir an yakalıyorum ve anlıyorum ki artık bunu durduracak gücüm yok.

Bir anda kuduz köpekler gibi birbirlerine giriyorlar. Bağırışlar, çağırışlar... Ben ise keçiye dönmüşüm, kıpırdayamıyorum bile. İnsanların ayırmak için aralarına dalışını izliyorum sadece. Sonra farkediyorum ki ayırmak için dalmamışlar. Kavga etmek için dalmışlar. Yumruklar, tekmeler, çığlıklar...

Kendime geliyorum ve koşarak büfeye doğru gidiyorum. Yardım edin, lütfen, ayırın onları, diye bağırıyorum. İki üç oğlan buluyorum. Kollarından tutup odaya doğru götürüyorum. Lütfen yardım edin! Birbirlerini yiyorlar!

O kadar yavaş yürüyorlar ki sanki... Ömrümden ömür gidiyor.

Kafalarını sola doğru çeviriyorlar ve bakışları değişiyor. Şaşkınlık, korku ve iğrenme.

Odaya bakıyorum ve yerde yatan iki beden görüyorum. Biri benim sevgilime ait biri de kavga ettiği çocuğa. İkisininde kolları vücutlarından ayrılmış, omuzlarının aşağısı kanlı boşluklar. İkisininde kafası geriye doğru bakıyor, gözleri ve ağızları açık. Daha sonra odanın içinde başka vücut parçaları görüyorum. O odanın içindeki herkese ait olan ama yerlerinden çok uzakta olan kollar, bacaklar, gövdeler...

Daha karşımdaki manzarayı sindiremeden yanımdaki çocukların da değiştiğini farkediyorum. Bakışları değişiyor. Artık korku ya da iğrenme yok. Açlık var sanki. Ete olan bir açlık değil ama. Acıya ve çığlıklara olan bir açlık.

Koşmaya başlıyorum. Kendimi dışarı atıyorum. Yürüdüğümüz bütün yolu koşarak geçiyorum. Metrobüs durağı gibi olan yere geliyorum. Gecenin bir vakti olmasına rağmen çok kalabalık. Biri bana doğru koşuyor. Herhangi bir kelime söyleyemeden üzerime atılıyor ve ısırmaya çalışıyor. Bir başkası geliyor ve kolumu koparmaya çalışıyor. İlerledikçe kalabalığın arasına karışıyorum ve kalabalık beni parçalamaya çalışıyor. Aklıma dünyanın sonu senaryolarından biri geliyor. Cehennemin kapısının açıldığını düşünüyorum. Herkes deliriyor, cinnet geçiriyor ve tek amacı acı tattırmak oluyor.

Etrafımı çevirenlerin sayısı o kadar fazlaki... Herkes üstüme çullanıyor. O zaman anlıyorum ki kurtulamayacağım. Ölüyorum, diye düşünüyorum ve uyanıyorum.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Rüya (gore)

Sanırım bu aralar en uzun ve en feci rüyamı gördüm. O kadar ki uyanmama sebep olan şey kendi hıçkırıklarım ve nefesimin tıkanması oldu. O zaman hemen rüyamıza geçelim:

Dayımların evindeyim. Ama sanki eve yeni taşınmışlar. Böyle bir koşturmaca hakim eve. Dayımı görüyorum, Gülay Abla ortalıklarda değil. Bir de evin içinde tanımadığım bir iki kişi var. Dayımın arkadaşlarıymış. Evi toparlıyoruz beraber. Ha, bu arada evleri şimdiki evleri gibi değil. Başka bir ev. Herneyse...

Ben bulduğum eşyaları arka odaya götürürken evde bir kedi olduğunu görüyorum. Garipsemiyorum ama sanırım evde bir kedi olduğunun bilincindeyim. Kedi beyazlı sarılı biraz da grili. Zayıf. İnce bir kuyruğu vücuduna göre de büyük bir kafası var. Gözleri yeşil sanırım. Aklımda öyle kalmış. Pis pis bakıyor bana ama sallamıyorum. Kedileri bilirim. İşlerine gelirse yüz verirler işlerine gelmezse s.klemezler.

