31 Aralık 2011 Cumartesi

Rüya ve Doktor Civan


"Dört beş kişilik bir grubuz. Beraber tatile çıkmışız. Tanımadığım bir evde kalıyoruz. Ev kiralamışız sanırım. 

Evin dış kapısının yanında küçük pencereler var. Bir an o pencerelerden birinde, birini gördüm gibi geliyor. Ürperiyorum. Kapının karşısında ayakta duruyorum. Yanımda da birisi, yüzünü hatırlamıyorum ama erkek. Gördüğümden bahsediyorum, gülüyor. Yanlış görmüşsündür, diyor. İnanıyorum. Çok kısa bir görüntüydü çünkü, gördüğümden bile emin değilim. 

Aklıma klişe bir korku filmi konusu geliyor. Tatile giden arkadaş grubunun sapık manyak bir katil tarafından öldürüldüğü bir korku filmi. Umarım kostümlü katil değildir, diyorum. Çok klişe. Umarım daha psikolojik bir korku filmi olur. Sanırım bu düşüncemi evdekilerle de paylaşıyorum. Çünkü “tam ortamı gerçekten” diyip gülüyoruz.

Banyoya giriyorum. Yatmadan önce hep elimi yüzümü yıkarım. Gene yıkıyorum. Yüzümü mavi bir havlu ile kuruluyorum. Banyodan çıkacağım sırada -banyonun kapısı evin sokak kapısına bakıyor- evin içinde birini görüyorum. Kafasını örten siyah cübbemsi bir kıyafet var üzerinde, sırtı bana dönük. Yavaşça bana doğru dönüyor. Yüzünde beyaz, üzgün suratlı bir maske var. Göz çukurları kapkara. Çığlık atıyorum. Gırtlağım yırtılırcasına bağırdığımı zannediyorum ama kimse duymuyor. İçeriden kahkaha sesleri gelmeye devam ediyor. 

Maskeli katil bana bakıyor. Çığlık attığımı görüyor. Aynı zamanda kimsenin duymadığını da görüyor. Omuz silkiyor. Elini boşversene dercesine sallayarak görüş alanımdan kayboluyor, evin içinde başka bir yere gidiyor. 

O zaman anlıyorum ki duymayacaklarını biliyor. Bana inanmayacaklarını biliyor. Anlıyorum ki en sona beni bırakacak. En çok beni kovalayacak. Duyulmayacağımı bilmeme, sonunu bilmeme rağmen çığlık atmaya başlıyorum tekrar. Ve uyanıyorum."

Bu geçenlerde gördüğüm bir rüyaydı. Hemen yazdım. Doktor Civan'ım beğenir, dedim. 

Okudu. Sonra bir daha okudu. Bu sefer sesli. Sence, dedi, bu rüya neyi anlatıyor? 

Düşündüm ve aklıma ilk geleni söyledim; sanırım o rüyada önemli olan beni kimsenin duymaması. Duymayacaklarını anlamam...

Kafasını sallıyor. Teması yalnızlık olan bir rüya, diyor. Sonra tekrar okuyor. Gördüğün maskeli adam, diyor, aslında katil olduğunu gösteren hiçbir şey yok rüyanda. Ve hatta maskesi korkunç bir surata sahip değil, tersine üzgün bir yüzü var, diyor. Ve sana yalnız olduğunu söylüyor, boşversene diyor sana. 

Aslında hep yalnız olduğumuzu ve yalnız olacağımızı biliyoruz, diyor Doktor Civan'ım. Sadece bazılarımız bunu duymayı istemez. Ama artık sen biliyorsun. 

Bir kuralımız vardır sadece, diye anlatmaya devam ediyor Doktor Civan. Gerektiği kadar yardım, dayanabildiği kadar yorum yapmak. Sana gerektiğinden fazla yardım edersem ilerleme kaydedemezsin. Ve dayanabildiğin fazla yorum yaparsam da dağılırsın, diyor. 

Kuralı seviyorum. Hatta çok hoşuma gidiyor. Yüzüme bir gülümseme yayılıyor. 

Rüyanı çok sevdim, diyor. Yazmaya devam et.

İyi yıllar dileyerek çıkıyorum. Meydana giden 10 dakikalık yürüme mesafesini hala gülümseyerek kat ediyorum. 

