Menüden yemeğini seçti. Sonra da ne içmek istediğini söyledi. Garson uzaklaştıktan sonra çantasına uzandı, bitmesine 4 kala olan sigara paketini çıkardı çantasının derinliklerinden. Goralısının gelmesinin bir sigara tüttürecek kadar uzun sürmeyeceğine karar verince yakmaktan vazgeçti. Vazgeçmesinin hemen ardından garson gözüktü bir elinde tabak bir elinde kutu cola ile.
"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."
Büfenin caddeye bakan dış masalarından birine oturmuştu. Cadde işlek, insanlar aceleci ve hava yağmurluydu. Goralısı sıcak, kolası soğuk ve saçları ıslaktı.
İlk oturduğu zaman geldi aklına. İlk ne yediğini hatırlamıyordu ama ne hissettiğini hatırlıyordu. Heyecanın yavaş yavaş korkuya nasıl dönüştüğünü... Masalardan hangisine oturacağını düşünmek, oturacağı masaya ulaşmak için diğer masaların arasından geçerken etraftaki insanların izleyen gözlerini düşünmek, gelen garsona vereceği cevabı düşünmek, yemeğini yerken insanların gene O'nu izleyen gözlerini düşünmek...
Korkardım, diye geçirdi içinden. Gerçekten korkardım. Ufalmak isterdim, ufalıp yok olmak...
İlk günden tekrar bu güne geldi, bakışları boşluktan günümüze döndü. Şimdiyi düşündü. Konuşmaktan korkmadığını gördü. Gülümsemekten, seçeceği yemekten ve paketten sigarasını çıkarmaktan korkmadığını gördü. Umursamaz oldum, dedi kendi kendine, yok olmak yerine.
Garsonun girişi düşüncelerini böldü.
"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."
"Çay ikram edeyim mi?"
Bir anlık duruksama.
"Evet, çok teşekkür ederim."
Bir anlık duraksamayı düşündü. Önceki duraksamalarında saniyenin binde birinde dökülen terlerini düşündü. Gülümsedi kendi kendine. Burnu büyük bir ifadeyle, küçükmüşüm, dedi.
Abartma, dedi sonra arkaya saklanmış, gölgelerinde arasında güvende olan bir kısmı. Daha o kadar büyümedik. Öyle, dedi, hala korkularım var. Hala korkularımla yapabileceğim uzun bir listem var. Ama en azından "tek başına yemek yemek" ve "günlük diyaloglar" ın üzeri çizili. Gölgelerin arasında güvende olan bir kısmı kafasını salladı. Beyninde bir an bakıştıklarını gördü. İkisininde gözlerinde küçük ama parlak bir gurur vardı. Gölgelerin arasında belli olacak bir parlaklığa sahipti.
Dumanı tüten çayı geldi.
"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."
Paketine uzandı, bir dal çekip dudaklarına yerleştirdi.
Hava soğuktu, çay bardağı sıcaktı ve sigarasının dumanı yoğundu.
Adımları küçüktü, yol uzundu ve beyni huzurluydu. O güzel duyguyu hissediyordu. Bir şekilde o yolda ilerleyebileceğini, başa çıkabileceğini hissediyordu. Buna güven denemezdi. Daha o kadar değil, dedi kendi kendine. Ama umursamazlık gayet yakışırdı. Yoldaki tozun, toprağın, çamurun üstünde bırakacağı izleri umursamamaktı bu.
Üzücü olan, dedi, gölgelerin arasına saklanmış olan bir kısmı, ne yazık ki bu gelip geçici bir his.
Gülümsedi. Neyse ki geri geldiği zamanlar oluyor, diye karşılık verdi. O an için karamsarlık modunda değildi.
Karnı tok, elleri sıcak ve oturuşu rahattı.
Masadan kalkışı da rahat oldu. Randevuya 5 kala hesabı ödedi.
"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
18 Kasım 2011 Cuma
13 Ağustos 2011 Cumartesi
Rüya (Hastalık)
Alışveriş merkezindeyim. Dolanıyor, bakınıyorum. Bir anda alışveirş merkezine bir şey çarpıyor. Ufak bir meteor mu yoksa bir uzay gemisi mi hatırlamıyorum ama çarpıtığı yerden hastalık yayılıyor ve bende o hastalığa yakalanıyorum. Bulaşıcı bir hastalıkmış ve benimde onu olabildiğince fazla insana yaymam gerekiyormuş. Sanırım o hastalık yapmam gereken şeyin onu yaymak olduğunu söylüyor. Ya da belki de doğru olan insanlığın o hastalıpa yakalanması.
Hangisi olduğu önemli değil, neticede ben alışveriş merkezinde deli gibi koşarak hastalığı yaymaya çalışıyorum. Askerler olayın farkında ve hastalığı kapmış olanları öldürüyorlar. Peşimde üç askerin olduğunu hatırlıyorum. Alışveriş merkezinden çıkıyorum ve sahne değişiyor.