Arka odaya girdiğimde içeride bir kedi yavrusu olduğunu farkediyorum. Minicik böyle. Kırpık kırpık beyaz tüyleri var. Yumak gibi. Deliriyorum. Hemen alıp saklıyorum. Bir çekmecede yer yapıyorum ona. Çünkü öteki kedi görürse onu öldürür. Tam onu çekmeceye koyup kapatıyorum ki pis bakışlı kedinin beni kapıdan izlediğini görüyorum. Yavşak yavşak hareket ediyor. Yavşak yavşak miyavlıyor. İçeri girmek için .rospuluk yapıyor resmen. Ayağımla itekleyerek odadan çıkarıyorum kapıyı kapıyorum. Eşya taşımaya geri dönüyorum.

Salonda eşyaları toplarken bir diğer kedi yavrusu görüyorum. Ona da çok küçük. Tekir bu seferki. Ama böyle daha küçük ya koyu renkleri o yüzden. Düşük kulakları var. Hemen onu da alıyorum. Odaya götürüyorum. Bu sefer odanın kapısını kapatıyorum arkamdan yere koyuyorum onu. Debeleniyor falan. Diğerini de çıkarıyorum çekmeceden. Çok sıkılmış hemen koşmaya çalışıyor ama çok küçük daha. Biraz onlarla takılıyorum sonra da çıkıyorum odadan. Kapıyı açınca karşımda görüyorum pis bakışlıyı. Bu sefer .rospuluk yapmıyor. Bakışları daha daha pis. İçeri girmeye çalışıyor. Yakalıyorum ensesinden. İtiraz ediyor, tırmalamaya falan çalışıyor. Uzak bir yere götürüp koyuyorum onu. Sonra gidip dayıma söylüyorum. Bulduğum yavruları, onları sakladığımı anlatıyorum. Dikkatli ol, diyor. Bizimkisi kıskanır biliyorsun, girmesin odaya, diyor.

Böyle böyle ben iki üç yavru daha buluyorum evin içinde. Hepsini odaya götürüp koyuyorum. Birbirleriyle oynuyorlar. Bir tane de büyük bir kedi buluyorum. (O da bu bizim apartmandaki kedi. çok güzel bir kedi sarılı siyahlı beyazlı bol tüylü bir şey. Ben ona yakışıklım, diyorum. Akşamları eve geldiğimde beni merdivende bekliyor oluyor. Kısa bir sevişme yaşayıp öyle eve giriyorum.) Neyse, onu da bulmuşum odaya kapatmışım. Hepsi gayet mutlu. Bu arada da pis bakışlıyı pek görmüyorum. Uyuyor bir yerlerde, diye düşünüyorum.

Sonra sahne değişiyor. Ben dışarıdaymışım ve koşarak dayımın evine doğru gidiyorum. Dayımın arkadaşları oradan oraya koşturuyor. Dayım ise bir koltuğa çökmüş ağlıyor. Ne oldu, diyorum. Arkadaşlarından biri hepsini öldürdü, diyor. Kanım çekiliyor sanki. Odaya dalıyorum hemen. Kapıyı açıyorum. Oda kan revan içinde. Bütün yavrular parçalanmış. Benim bulduklarımın yanında başka yavrularda var. Dağılmışlar bir tarafa kimisinin gözleri kapalı, kimisinin açık. Boydan boya yırtılmış göğüsleri. Dilleri sarkmış. Etraf kan. Odanın içinde başka bir kapı var. Oraya doğru giderken benim yakışıklıyı da görüyorum. Duvara sırtını dayamış iki ayağının üzerinde kalmış. Sanki duvara asılmış gibi. Bağırsakları dökülmüş. Çok net görüyorum. Onun gözleri kapalı. Organları etrafa yayılmış, bütün kanı akmış. Titrememe engel olamıyorum artık. Benim suçum, diyorum. Onları buraya koymamam gerekirdi, diyorum. Odanın içindeki kapı bir banyoya açılıyormuş. Oraya giderken yerde başka yavrular görüyorum ölü, parçalanmış. Dayımın arkadaşı delirdi o, diyor. Öldürülmesi lazım.