7 Aralık 2011 Çarşamba

Midnight in Paris

Woddy Allen'ı sevmem. Aslında bu bir sonuçtan ziyade bir önyargı, kabul etmeliyim. Neticede üvey kızıyla evlenmiş biri hakkında pek taraflı düşüncelerim var. Bunun yanında, izlediğim bir iki filminde, oynadığı karakterler duruşlarından, konuşmalarına kadar antipatik gelmişti bana. Tüm bunların sonucu; şu an sahip olduğum önyargı oldu.

Biraz önce, yoğun istek üzerine Woddy Allen'nın "Midnight in Paris" filmini izledim. İçinde Woddy Allen'nin oynadığı herhangi bir karakter yoktu. Sanırım bu ilk önemli nokta. En azından benim için. Zira olsaydı, sanırım filme karşı bu kadar güzel duygularım olmazdı.

Film, benim için Neil Gaiman'nın "Nowhere"ini okumak gibiydi. Ama bu sefer barındırdığı karakterler hayran olduğum, Wikipedia sağolsun bir nebze de olsa tanıdığım ve yarattıklarıyla tanımaya fırsat bulacağım kişilerdi.

İlk Cole Porter çıktı mesela. "Let's Do It" şarkısını daha öncede duymuştum ama Ella Fitzgerald'dan. Baya sevdiğim bir şarkıdır ama filmde ayrı bir güzel geldi. Özellikle Cole Porter karakterinin piyanonun başında, 20'lerin Paris'indeki bir partide, avagard giyinimli kadınlarla bakışırken bu şarkıyı söylemesi gerçekten tüm havayı değiştiriyor.

Ama Cole Porter sadece bir başlangıçtı. Belki filmi izlersiniz diye daha detaya girmeyeceğim. Bana sorarsanız mutlaka izlemelisiniz.

Dediğim gibi, sanki Neil Gaiman'nın kitabını okumak gibiydi. İnsanın içinde hoş duygular bırakan ama böyle şeylerin asla başınıza gelmeyecek olduğunu da hatırlatıp içburkan bir filmdi. Güzel bir filmdi.

Filmin oyuncu kadrosundan bahsetmek yersiz olur bence. Zira Woddy Allen'nın takdir ettiğim bir özelliği vardır ki o da filmlerindeki oyuncu kadroları. Adrian Brody, Kate Bates ve Marrion Cotillard... Adrian Bordy harika bir Dali olmuş. Dali!! Tipi değil demek istediğim. Tipinden daha öte... Muhtemelen Dali, çizeceği bir resmi birebir filmdeki Darian Brody'nin tarif ettiği gibi tarif ediyordur.

Uzun zamandır içimde bu gibi duygular yaratan bir film izlememiştim. Gece gece bir mutlu oldum.

Ama maalesef hala Woddy Allen'a karşı önyargılarım var. İyi ki bu filmde oynamamış. Zira ona rağmen filmden gene zevk alabilir ama bunu asla itiraf edemezdim... Garip ama gerçek.

18 Kasım 2011 Cuma

Büfe

Menüden yemeğini seçti. Sonra da ne içmek istediğini söyledi. Garson uzaklaştıktan sonra çantasına uzandı, bitmesine 4 kala olan sigara paketini çıkardı çantasının derinliklerinden. Goralısının gelmesinin bir sigara tüttürecek kadar uzun sürmeyeceğine karar verince yakmaktan vazgeçti. Vazgeçmesinin hemen ardından garson gözüktü bir elinde tabak bir elinde kutu cola ile.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."

Büfenin caddeye bakan dış masalarından birine oturmuştu. Cadde işlek, insanlar aceleci ve hava yağmurluydu. Goralısı sıcak, kolası soğuk ve saçları ıslaktı.

İlk oturduğu zaman geldi aklına. İlk ne yediğini hatırlamıyordu ama ne hissettiğini hatırlıyordu. Heyecanın yavaş yavaş  korkuya nasıl dönüştüğünü... Masalardan hangisine oturacağını düşünmek, oturacağı masaya ulaşmak için diğer masaların arasından geçerken etraftaki insanların izleyen gözlerini düşünmek, gelen garsona vereceği cevabı düşünmek, yemeğini yerken insanların gene O'nu izleyen gözlerini düşünmek...

Korkardım, diye geçirdi içinden. Gerçekten korkardım. Ufalmak isterdim, ufalıp yok olmak...