Fabrika gibi bir yerdeyim. Temiz insanlara hastalığın bulaştığı bir fabrika. Fabrikayı dolaşıyorum. Bir sistem yapmışlar; devasa bir dil yapmışlar, yakaladıları bütün insanlara bir şekilde bağlı. O devasa dile elimi sürüyorum. Herhangi bir ıslaklık hissetmiyorum. Dolayısıyla da herhangi bir iğrenme.
Yapmam gerekeni yapıyorum, doğru olanı yapıyorum ve binlerce insana aynı anda hastalığı bulaştırıyorum. Elimi o dile defalarca sürerek. Ve uyanıyorum.
Hangisi olduğu önemli değil, neticede ben alışveriş merkezinde deli gibi koşarak hastalığı yaymaya çalışıyorum. Askerler olayın farkında ve hastalığı kapmış olanları öldürüyorlar. Peşimde üç askerin olduğunu hatırlıyorum. Alışveriş merkezinden çıkıyorum ve sahne değişiyor.
Fabrika gibi bir yerdeyim. Temiz insanlara hastalığın bulaştığı bir fabrika. Fabrikayı dolaşıyorum. Bir sistem yapmışlar; devasa bir dil yapmışlar, yakaladıları bütün insanlara bir şekilde bağlı. O devasa dile elimi sürüyorum. Herhangi bir ıslaklık hissetmiyorum. Dolayısıyla da herhangi bir iğrenme.
Yapmam gerekeni yapıyorum, doğru olanı yapıyorum ve binlerce insana aynı anda hastalığı bulaştırıyorum. Elimi o dile defalarca sürerek. Ve uyanıyorum.
8 Temmuz 2011 Cuma
Naked Lunch
Kitabı uzun bir süreçte bitirebilmiştim. Okuması ve takip etmesi zor bir kitaptı. Ayrıca anlattığı konular ve anlatış tarzı ile kolay kolay okunabilecek -katlanılabilicek demek daha doğru olabilir- türden değildi. Ama tabii, yazarın yoğun ve pek çok türden uyuşturucu etkisinde kalarak yazdığı parça parça hikayelerin daha sonra, yazarın arkadaşları tarafından birleştirilmesi ile ortaya çıkan bir kitabın rahat rahat okunacağını düşünmek de hata olur. Herneyse...
Kitap bir şekilde bitti ve son kısımdaki yazarın notları, açıklamaları ve son baskıyı toparlayan ekibin açıklamaları ile daha bir anlam kazandı. Verilen bilgiler ışığında hikayeler aydınlandı bile denilebilir. Neticede farklı bir kitaptı, çok farklı hikayelerdi. Beat kuşağının bir eseriydi.
Peki ya film?
Kitaptaki hikayelerden ziyade daha çok yazarın yaşadıklarına yoğunlaşmıştı sanki. Hoş hikayelerin çıkış notkası da burası ama çok daha fantastik bir dünya yaratıyordu. Film o dünyaları yaratmamış da yazarın halisülasyonları üzerinden anlatmıştı. Ve kabul edelim, ilerleyiş açısından sıkıcıydı. Başına gayet hakimdim aslında. Hatta gelişme kısımlarına bile tutunabildim bir yere kadar. Ama bir yerden sonra beni kaybetti ve bu nedenle de sonuna nasıl geldiğini anlamadım. Belki ileri de bir kere daha izlerim -neticede film bir Eraserhead değil!!-, belki ikinci bir şansı hakeden bir filmdir.
David Cronenberg'in The Fly filmini izlemiş ve hatta burada da filmden bahsetmiştim. Naked Lunch' da beni The Fly'daki gibi etkileyen sahneler olmadı. Ama efektleri The Fly'dan daha başarılıydı bence. Özellikle Mugwump'ların tasarımını baya sevdim. Kitabı okurken ben daha şişko ve iğrenç düşünmüştüm ama filmde sempatik bile denilebilirdi onlar için.
Imdb'den 6.9 almış. Bence kitaba yazık olmuş. Daha iyi nasıl uyarlanabilirdi bilmiyorum, ama kesinlikle filmi izleneceğine kitabı okunmalı.
Kitap bir şekilde bitti ve son kısımdaki yazarın notları, açıklamaları ve son baskıyı toparlayan ekibin açıklamaları ile daha bir anlam kazandı. Verilen bilgiler ışığında hikayeler aydınlandı bile denilebilir. Neticede farklı bir kitaptı, çok farklı hikayelerdi. Beat kuşağının bir eseriydi.
Peki ya film?