Ben banyonun kapısına geliyorum. O içeride. Etrafı da ölü kedilerle dolu. Aralarda fareler falan da var. Kendisi hiç kana bulanmamış ama. Beni görünce tıslıyor. Bana saldıracağını anlıyorum. Ama korkmuyorum. Sadece olanlarla o kadar dehşete düşmüşüm ki onun üstüme gelip bana saldırmasından korkuyorum. Ama delirmiş gerçekten. Ve o da bana aynı şeyi söylüyor. Hepsi senin suçun, diyor. Konuşmuyor ama bunu dediğini biliyorum. Onlar senin yüzünden öldü, diyor. Ağlamaya başlıyorum. Kedi bacaklarıma saldırırken ben hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Gözümün önünden yakışıklımın görüntüsü gitmiyor. Orada göğsüm sıkışmaya başlıyor işte. Dayıma bakıyorum. Ben öldüremem onu, diyor. Arkadaşı uyutalım, diyor. Dayım çok güçsüz, hayır anlamında kafasını sallıyor sadece. Yapamam , diyor. Onu öyle görünce daha kötü oluyorum. Kriz gibi bir şeye giriyorum. Çıkardığım sesler normal değil. Ağlamakla çığlık atmak arasında. Dayımın öyle olmasının da suçlusu benim, onu anlıyorum.

Birden annem odaya giriyor. Kediyi ayaklarımdan alıyor ensesinden tutup. Ben deli gibi ağlarken o çok sakin. Ben öldürürüm, diyor. Nasıl yaparsın, diyorum. Kanlı banyoya giriyor. O an elinde gümüş renkli bir silah olduğunu görüyorum. Şu altıpatlarlar gibi. Gümüş rengi parlıyor. Annem önce kediyi banyoya koyuyor. Dayım daha fazlasına bakamıyor, arkasını dönüyor. Ben ise sadece dayıma bakabiliyorum. Patlama hepimizi zıplatıyor. Dayım ağlayarak bir şeyler mırıldanıyor, ara ara bağırıyor. Ben ise olduğum yere çöküyorum, nefes alamıyorum. O kadar üzgünüm ki. Hem o yavrular hem yakışıklım hem de dayımın kedisi için. Tek yapabildiğim o garip sesleri çıkarmak. Çıkardığım seslerden korkuyorum. Kendimi toparlayamadığımı görünce daha çok korkuyorum.

O sesi gerçekten duyduğumda uyandım. İlk yaptığım yanaklarıma dokunmak oldu. Gerçekten ağladım mı diye. Ağlamamışım. Ama nefesim normal değildi.

Hala gözümün önünde geliyor o yakışıklımın hali vardı. Yarılmış karnı. Korkunçtu. Rüyalara böyle bir dönüş yapmak hoş olmadı. Bunun çıktısını alıp yarınki randevuya götürücem. Bakalım ne diyecek...

25 Kasım 2010 Perşembe

Kısa Öykü (1)

Bayan Kene için ağaçtan inmek çıkmak kadar zor değil. Zira yapısı gereği koca kıçını temkinli adımlar atarak, yerçekiminin muazzam gücüne karşı koyarak yavaş yavaş inmek gibi bir derdi yok. Uygun bir yükseklikten o kara vücudunu aşağı bırakması yeterli. Ama uygun bir yükseklik önemli. Zira kıvamını tutturamazsa bu düşüş, bahsi geçen koca kıçı, o küçücük beyniyle beraber minyatür bir karpuz misali yarılarak pekmezinin akmasına neden olabilir ya da çürük bir domatesin güçlü bir çarpma sonucu zeminle bütünleşmesi gibi onu da toprakla bütünleştirebilir. O nedenle uygun yükseklik çok önemli.