İlk günden tekrar bu güne geldi, bakışları boşluktan günümüze döndü. Şimdiyi düşündü. Konuşmaktan korkmadığını gördü. Gülümsemekten, seçeceği yemekten ve paketten sigarasını çıkarmaktan korkmadığını gördü. Umursamaz oldum, dedi kendi kendine, yok olmak yerine.

Garsonun girişi düşüncelerini böldü.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."
"Çay ikram edeyim mi?"

Bir anlık duruksama.

"Evet, çok teşekkür ederim."

Bir anlık duraksamayı düşündü. Önceki duraksamalarında saniyenin binde birinde dökülen terlerini düşündü. Gülümsedi kendi kendine. Burnu büyük bir ifadeyle, küçükmüşüm, dedi.

Abartma, dedi sonra arkaya saklanmış, gölgelerinde arasında güvende olan bir kısmı. Daha o kadar büyümedik. Öyle, dedi, hala korkularım var. Hala korkularımla yapabileceğim uzun bir listem var. Ama en azından "tek başına yemek yemek" ve "günlük diyaloglar" ın üzeri çizili. Gölgelerin arasında güvende olan bir kısmı kafasını salladı. Beyninde bir an bakıştıklarını gördü. İkisininde gözlerinde küçük ama parlak bir gurur vardı. Gölgelerin arasında belli olacak bir parlaklığa sahipti.

Dumanı tüten çayı geldi.

"Afiyet olsun."
"Teşekkürler."

Paketine uzandı, bir dal çekip dudaklarına yerleştirdi.

Hava soğuktu, çay bardağı sıcaktı ve sigarasının dumanı yoğundu.

Adımları küçüktü, yol uzundu ve beyni huzurluydu. O güzel duyguyu hissediyordu. Bir şekilde o yolda ilerleyebileceğini, başa çıkabileceğini hissediyordu. Buna güven denemezdi. Daha o kadar değil, dedi kendi kendine. Ama umursamazlık gayet yakışırdı. Yoldaki tozun, toprağın, çamurun üstünde bırakacağı izleri umursamamaktı bu.

Üzücü olan, dedi, gölgelerin arasına saklanmış olan bir kısmı, ne yazık ki bu gelip geçici bir his.

Gülümsedi. Neyse ki geri geldiği zamanlar oluyor, diye karşılık verdi. O an için karamsarlık modunda değildi.
Karnı tok, elleri sıcak ve oturuşu rahattı.

Masadan kalkışı da rahat oldu. Randevuya 5 kala hesabı ödedi.

"İyi akşamlar."
"İyi akşamlar."

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Rüya (Hastalık)

Alışveriş merkezindeyim. Dolanıyor, bakınıyorum. Bir anda alışveirş merkezine bir şey çarpıyor. Ufak bir meteor mu yoksa bir uzay gemisi mi hatırlamıyorum ama çarpıtığı yerden hastalık yayılıyor ve bende o hastalığa yakalanıyorum. Bulaşıcı bir hastalıkmış ve benimde onu olabildiğince fazla insana yaymam gerekiyormuş. Sanırım o hastalık yapmam gereken şeyin onu yaymak olduğunu söylüyor. Ya da belki de doğru olan insanlığın o hastalıpa yakalanması.
Hangisi olduğu önemli değil, neticede ben alışveriş merkezinde deli gibi koşarak hastalığı yaymaya çalışıyorum. Askerler olayın farkında ve hastalığı kapmış olanları öldürüyorlar. Peşimde üç askerin olduğunu hatırlıyorum. Alışveriş merkezinden çıkıyorum ve sahne değişiyor.
Fabrika gibi bir yerdeyim. Temiz insanlara hastalığın bulaştığı bir fabrika. Fabrikayı dolaşıyorum. Bir sistem yapmışlar; devasa bir dil yapmışlar, yakaladıları bütün insanlara bir şekilde bağlı. O devasa dile elimi sürüyorum. Herhangi bir ıslaklık hissetmiyorum. Dolayısıyla da herhangi bir iğrenme.
Yapmam gerekeni yapıyorum, doğru olanı yapıyorum ve binlerce insana aynı anda hastalığı bulaştırıyorum. Elimi o dile defalarca sürerek. Ve uyanıyorum.