Kitaptaki hikayelerden ziyade daha çok yazarın yaşadıklarına yoğunlaşmıştı sanki. Hoş hikayelerin çıkış notkası da burası ama çok daha fantastik bir dünya yaratıyordu. Film o dünyaları yaratmamış da yazarın halisülasyonları üzerinden anlatmıştı. Ve kabul edelim, ilerleyiş açısından sıkıcıydı. Başına gayet hakimdim aslında. Hatta gelişme kısımlarına bile tutunabildim bir yere kadar. Ama bir yerden sonra beni kaybetti ve bu nedenle de sonuna nasıl geldiğini anlamadım. Belki ileri de bir kere daha izlerim -neticede film bir Eraserhead değil!!-, belki ikinci bir şansı hakeden bir filmdir.
David Cronenberg'in The Fly filmini izlemiş ve hatta burada da filmden bahsetmiştim. Naked Lunch' da beni The Fly'daki gibi etkileyen sahneler olmadı. Ama efektleri The Fly'dan daha başarılıydı bence. Özellikle Mugwump'ların tasarımını baya sevdim. Kitabı okurken ben daha şişko ve iğrenç düşünmüştüm ama filmde sempatik bile denilebilirdi onlar için.
Imdb'den 6.9 almış. Bence kitaba yazık olmuş. Daha iyi nasıl uyarlanabilirdi bilmiyorum, ama kesinlikle filmi izleneceğine kitabı okunmalı.
4 Temmuz 2011 Pazartesi
OneLove' dan kısa kısa
OneLove'a gittik, gördük, dinledik ve döndük.
Öncelikle bence, festivale uzun elbise, etek ile, beyaz olan her türlü şort, pantolon ile, dolgu olsun normal olsun topuklu olan herhangi bir ayakkabı ile gelinmez. Sıkıntıdan başka bir şey yaratmaz, seni de üzer yanındakileri de üzer. Yapma etme, giy güzelinden bir şort üstüne de bir askılıdır, tişörttür herhangi bir zıkkım, ayağına geçir bir lastik ayakkabı ya da haydi benden olsun, bir sandalet, salına salına gel, rahat rahat uzan çimlere, seril, müziğe dayanamadığın zaman da güzel güzel hopla zıpla. Şimdi böyle eğlenceli bir manzaranın içinde yer almak varken ne diye her yaptığın hareketten sonra oranı buranı düzeltmene sebep olacak giysiler giyip, en az 2 saat ayakta kalmanın ayağına işkence etmesine sebep olacak ayakkabılar geçirip sıkıntı içerisinde konser izliyorsun? Ben bunu anlamıyorum. Bu geçen iki günde de hiçbir şekilde anlamadım.
Arkadaş amma çok şu kalın çerçeveli güneş gözlüklerden takan var! Zilyon tane! Marjinal olmaktır, orjinal olmaktır ya da farklı bir havaya sahip olmaktır -veya bunların hepsi aynı anlamdadır- artık bu gözlüklerle imkansız. Herkes birbirinin aynı oluyor o gözlüklerle. Başka bir şey bulmak lazım artık. Ya da bulmaları lazım. Bir dahaki OneLove'a...
Manic Street Preachers'ın seveni çokmuş bu bahsettiğim kesimde. Sahip olduğu bu popülerlik gruba antipati duymama neden oldu. Aslında hakikaten bu popüler olana tavır alma huyumdan hiç hoşlanmıyorum ama bir gerçek. Hoş değil,biliyorum.
Happy Mondays diye bir grup varmış, eğlenceliymiş de... OneLove bana bir şey kazandırdıysa o da Happy Mondays. Dans bile ettirdiler bana.
Editors... Şaşırdım... Kulaklıktan pek bir soğuk, pek bir yerinde çalıp söyleyen grup havası veriyordun. Ama dünya gözüyle -bu da ne demekse?!- izledim ve öyle olmadığını gördüm. Meğersem pek bir hareketli, pek bir sıcakkanlıymışsın. Sahip olduğum yanlış ön görüden dolayı özür dilerim. Bir de Papillion, canlı haliyle daha güzel geliyor kulağa.
Gelelim gecenin son adamı Suede'e... Eski, yaşını almış vs... Ama ben onlardan daha gençlerinin iki adım atamadığını biliyorum, bilmekle de kalmıyor hatta görüyorum. Öyle olunca karşımda hoplayıp zıplayan, giydiği mavi gömleği terden laciverte döndüren bu beyefendiye diyecek lafım kalmıyor, saygıda kesinlikle kusur etmiyorum. Seyirci ile pek bir diyalog kurmamalarını -hatta hiç kurmamalarını- yaşlarının getirdiği huysuzluğa veriyor ve gösterdikleri dinç performanslarından dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Ama Suede'in şarkılarına genel olarak hakim olmadığımı görmek beni üzdü ve utandırdı. Ama iş işten geçmişti, bende rtime ayak uydurup salım salım salındım, yeri geldi zıpırdadım.