Tecrübelerine dayanarak kıvamı tutturmakta artık hiç zorlanmıyor. Yerçekimine karşı koymaya tenezzül etmeden bırakıyor kendini. Boyundan pek büyük işlere kalkıştığını vurgularcasına boyundan pek büyük otların arasına rahat bir iniş yapıyor. Ağrıyan sırtı iniş ne kadar yumuşak olursa olsun şikayet ediyor. Sağdan ikinci bacağıyla ağrıyan kısmı ovuşturuyor biraz. Bu arada da dikkatli gözleri etrafı taramakta.

Ulvi amacını gerçekleştirmek için tee ağaç tepesindeyken gördüğü avını tekrar buluyor gözleri. Gülümsüyor.

Sinsi sinsi yaklaşmak gibi bir derdi yok. Kararlı çünkü. Dosdoğru gidecek, niyetini söyleyecek ve amacına ulaşacak. Sonrası ise... Cennette bir ömür!..

Küçük kafası otlarda ufak titreşimler yaratırken koca kıçı neredeyse yeri göğü inletecek. Normalde Bayan Kene bu durumdan rahatsız olur. Kıçının yarattığı devirici güçten haz etmez ama bu sefer umursamıyor. Tek umursadığı karşısında kutsal bir mabed gibi duran o sedefle kaplı yapı.

Bayan Kene tedirgin ama bir o kadar da heyecanlı. Hem yapacağı konuşmadan hem de elde edeceği sonuçlardan dolayı. Boğazını temizliyor -ağzından çıkan kıskacımsı dişleri seğiriyor- ve sağ ön bacağıyla kabuğu tıklatıyor.

Önce biri sonra diğeri gözüküyor kabuğun altından. Etrafta bir göz gezdirdikten sonra Bayan Kene'yi görüyor. Ama Bayan Kene önce kıçının görüldüğünü biliyor. Belki kafasını görmemiş bile olabilir. Ama şimdi bunun üstüne kafa yorarak dikkatini dağıtmamalı. Tekrar boğazını temizliyor.

Ucunda göz olmayan gözler o zaman farkediyorlar Bayan Kene'nin dikkatli bakan gözlerini, pek hoş hisler uyandırmayan dişlerini ve eciş bücüş gözüken bacaklarını. Ucunda gözler olmayan gözlerin ardından yüzü olmayan bir kafa çıkıyor. Güneşin altında tuhaf bir parlaklığa sahip.

Ağız olmayan ağzından derin bir ses geliyor.
"Buyrun?"

Bayan Kene kibar bir salyangoza rastladığı için şanslı olduğunu düşünüyor.

"İyi günler" diyor. Kendisi de kibar olursa işler daha çabuk hallolur. "Sizden bir şey rica edecektim, eğer vaktiniz varsa." diyor. Tabii ki vakti var, diye geçiriyor içinden. Bir salyangozun ne kadar meşgul bir hayatı olabilir ki...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Psikolojik gerilim türünden

Bu sefer bir gemideyim. Ama böyle mürettebatı az bir gemi. Sanki bir av gemisi. Şu mevsim mevsim çıkıp balık avlayanlardan. Büyük balıklar olmalı ama, çünkü gemi de büyük.

Büyük bir yemekhanesi var mesela. Duvarları şu savaş gemileri grisinden. Ama kesinlikle bir savaş gemisi değil.

Neyse, gemimizde küçük kayıklarda var. Onlardan biriyle, mürettebattan biri açılmış. Spesifik biri değil benim için. İş arkadaşım sadece.