8 Temmuz 2011 Cuma

Naked Lunch

Kitabı uzun bir süreçte bitirebilmiştim. Okuması ve takip etmesi zor bir kitaptı. Ayrıca anlattığı konular ve anlatış tarzı ile kolay kolay okunabilecek -katlanılabilicek demek daha doğru olabilir- türden değildi. Ama tabii, yazarın yoğun ve pek çok türden uyuşturucu etkisinde kalarak yazdığı parça parça hikayelerin daha sonra, yazarın arkadaşları tarafından birleştirilmesi ile ortaya çıkan bir kitabın rahat rahat okunacağını düşünmek de hata olur. Herneyse...

Kitap bir şekilde bitti ve son kısımdaki yazarın notları, açıklamaları ve son baskıyı toparlayan ekibin açıklamaları ile daha bir anlam kazandı. Verilen bilgiler ışığında hikayeler aydınlandı bile denilebilir. Neticede farklı bir kitaptı, çok farklı hikayelerdi. Beat kuşağının bir eseriydi.

Peki ya film?

Kitaptaki hikayelerden ziyade daha çok yazarın yaşadıklarına yoğunlaşmıştı sanki. Hoş hikayelerin çıkış notkası da burası ama çok daha fantastik bir dünya yaratıyordu. Film o dünyaları yaratmamış da yazarın halisülasyonları üzerinden anlatmıştı. Ve kabul edelim, ilerleyiş açısından sıkıcıydı. Başına gayet hakimdim aslında. Hatta gelişme kısımlarına bile tutunabildim bir yere kadar. Ama bir yerden sonra beni kaybetti ve bu nedenle de sonuna nasıl geldiğini anlamadım. Belki ileri de bir kere daha izlerim -neticede film bir Eraserhead değil!!-, belki ikinci bir şansı hakeden bir filmdir.

David Cronenberg'in The Fly filmini izlemiş ve hatta burada da filmden bahsetmiştim. Naked Lunch' da beni The Fly'daki gibi etkileyen sahneler olmadı. Ama efektleri The Fly'dan daha başarılıydı bence. Özellikle Mugwump'ların tasarımını baya sevdim. Kitabı okurken ben daha şişko ve iğrenç düşünmüştüm ama filmde sempatik bile denilebilirdi onlar için.

Imdb'den 6.9 almış. Bence kitaba yazık olmuş. Daha iyi nasıl uyarlanabilirdi bilmiyorum, ama kesinlikle filmi izleneceğine kitabı okunmalı.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

OneLove' dan kısa kısa

OneLove'a gittik, gördük, dinledik ve döndük.

Öncelikle bence, festivale uzun elbise, etek ile, beyaz olan her türlü şort, pantolon ile, dolgu olsun normal olsun topuklu olan herhangi bir ayakkabı ile gelinmez. Sıkıntıdan başka bir şey yaratmaz, seni de üzer yanındakileri de üzer. Yapma etme, giy güzelinden bir şort üstüne de bir askılıdır, tişörttür herhangi bir zıkkım, ayağına geçir bir lastik ayakkabı ya da haydi benden olsun, bir sandalet, salına salına gel, rahat rahat uzan çimlere, seril, müziğe dayanamadığın zaman da güzel güzel hopla zıpla. Şimdi böyle eğlenceli bir manzaranın içinde yer almak varken ne diye her yaptığın hareketten sonra oranı buranı düzeltmene sebep olacak giysiler giyip, en az 2 saat ayakta kalmanın ayağına işkence etmesine sebep olacak ayakkabılar geçirip sıkıntı içerisinde konser izliyorsun? Ben bunu anlamıyorum. Bu geçen iki günde de hiçbir şekilde anlamadım.

Arkadaş amma çok şu kalın çerçeveli güneş gözlüklerden takan var! Zilyon tane! Marjinal olmaktır, orjinal olmaktır ya da farklı bir havaya sahip olmaktır -veya bunların hepsi aynı anlamdadır- artık bu gözlüklerle imkansız. Herkes birbirinin aynı oluyor o gözlüklerle. Başka bir şey bulmak lazım artık. Ya da bulmaları lazım. Bir dahaki OneLove'a...

Manic Street Preachers'ın seveni çokmuş bu bahsettiğim kesimde. Sahip olduğu bu popülerlik gruba antipati duymama neden oldu. Aslında hakikaten bu popüler olana tavır alma huyumdan hiç hoşlanmıyorum ama bir gerçek. Hoş değil,biliyorum.