Genel olarak OneLove indie jikslerin daha çok katılım gösterdiği, "dar alanda kısa paslaşmalar" anlayışına sahip bir festival düzeninin olduğu ama ses sisteminin gayet temiz olduğu bir festivaldi. Ve anlamamı sağladı ki, geçen seneki Sonisphere'in üstüne zor festival yapılır.
Ahh ahh... Özledim be...
Öncelikle bence, festivale uzun elbise, etek ile, beyaz olan her türlü şort, pantolon ile, dolgu olsun normal olsun topuklu olan herhangi bir ayakkabı ile gelinmez. Sıkıntıdan başka bir şey yaratmaz, seni de üzer yanındakileri de üzer. Yapma etme, giy güzelinden bir şort üstüne de bir askılıdır, tişörttür herhangi bir zıkkım, ayağına geçir bir lastik ayakkabı ya da haydi benden olsun, bir sandalet, salına salına gel, rahat rahat uzan çimlere, seril, müziğe dayanamadığın zaman da güzel güzel hopla zıpla. Şimdi böyle eğlenceli bir manzaranın içinde yer almak varken ne diye her yaptığın hareketten sonra oranı buranı düzeltmene sebep olacak giysiler giyip, en az 2 saat ayakta kalmanın ayağına işkence etmesine sebep olacak ayakkabılar geçirip sıkıntı içerisinde konser izliyorsun? Ben bunu anlamıyorum. Bu geçen iki günde de hiçbir şekilde anlamadım.
Arkadaş amma çok şu kalın çerçeveli güneş gözlüklerden takan var! Zilyon tane! Marjinal olmaktır, orjinal olmaktır ya da farklı bir havaya sahip olmaktır -veya bunların hepsi aynı anlamdadır- artık bu gözlüklerle imkansız. Herkes birbirinin aynı oluyor o gözlüklerle. Başka bir şey bulmak lazım artık. Ya da bulmaları lazım. Bir dahaki OneLove'a...
Manic Street Preachers'ın seveni çokmuş bu bahsettiğim kesimde. Sahip olduğu bu popülerlik gruba antipati duymama neden oldu. Aslında hakikaten bu popüler olana tavır alma huyumdan hiç hoşlanmıyorum ama bir gerçek. Hoş değil,biliyorum.
Happy Mondays diye bir grup varmış, eğlenceliymiş de... OneLove bana bir şey kazandırdıysa o da Happy Mondays. Dans bile ettirdiler bana.
Editors... Şaşırdım... Kulaklıktan pek bir soğuk, pek bir yerinde çalıp söyleyen grup havası veriyordun. Ama dünya gözüyle -bu da ne demekse?!- izledim ve öyle olmadığını gördüm. Meğersem pek bir hareketli, pek bir sıcakkanlıymışsın. Sahip olduğum yanlış ön görüden dolayı özür dilerim. Bir de Papillion, canlı haliyle daha güzel geliyor kulağa.
Gelelim gecenin son adamı Suede'e... Eski, yaşını almış vs... Ama ben onlardan daha gençlerinin iki adım atamadığını biliyorum, bilmekle de kalmıyor hatta görüyorum. Öyle olunca karşımda hoplayıp zıplayan, giydiği mavi gömleği terden laciverte döndüren bu beyefendiye diyecek lafım kalmıyor, saygıda kesinlikle kusur etmiyorum. Seyirci ile pek bir diyalog kurmamalarını -hatta hiç kurmamalarını- yaşlarının getirdiği huysuzluğa veriyor ve gösterdikleri dinç performanslarından dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Ama Suede'in şarkılarına genel olarak hakim olmadığımı görmek beni üzdü ve utandırdı. Ama iş işten geçmişti, bende rtime ayak uydurup salım salım salındım, yeri geldi zıpırdadım.
Genel olarak OneLove indie jikslerin daha çok katılım gösterdiği, "dar alanda kısa paslaşmalar" anlayışına sahip bir festival düzeninin olduğu ama ses sisteminin gayet temiz olduğu bir festivaldi. Ve anlamamı sağladı ki, geçen seneki Sonisphere'in üstüne zor festival yapılır.
Ahh ahh... Özledim be...
27 Haziran 2011 Pazartesi
Rüya (Savaş)
((İki gündür bekliyorum yazmak için!! ))
Bildiğin insanlardan değiliz biz. Özeliz ama tanrı da değiliz. Onlara karşı savaşan özel insanlarız biz.
Küçük bir odadayız. Kaç kişiyiz bilmiyorum, onları tanıyıp tanımadığımı hatırlamıyorum. Ama neden benimle birlikte olduklarını biliyorum. Ya da benim neden onlarla birlikte olduğumu. Savaşacağız çünkü.Sadece biz öldürebiliriz Tanrıları. Hepsini... Bunun için toplanmışız. Ya da toplandıktan sonra karar vermişiz. Nasıl geldiğimi bilmiyorum ama neden orada olduğumu biliyorum. Birazdan gelecekler ve bizim hazır olmamız lazım.