Kayığı geri dönmüyor ama. Biz gemiden uzakta buluyoruz onu. Ölü buluyoruz onu. Kan revan içinde. Birinin öldürdüğünü söylüyorlar. Aslında bu gemide dönen bir dedikodu. Resmi bir açıklama olmaz böyle yerlerde, bilirsiniz. Ben baya biliyor olmalıyım ki, bu dedikodunun aslında doğru olduğunu ve içimizden birinin onu öldürdüğünü farkındayım.

İşte o, duvarları savaş gemisi grisi yemekhanedeyiz. Demir masalar var bir kaç tane. Aslında düşününce, o masaların yerine tek bir büyük masa olması böyle bir gemi için daha uygun olabilirdi, ama bizimkisi öyle değil işte. Ya iki kişi ya da tek kişi oturulmuş masalara. Benim karşımda da biri oturuyor. Yüzünü çok net hatırlamıyorum. Sakin sakin yemeğini yiyor. Ben yanımızda oturan, tek başına yiyen diğer birine bakıyorum. Sanırım ondan şüpheleniyorum. Ve sanırım bunu karşımdakine söylüyorum. Yemeğini yemeğe devam ediyor. Sonra kafasını kaldırıp bana bakıyor. Gözlerinin çok korkunç olduğunu hatırlıyorum. "Sence o mu öldürdü?" diyor. Ve ben, yanlış kişiyle oturmuş yemek yediğimi anlıyorum. Yanlış kişiyle konuştuğumu anlıyorum.

Zaten böyle şeyleri paylaşmamayı öğrenemedim bit türlü. İnsanın söylediklerinin illa ki kendi g.tüne gireceğini hiçbir zaman öğrenemedim.

Bir de belli ki doğru kişilerle konuşmayı da öğrenememişim. Neyse ki uyanmasını biliyorum.

12 Ekim 2010 Salı

Süper Kahraman

Belinin ağrısı dayanılmazdı ama okuldan çıkarken kafasına koymuştu. Hatta Beşiktaş'a inmesinin nedeni de buydu. Bayan Kene okuldan çıktığı anda motora binmeden önce denize nazır bir tane yakmak istemişti. Ve işte buradaydı.

Büfeden alınmış taptaze bir paket ile kalabalığın içinde kendine tenha bir yer buluyor. Bir tane sigara çıkarıp, s.kik çakmağından olabildiğince verim almak adına ellerinin arasına gömülüp yakıyor. Verdiği nefes ile dumanın yanında pek çok şeyi üfleyip uzaklaştırıyor kendisinden. Ya da en azından öyle düşünüyor. Öyle olduğunun hayalini kuruyor. Hemen ardından ikinci nefesini alıyor. Çünkü hala içinde çeşitli artıkların kaldığına inanıyor. Onları da üfledikten sonra daha rahat. Ya da en azından öyle umuyor.

İlerleyen ateşin ardında bıraktığı küllerden kurtarıyor sigarasını. Uçuşan külleri dikkatle izliyor. Sanki nereye gittikleri önemliymişçesine. Ama aslında s.kinde değil. Sadece izlemek istiyor. Kendisiyle alakalı olmayan herhangi birşeyi izlemek istiyor. Tıpkı önünden akıp geçen insanları izlediği gibi.

Genç bir kadın hızlı adımlarla önündeki simitçinin yanına geliyor.

"İlk siftahımı yaptım Osman Abi, bozsana şu elliliği."

Adının Osman Abi olduğu anlaşılan simitçi yanındaki çocukla muhabbetini kesiyor, kadına dönüyor. "Bende de yok be, kızım." diyor. Simitçinin yanındaki çocuk muhtemelen 12, 13 yaşlarında. Suratında hayran bir gülümsemeyle kadını izliyor. Ürkekçe kolunu uzatıyor, elini kadının omzuna atıyor. Cesaret edebildiği kadar ufak bir sıkma hareketi yapıyor. Kadın çocuğa dönüyor, gülümsüyor, "Bir koşu bozuversene şunu." diyor. Kendisine duyulan hayranlıktan faydalanıyor.