Happy Mondays diye bir grup varmış, eğlenceliymiş de... OneLove bana bir şey kazandırdıysa o da Happy Mondays. Dans bile ettirdiler bana.

Editors... Şaşırdım... Kulaklıktan pek bir soğuk, pek bir yerinde çalıp söyleyen grup havası veriyordun. Ama dünya gözüyle -bu da ne demekse?!- izledim ve öyle olmadığını gördüm. Meğersem pek bir hareketli, pek bir sıcakkanlıymışsın. Sahip olduğum yanlış ön görüden dolayı özür dilerim. Bir de Papillion, canlı haliyle daha güzel geliyor kulağa.

Gelelim gecenin son adamı Suede'e... Eski, yaşını almış vs... Ama ben onlardan daha gençlerinin iki adım atamadığını biliyorum, bilmekle de kalmıyor hatta görüyorum. Öyle olunca karşımda hoplayıp zıplayan, giydiği mavi gömleği terden laciverte döndüren bu beyefendiye diyecek lafım kalmıyor, saygıda kesinlikle kusur etmiyorum. Seyirci ile pek bir diyalog kurmamalarını -hatta hiç kurmamalarını- yaşlarının getirdiği huysuzluğa veriyor ve gösterdikleri dinç performanslarından dolayı kendilerini tebrik ediyorum. Ama Suede'in şarkılarına genel olarak hakim olmadığımı görmek beni üzdü ve utandırdı. Ama iş işten geçmişti, bende rtime ayak uydurup salım salım salındım, yeri geldi zıpırdadım.

Genel olarak OneLove indie jikslerin daha çok katılım gösterdiği, "dar alanda kısa paslaşmalar" anlayışına sahip bir festival düzeninin olduğu ama ses sisteminin gayet temiz olduğu bir festivaldi. Ve anlamamı sağladı ki, geçen seneki Sonisphere'in üstüne zor festival yapılır.

Ahh ahh... Özledim be...

27 Haziran 2011 Pazartesi

Rüya (Savaş)

((İki gündür bekliyorum yazmak için!! ))

Bildiğin insanlardan değiliz biz. Özeliz ama tanrı da değiliz. Onlara karşı savaşan özel insanlarız biz.

Küçük bir odadayız. Kaç kişiyiz bilmiyorum, onları tanıyıp tanımadığımı hatırlamıyorum. Ama neden benimle birlikte olduklarını biliyorum. Ya da benim neden onlarla birlikte olduğumu. Savaşacağız çünkü.Sadece biz öldürebiliriz Tanrıları. Hepsini... Bunun için toplanmışız. Ya da toplandıktan sonra karar vermişiz. Nasıl geldiğimi bilmiyorum ama neden orada olduğumu biliyorum. Birazdan gelecekler ve bizim hazır olmamız lazım.

Örgü şişi gibi bir demir buluyorum. Hafif, pek iş göreceğe benzemiyor ama odanın içinde başka kullanabileceğim bir şey göremiyorum. Sonra bir topaz buluyorum. Ucu yuvarlak değil ama. Şu eşkenar dörtgen olanlardan. Ama kırılmış bazı yerleri. Körelmiş. Genede alıyorum, tartıyorum şöyle bir. Ağır, iş görür, diyorum. Onu da şişle beraber alıyorum yanıma. Kalkana ihtiyacım olup olmadığını merak ediyorum ama aramak için zaman kaybedemem. Geliyorlar çünkü. Hissediyorum. Hissediyoruz.

Odanın kapısı açılıyor aniden. Önce uzun sarı saçları olan, gümüşi bir zırh giymiş iri yarı bir erkek giriyor. Ares olduğunu biliyorum. Onun ölümü benim elimden olmuyor ama. Arkamdan bir başkası çıkıyor önüme. Elinde bir kılıçla. S.kiyim! Ben neden öyle bir şey bulamadım ki! Kılıçla Ares'in gövdesini yarıyor. Savaş tanrısı gözümün önünde yarasından kanlar akarak yere devriliyor.