Örgü şişi gibi bir demir buluyorum. Hafif, pek iş göreceğe benzemiyor ama odanın içinde başka kullanabileceğim bir şey göremiyorum. Sonra bir topaz buluyorum. Ucu yuvarlak değil ama. Şu eşkenar dörtgen olanlardan. Ama kırılmış bazı yerleri. Körelmiş. Genede alıyorum, tartıyorum şöyle bir. Ağır, iş görür, diyorum. Onu da şişle beraber alıyorum yanıma. Kalkana ihtiyacım olup olmadığını merak ediyorum ama aramak için zaman kaybedemem. Geliyorlar çünkü. Hissediyorum. Hissediyoruz.
Odanın kapısı açılıyor aniden. Önce uzun sarı saçları olan, gümüşi bir zırh giymiş iri yarı bir erkek giriyor. Ares olduğunu biliyorum. Onun ölümü benim elimden olmuyor ama. Arkamdan bir başkası çıkıyor önüme. Elinde bir kılıçla. S.kiyim! Ben neden öyle bir şey bulamadım ki! Kılıçla Ares'in gövdesini yarıyor. Savaş tanrısı gözümün önünde yarasından kanlar akarak yere devriliyor.
Sahne değişiyor. Odada tek başımayım. Odanın içinde bir yatak var. Yatağı siper olarak kullanıyor ve açık kapıdan içeri girecek tanrıyı bekliyorum. Ve o giriyor. Sarı omuzlarına düşen saçları var. Gözleri mavi ve o kadar güzel ki... Yüzünde bir gülümseme var. Üstünde en az onun kadar zarif gözüken ince bir zırh var. Ama detaylarına dikkat edemiyorum. Çünkü O o kadar güzel ki...
Kapıdan içeri giriyor. Bana doğru geliyor. O'nun kötü olduğunu, ben onu öldürmezsem beni öldüreceğini biliyorum. Elim topazıma gidiyor ama bıraktığım yerde değil. Tek işe yarayan silahımı da kaybettim, s.kiyim! Şişi buluyor ellerim. Alıyorum ve ayağa kalkıyorum. Yatağın üzerine çıkıp kendimi ona karşı avantajlı duruma getiriyorum.
Mavi gözleri elimdeki şişe takılıyor. Gülümsüyor. Sence işe yarayacak mı, diye soruyor. İşe yarayacak, diyorum. Ama korkuyorum. Çünkü yarayacağına bende inanmıyorum. S.kindirik bir demir .mına koyayım. O ise Afrodit! Tanrıça! Gene de hamlemi yapıyorum. Şişi boynuna saplıyorum. Köprücük kemiklerinin arasına. Demir elimde bükülüyor. Etine girmiyor ve ben kırılacağını hissediyorum. Geri çekiliyorum.
Bak, işe yaramadı, diyor. Yaramalı ama. Başka şansım yok. Yarayacak, diyorum. Bekliyor. Sapla haydi, diyor. Karnıma sapla. O zaman işe yarar.
Bu bir tuzak mı, bilmiyorum. Ama gözleri öyle olmadığını söylüyor. Sanki O'da bunu istiyor. Ve ben de şansımı deniyorum. Zırhının altından, karnının bembeyaz teni gözüküyor ve hamlemi yapıyorum. Pürüzsüz etinin direnmesi uzun sürmüyor. Şiş etten içeri giriyor. Şişi geri çekeceğime aşağı doğru kaydırıyorum. Ben kaydırdırça şiş eti yararak ilerliyor.
Acıyla geriliyor yüzü. Elleri karnına doğru gidiyor ama dokunmuyor. Yüzüme bakıyor sadece. İşe yaradı mı, diye soruyor. Yaradı, diyorum.
Yatağa çöküyor. Bana sırtı dönük bir şekilde oturuyor. Sonra da uzanıyor yatağa. Sadece O'nu izliyorum. Bukle bukle saçlarının yatağa dağılışını izliyorum. Elleri karnının üzerinde. Açtığım yarık gittikçe daha da büyüyor sanki. Gözlerim doluyor. O kadar güzel ki... Ve ben O'nu öldürüyorum.
Boğazımı yarman gerekiyor, diyor uzandığı yerden. Yutkunuyorum. Boğazını yarmam gerektiğini biliyorum. Doğruluyor ve bana doğru dönüyor. Şişi boğazına saplıyorum. Bu seferde yatay bir yarık açıyorum boğazında ama devam edemiyorum. Çünkü o kadar güzel ki... Ölürken bile...
Şişi boğazından çıkarıyorum. Çok üzgünüm, diyorum. Çük üzgünüm, çok üzgünüm, çok üzgünüm...