Bayan Kene en çok o ürkekçe kol atışı seviyor. Gülümsüyor. Çocuk'un parayı alışını ve bozdurmak için hevesle koşusunu görmeyi bekliyor ki sahneyle arasına güneş gözlüklü biri giriyor.

"Merhaba bir şey sorabilir miyiz?" Muhtemelen Bayan Kene'den bir iki yaş küçük çocuk. Yanında da muhtemelen çocuktan bir iki yaş küçük bir kız var. Bayan Kene yer tarifi vermek için hazırlanıyor.

"Evet?"

"Teşekkürler." diyor çocuk. Durum anlaşılıyor. Ya greenpeace ya da bir başka gönüllü örgütün üyesi vızıldamaya gelmiş. Bayan Kene sigarasından bir nefes daha çekiyor ve dinlemeye koyuluyor.

Güneş gözlüklü çocuk görme engellilerden bahsediyor, kız arkadaşıyla bu işi burs almak adına yaptıklarından ve Bayan Kene, gazetelerinden alırsa kendilerine çok yardımcı olacağından bahsediyor. Bayan Kene ise türlü düşünceler içerisinde çocuğu dinliyormuş gibi yapıyor.

"İyi misiniz?"

İşte bu pek beklenmedik bir soru, diye düşünüyor Bayan Kene. Görme engellilerle bu sorunun ne alakası var. "Efendim?" diyor.

"Eliniz neden titriyor?" diye soruyor çocuk. Bayan Kene bakışlarını sigarayı tutan eline çeviriyor. Parmaklarının arasındaki sigara isterik hareketlerle hafif hafif dans ediyor. Gülüyor. "Bilmiyorum." diyor.

"İyi misiniz?" diye soruyor çocuk tekrar.

"Evet, evet, yok bir şeyim." diyor Bayan Kene.

"Kavga mı ettiniz birisiyle? Siniriniz mi bozuk?"

Bayan Kene çocuğun yavaş yavaş sinirini bozulduğunu düşünüyor. Daha fazla sormaya devam ederse ilk defa birisiyle kavga edecek. "Yok, hayır iyiyim ben, olur böyle." diyor. Gerçekten oluyor böyle arada. "Evet, ne diyordunuz?" diye çocuğun tekrar konuya dönmesini sağlıyor.

"Eğer gazetemizden alırsanız seviniriz." diyor çocuk. Gözlerinin hareketi siyah gözlüklerin arkasından gözükmeyebilir ama kafa hareketi ele veriyor çocuğu. Bir Bayan Kene'nin yüzüne bir eline bakıyor.

"Ne kadar?" diye soruyor Bayan Kene. En azından hal hatır sordu, diye düşünüyor. Cebindeki bozuk paralarda ağırlık yapmaya başlamıştı.

"En az üç lira ama içinizden ne kadar vermek gelirse." diyor.

Bayan Kene gülümsüyor. İçimden üç liradan bir kuruş fazla vermek gelmiyor, yavrum, diye düşünüyor. Elini cebine atıyor. Bozuk paraları şıngırdatıyor ve "Bende en fazla üç lira verebilirim." diyor.

Çocuk uğradığı hayal kırıklığını boynunu hafifçe bükerek gösteriyor. Bayan Kene'nin parayı çıkartışını izliyor. Avcundaki bozukluklardan üç tane bir lirayı toplarken nasıl debelendiğini izliyor. "İyisiniz, değil mi?" diye soruyor.

Üçüncü defa mı ama .mına koyıyım, diye isyan ediyor Bayan Kene. Ama isyanı dudaklarına bir gülümseme olarak yansıyor ve uzatıyor.

"Buyrun."

Çocuk parayı alıyor. "Teşekkürler." diyor, Bayan Kene'ye gazeteyi uzatıyor.

Bir maceranın daha sonuna geldiğini düşünüyor Bayan Kene, uzaklaşan çifti izlerken. Ama çocuk son bir atak daha yapıyor.