Sahne değişiyor. Odada tek başımayım. Odanın içinde bir yatak var. Yatağı siper olarak kullanıyor ve açık kapıdan içeri girecek tanrıyı bekliyorum. Ve o giriyor. Sarı omuzlarına düşen saçları var. Gözleri mavi ve o kadar güzel ki... Yüzünde bir gülümseme var. Üstünde en az onun kadar zarif gözüken ince bir zırh var. Ama detaylarına dikkat edemiyorum. Çünkü O o kadar güzel ki...

Kapıdan içeri giriyor. Bana doğru geliyor. O'nun kötü olduğunu, ben onu öldürmezsem beni öldüreceğini biliyorum. Elim topazıma gidiyor ama bıraktığım yerde değil. Tek işe yarayan silahımı da kaybettim, s.kiyim! Şişi buluyor ellerim. Alıyorum ve ayağa kalkıyorum. Yatağın üzerine çıkıp kendimi ona karşı avantajlı duruma getiriyorum.

Mavi gözleri elimdeki şişe takılıyor. Gülümsüyor. Sence işe yarayacak mı, diye soruyor. İşe yarayacak, diyorum. Ama korkuyorum. Çünkü yarayacağına bende inanmıyorum. S.kindirik bir demir .mına koyayım. O ise Afrodit! Tanrıça! Gene de hamlemi yapıyorum. Şişi boynuna saplıyorum. Köprücük kemiklerinin arasına. Demir elimde bükülüyor. Etine girmiyor ve ben kırılacağını hissediyorum. Geri çekiliyorum.

Bak, işe yaramadı, diyor. Yaramalı ama. Başka şansım yok. Yarayacak, diyorum. Bekliyor. Sapla haydi, diyor. Karnıma sapla. O zaman işe yarar.

Bu bir tuzak mı, bilmiyorum. Ama gözleri öyle olmadığını söylüyor. Sanki O'da bunu istiyor. Ve ben de şansımı deniyorum. Zırhının altından, karnının bembeyaz teni gözüküyor ve hamlemi yapıyorum. Pürüzsüz etinin direnmesi uzun sürmüyor. Şiş etten içeri giriyor. Şişi geri çekeceğime aşağı doğru kaydırıyorum. Ben kaydırdırça şiş eti yararak ilerliyor.

Acıyla geriliyor yüzü. Elleri karnına doğru gidiyor ama dokunmuyor. Yüzüme bakıyor sadece. İşe yaradı mı, diye soruyor. Yaradı, diyorum.

Yatağa çöküyor. Bana sırtı dönük bir şekilde oturuyor. Sonra da uzanıyor yatağa. Sadece O'nu izliyorum. Bukle bukle saçlarının yatağa dağılışını izliyorum. Elleri karnının üzerinde. Açtığım yarık gittikçe daha da büyüyor sanki. Gözlerim doluyor. O kadar güzel ki... Ve ben O'nu öldürüyorum.

Boğazımı yarman gerekiyor, diyor uzandığı yerden. Yutkunuyorum. Boğazını yarmam gerektiğini biliyorum. Doğruluyor ve bana doğru dönüyor. Şişi boğazına saplıyorum. Bu seferde yatay bir yarık açıyorum boğazında ama devam edemiyorum. Çünkü o kadar güzel ki... Ölürken bile...

Şişi boğazından çıkarıyorum. Çok üzgünüm, diyorum. Çük üzgünüm, çok üzgünüm, çok üzgünüm...

Gülümsüyor. İnce elleriyle yüzümü kavrıyor. Boğazı yarılmış olmasına rağmen sesi bozulmamış, kelimleleri çok net, sesi çok saf.

Ben yaşamam gerekeni yaşadım, diyor. Artık sıra sende. Tek verebildiğim karşılık "üzgünüm" oluyor. Yüzümü yüzüne yaklaştırıyor. Üzgün olma, diyor. Bende bunu istiyorum. İnce dudakları dudaklarıma değiyor. O kadar tatlı ki... Beni öperken, ben O'nu öperken ağlamaya başlıyorum. Ellerim ince boynundan saçlarına dalıyor. Özür dilerim, diyorum O'nu öperken. O ise sadece gülümsüyor. Doğru olanı yapıyorsun, diyor. Yavaş yavaş boynu ellerimin arasından kayıp düşüyor. Hayatımı yaşamak istemiyorum. Onun dudaklarını hissetmek istiyorum. Ellerini, bukle bukle saçlarını...

Ben O'nu öperken ağlıyorum, O ölürken gülümsüyor ve ben uyanıyorum.