Gülümsüyor. İnce elleriyle yüzümü kavrıyor. Boğazı yarılmış olmasına rağmen sesi bozulmamış, kelimleleri çok net, sesi çok saf.
Ben yaşamam gerekeni yaşadım, diyor. Artık sıra sende. Tek verebildiğim karşılık "üzgünüm" oluyor. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyor. Üzgün olma, diyor. Bende bunu istiyorum. İnce dudakları dudaklarıma değiyor. O kadar tatlı ki... Beni öperken, ben O'nu öperken ağlamaya başlıyorum. Ellerim ince boynundan saçlarına dalıyor. Özür dilerim, diyorum O'nu öperken. O ise sadece gülümsüyor. Doğru olanı yapıyorsun, diyor. Yavaş yavaş boynu ellerimin arasından kayıp düşüyor. Hayatımı yaşamak istemiyorum. Onun dudaklarını hissetmek istiyorum. Ellerini, bukle bukle saçlarını...
Ben O'nu öperken ağlıyorum, O ölürken gülümsüyor ve ben uyanıyorum.
Bildiğin insanlardan değiliz biz. Özeliz ama tanrı da değiliz. Onlara karşı savaşan özel insanlarız biz.
Küçük bir odadayız. Kaç kişiyiz bilmiyorum, onları tanıyıp tanımadığımı hatırlamıyorum. Ama neden benimle birlikte olduklarını biliyorum. Ya da benim neden onlarla birlikte olduğumu. Savaşacağız çünkü.Sadece biz öldürebiliriz Tanrıları. Hepsini... Bunun için toplanmışız. Ya da toplandıktan sonra karar vermişiz. Nasıl geldiğimi bilmiyorum ama neden orada olduğumu biliyorum. Birazdan gelecekler ve bizim hazır olmamız lazım.
Örgü şişi gibi bir demir buluyorum. Hafif, pek iş göreceğe benzemiyor ama odanın içinde başka kullanabileceğim bir şey göremiyorum. Sonra bir topaz buluyorum. Ucu yuvarlak değil ama. Şu eşkenar dörtgen olanlardan. Ama kırılmış bazı yerleri. Körelmiş. Genede alıyorum, tartıyorum şöyle bir. Ağır, iş görür, diyorum. Onu da şişle beraber alıyorum yanıma. Kalkana ihtiyacım olup olmadığını merak ediyorum ama aramak için zaman kaybedemem. Geliyorlar çünkü. Hissediyorum. Hissediyoruz.
Odanın kapısı açılıyor aniden. Önce uzun sarı saçları olan, gümüşi bir zırh giymiş iri yarı bir erkek giriyor. Ares olduğunu biliyorum. Onun ölümü benim elimden olmuyor ama. Arkamdan bir başkası çıkıyor önüme. Elinde bir kılıçla. S.kiyim! Ben neden öyle bir şey bulamadım ki! Kılıçla Ares'in gövdesini yarıyor. Savaş tanrısı gözümün önünde yarasından kanlar akarak yere devriliyor.
Sahne değişiyor. Odada tek başımayım. Odanın içinde bir yatak var. Yatağı siper olarak kullanıyor ve açık kapıdan içeri girecek tanrıyı bekliyorum. Ve o giriyor. Sarı omuzlarına düşen saçları var. Gözleri mavi ve o kadar güzel ki... Yüzünde bir gülümseme var. Üstünde en az onun kadar zarif gözüken ince bir zırh var. Ama detaylarına dikkat edemiyorum. Çünkü O o kadar güzel ki...
Kapıdan içeri giriyor. Bana doğru geliyor. O'nun kötü olduğunu, ben onu öldürmezsem beni öldüreceğini biliyorum. Elim topazıma gidiyor ama bıraktığım yerde değil. Tek işe yarayan silahımı da kaybettim, s.kiyim! Şişi buluyor ellerim. Alıyorum ve ayağa kalkıyorum. Yatağın üzerine çıkıp kendimi ona karşı avantajlı duruma getiriyorum.
Mavi gözleri elimdeki şişe takılıyor. Gülümsüyor. Sence işe yarayacak mı, diye soruyor. İşe yarayacak, diyorum. Ama korkuyorum. Çünkü yarayacağına bende inanmıyorum. S.kindirik bir demir .mına koyayım. O ise Afrodit! Tanrıça! Gene de hamlemi yapıyorum. Şişi boynuna saplıyorum. Köprücük kemiklerinin arasına. Demir elimde bükülüyor. Etine girmiyor ve ben kırılacağını hissediyorum. Geri çekiliyorum.
Bak, işe yaramadı, diyor. Yaramalı ama. Başka şansım yok. Yarayacak, diyorum. Bekliyor. Sapla haydi, diyor. Karnıma sapla. O zaman işe yarar.