"Hiç ayağınızı sallar mısınız?" diyor ve gösteriyor. Ayağının ucuyla seri hareketlerle yeri dövüyor.

Bayan Kene hem soruya hem de izlediği gösteriye inanmaz bir vaziyette bir süre çocuğun yeri döven conversini izliyor.

"Hayır." diyor Bayan Kene. Şaşkın ifadeyle bu sefer çocuğun suratına bakıyor.

"Ben çok sallarım." diyor çocuk.

Ahh, öyle mi .mına koduğum, bende merak ediyordum süpriz yumurtadan çıkmış sümsük herifin teki ayağını sallıyor mu sallamıyor mu demek istiyor Bayan Kene ama demiyor. Dudakları gülümseme amaçlı inceliyor. Ama kesinlikle isteksizce.

"Doktor kalp sorunu, dedi." diyor. "Sizde bir kontrol ettirin."

Çizgi filmin asil kahramanı günü kurtarmanın ardından çizgi filmin konseptine uyarak çocuklara önemli bir ders veriyor. "Eğer elleriniz titriyorsa, eğer ayağını sallıyorsanız -işte aynen böyle!-, doktorunuza başvurun çocuklar! Sonra herşey için çok geç olabilir ve ben bile sizi kurtaramam..." Suratında hayranlık uyandırıcı bir gülümseme ile olmayan pelerini savurup, türlü kahramanlıkla kaldırdığı kız arkadaşını yanına olarak ufuğa doğru yol alıyor... Gözden kayboluyor...

Bayan Kene bir elinde parmakları arasına sıkıştırdığı yarısına kadar içilmiş sigarası, diğer elinde görme engelliler için aldığı gazete uzaklaşan çifti izliyor. Bu neydi şimdi anasını satıyım, diye düşünüyor. Süper duyarlı bir kahraman mı yoksa en güçlü silahı duyarlılık olan kötü adam mı?

Bayan Kene kötü adam olduğuna karar veriyor. Çünkü bu seride sadece tek bir kahraman var o da kendisi. Bayan Kene! Gerçek saçmalıkların içinde hayatta kalmaya, sıkıcı gerçekliklere azıcık animasyon katmaya çalışanların dostu ve yardımcısı Bayan Kene!

S.ktiğimin pezevengi, diye geçiriyor içinden Bayan Kene. Bitmek üzere olan sigarasından son bir nefes alıp izmariti atıyor. Tükürürcesine dumanı üflüyor ve aksi istikametteki ufka doğru yol alıyor. Motorlara doğru.

Bu gün uçmayacağım, diyor. Zira belim çok ağrıyor.

Perde akbil sesleriyle iniyor.

24 Eylül 2010 Cuma

Filmekimi

Tam zamanında geldi yemin ederim. Kararmış salonlarda, uzak insanların uzak hayatlarındaki türlü türlü konulara tanık olmanın tam zamanı. 8 ekimde başlıyormuş. Biletleri 2 ekimde satışa çıkıyormuş. Kafa dağıtmanın en şahane yöntemi, yemin ederim. Güzel filmler de buldum. Şanslıyım, tam beğenmeye başladığım insanların filmleri var. Gael Garcia'nın, Philip Seymour ve hatta Patti Smith'in yer aldığı bir filmde var. Yapımcılığını David Lynch'in yaptığı bir film de var. Charlotte Gainsbourg'un oynadığı var.

Bu arada Cannes'da Eşcinsel Palmiye öldülü verildiğini biliyor muydunuz? Ben nasıl verildiği konusunu düşünmek istedim. Sonra vazgeçtim. Neyse... filme gidip gitmemek konusunda kararsızım.

Film araştırmalarım daha bitmedi. Daha 2 ekime de çok var. En azından ona çok var. Şöyle güzelinden film listesi yapacağım. Gidip hemen alacağım kitapçığından, o takvimi bir güzel dolduruacağım. Sonra bak, o salondan, bu salona koştururken ne kadar huzurlu olacağım.