Bu bir tuzak mı, bilmiyorum. Ama gözleri öyle olmadığını söylüyor. Sanki O'da bunu istiyor. Ve ben de şansımı deniyorum. Zırhının altından, karnının bembeyaz teni gözüküyor ve hamlemi yapıyorum. Pürüzsüz etinin direnmesi uzun sürmüyor. Şiş etten içeri giriyor. Şişi geri çekeceğime aşağı doğru kaydırıyorum. Ben kaydırdırça şiş eti yararak ilerliyor.
Acıyla geriliyor yüzü. Elleri karnına doğru gidiyor ama dokunmuyor. Yüzüme bakıyor sadece. İşe yaradı mı, diye soruyor. Yaradı, diyorum.
Yatağa çöküyor. Bana sırtı dönük bir şekilde oturuyor. Sonra da uzanıyor yatağa. Sadece O'nu izliyorum. Bukle bukle saçlarının yatağa dağılışını izliyorum. Elleri karnının üzerinde. Açtığım yarık gittikçe daha da büyüyor sanki. Gözlerim doluyor. O kadar güzel ki... Ve ben O'nu öldürüyorum.
Boğazımı yarman gerekiyor, diyor uzandığı yerden. Yutkunuyorum. Boğazını yarmam gerektiğini biliyorum. Doğruluyor ve bana doğru dönüyor. Şişi boğazına saplıyorum. Bu seferde yatay bir yarık açıyorum boğazında ama devam edemiyorum. Çünkü o kadar güzel ki... Ölürken bile...
Şişi boğazından çıkarıyorum. Çok üzgünüm, diyorum. Çük üzgünüm, çok üzgünüm, çok üzgünüm...
Gülümsüyor. İnce elleriyle yüzümü kavrıyor. Boğazı yarılmış olmasına rağmen sesi bozulmamış, kelimleleri çok net, sesi çok saf.
Ben yaşamam gerekeni yaşadım, diyor. Artık sıra sende. Tek verebildiğim karşılık "üzgünüm" oluyor. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyor. Üzgün olma, diyor. Bende bunu istiyorum. İnce dudakları dudaklarıma değiyor. O kadar tatlı ki... Beni öperken, ben O'nu öperken ağlamaya başlıyorum. Ellerim ince boynundan saçlarına dalıyor. Özür dilerim, diyorum O'nu öperken. O ise sadece gülümsüyor. Doğru olanı yapıyorsun, diyor. Yavaş yavaş boynu ellerimin arasından kayıp düşüyor. Hayatımı yaşamak istemiyorum. Onun dudaklarını hissetmek istiyorum. Ellerini, bukle bukle saçlarını...
Ben O'nu öperken ağlıyorum, O ölürken gülümsüyor ve ben uyanıyorum.
27 Mayıs 2011 Cuma
Başladık gene
Evdeyiz bu sefer. Annem, babam, ananem, Kaan ve ben. Ama çok ters bir şeyler var. Bir şeyi bekliyoruz ve o beklediğimiz şey o kadar kötü ki... Herkes üzgün ve sessiz. Kimse konuşmuyor. Bir tek Kaan gülüyor. Yüzünde bir gülümseme var, gidip herkesle konuşuyor.
Yanıma geliyor. Üzülme, diyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sadece artık gitmem gerekiyor, diyor. Merak etme canım acımayacak. Ağlamamaya çalışıyorum ama çok zor. Kaan ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Bir süre sonra herşey normale dönecek, diyor. İmkanı yok ama bunu O'na söylemiyorum. Kafa sallıyorum sadece. Üzülme, diyor tekrardan ve yatağa yatıyor. Yanına gidiyorum. Gidiyoruz. Hepimiz başındayız ve bekliyoruz. Kaan gülüyor. Gözlerini kapadığında da gülüyor. Ve ben ağlamaya başlıyorum.
Sahne değişiyor. Dayımlar gelmiş. Ve başka tanımadığım insanlar. Eve doluşmuşlar, oturmuşlar, konuşuyorlar. Söyledikleri şeylerin hiçbir anlamı yok. Bir ara Dayım yanıma geliyor. Düzelecek herşey, diyor. Dinlemek istemiyorum. Dayım'dan nefret ediyorum ilk defa. Gitmelerini istiyorum. Beni rahatsız ediyorlar. Uygun davranmıyorlar. Düşünceli davranmıyorlar. Ayrılıyorum yanlarından, birine götürmek için elimde bir tabak var. Üstünde yiyecek birşeyler. Elimdeki tabakla dışarıya atıyorum kendimi. İçeriden gelen sesleri duyuyorum ve gerçek olamaz, diyorum. Bir yerde büyük bir yanlışlık var. Gerçek olamaz. Ve uyanıyorum.
Yanıma geliyor. Üzülme, diyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum. Sadece artık gitmem gerekiyor, diyor. Merak etme canım acımayacak. Ağlamamaya çalışıyorum ama çok zor. Kaan ölüyor ve ben hiçbir şey yapamıyorum. Bir süre sonra herşey normale dönecek, diyor. İmkanı yok ama bunu O'na söylemiyorum. Kafa sallıyorum sadece. Üzülme, diyor tekrardan ve yatağa yatıyor. Yanına gidiyorum. Gidiyoruz. Hepimiz başındayız ve bekliyoruz. Kaan gülüyor. Gözlerini kapadığında da gülüyor. Ve ben ağlamaya başlıyorum.
Sahne değişiyor. Dayımlar gelmiş. Ve başka tanımadığım insanlar. Eve doluşmuşlar, oturmuşlar, konuşuyorlar. Söyledikleri şeylerin hiçbir anlamı yok. Bir ara Dayım yanıma geliyor. Düzelecek herşey, diyor. Dinlemek istemiyorum. Dayım'dan nefret ediyorum ilk defa. Gitmelerini istiyorum. Beni rahatsız ediyorlar. Uygun davranmıyorlar. Düşünceli davranmıyorlar. Ayrılıyorum yanlarından, birine götürmek için elimde bir tabak var. Üstünde yiyecek birşeyler. Elimdeki tabakla dışarıya atıyorum kendimi. İçeriden gelen sesleri duyuyorum ve gerçek olamaz, diyorum. Bir yerde büyük bir yanlışlık var. Gerçek olamaz. Ve uyanıyorum.
11 Mayıs 2011 Çarşamba
An Unlikely Weapon
Biraz önce bir belgesel izledim. Digiturk'un festival kanalında. Bu zamana kadar adını bilmediğim ama birkaç fotoğrafını gördüğüm Eddie Adams'ın belgeseliymiş.
Anı yakalamanın ne kadar büyük bir lanet olduğunu bildiğini gördüm adamda. Ve o "an" ile anılmanın onu ne kadar rahatsız ettiğini. Sırf bundan uzaklaşmak adına kendini savaş fotoğrafçılığından dergiler için ünlülerin pozlarını çekmeye başladığını gördüm. Ve o işi de gayet iyi yaptığını. Ama mutsuzmuş. Bir kere inancını kaybetmiş. İyi şeylere inancını kaybetmiş.
1/500 saniyelik bir zamanı yakalayarak kendinden, orada olmaktan ve yaptığın işten nefret etmek... Ama bütün bunları bilerek o işi yapmaya devam etmek.
Fotoğrafçılara, özellikle de savaş fotoğrafçılarına büyük saygım var. Kimsenin görmeyi istemediği şeyleri suratına vuruyorlar. Bak, gerçekte olanlar bunlar, diyor. Sen sırtını çevirdiğin zamanda olmuyor değiller. Kesinlikle saygı duyuyorum. Ve bunu yapabilecek çok az insanın olduğunu düşünüyorum.
Pulitzer ödülü almış bu fotoğrafla. Başlangıcından sonuna kadar da çekmeye devam etmiş.
Bu fotoğrafta gene Vietnam Savaş'ından. Boat of No Smiles.
Daha başkaları da var. Ama sonra tamamen bırakmış. Onun yerine oyuncuları, başkanları, sanatçıları çekmeye başlamış. Dedim ya, bu alanda da kesinlikle iyi iş çıkarmış.
Güzel belgesel olmuş.
Anı yakalamanın ne kadar büyük bir lanet olduğunu bildiğini gördüm adamda. Ve o "an" ile anılmanın onu ne kadar rahatsız ettiğini. Sırf bundan uzaklaşmak adına kendini savaş fotoğrafçılığından dergiler için ünlülerin pozlarını çekmeye başladığını gördüm. Ve o işi de gayet iyi yaptığını. Ama mutsuzmuş. Bir kere inancını kaybetmiş. İyi şeylere inancını kaybetmiş.
1/500 saniyelik bir zamanı yakalayarak kendinden, orada olmaktan ve yaptığın işten nefret etmek... Ama bütün bunları bilerek o işi yapmaya devam etmek.
Fotoğrafçılara, özellikle de savaş fotoğrafçılarına büyük saygım var. Kimsenin görmeyi istemediği şeyleri suratına vuruyorlar. Bak, gerçekte olanlar bunlar, diyor. Sen sırtını çevirdiğin zamanda olmuyor değiller. Kesinlikle saygı duyuyorum. Ve bunu yapabilecek çok az insanın olduğunu düşünüyorum.
Pulitzer ödülü almış bu fotoğrafla. Başlangıcından sonuna kadar da çekmeye devam etmiş.
Bu fotoğrafta gene Vietnam Savaş'ından. Boat of No Smiles.
Daha başkaları da var. Ama sonra tamamen bırakmış. Onun yerine oyuncuları, başkanları, sanatçıları çekmeye başlamış. Dedim ya, bu alanda da kesinlikle iyi iş çıkarmış.
Güzel belgesel olmuş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)