22 Eylül 2020 Salı

Bir Gece Seyri

Bayan Kene, bir süre dalgaların ayaklarına gelgit oyunları oynamasına izin veriyor. Kafası güzel, siyah gökyüzünde yıldızlar parıldıyor ve karşısındaki deniz siyah kadifeden bir örtü gibi gözüküyor.

Bir adım daha atıyor. Suyun sıcaklığı serin bir havada hafif bir pikenin altına girme hissi uyandırıyor.

Bir adım daha, kadife görünümlü pikenin altına bacaklarını da sokuyor. 

Bir adım daha, pikeyi beline kadar çekiyor.

Normal şartlar altında gece denize girmek Bayan Kene'yi korkutur. Gündüz ortalarda gözükmeyen her türlü deniz canlısının gece fink attığını ve izinsiz bir insan girişinin onların huzurunu kaçırarak şiddete baş vurmalarına sebep vereceğini düşünür. Ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, siyah gökyüzünde yıldızlar parlıyor ve kadife denizin dalga sesleri bir superisinin çağrısı gibi geliyor kulağına. 

Siyah suya bırakıyor kendini. Bütün vücudunu yumuşak bir örtü gibi örtüyor deniz. Kendini ufak balıkların ısırıklarını karşılamaya hazırlanıyor. 

Suyun dokunuşları dışında bir şey hissetmiyor. 

Ani gelen gerginlik yavaş yavaş zihnini terkediyor. Zihninden sonra vücudu da gevşemeye başlıyor Bayan Kene'nin. Denizin hareketlerini hissediyor. Kıyıya çarpmadan önce dalgaların onu indirip kaldırmasını hissediyor. 

Bakışları deniz ile gökyüzünün birleşimine kayıyor. Hiç kesintiye uğramadan devam eden bir karanlık var karşısında. Işığın siyah denizdeki kırılmalarını takip ederken, kendinizi bir anda gökyüzündeki parlak yıldızları seyrederken buluyorsunuz. Normal şartlar altında karanlık Bayan Kene'yi korkutur. Yutan bir hiçlik gibi düşünür karanlığı ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, siyah deniz ışık oyunları ile göz kırpıyor ve gökyüzündeki yıldızlar sergiledikleri manzarayı seyretmesi için onu çağırıyor. 

Kendini suya bırakıyor Bayan Kene. Kadife örtü Bayan Kene'nin vücudunu kaldırıyor ve gökyüzünü seyretmesi için dünya üzerinde bulabileceği en rahat yatak haline geliyor. Ve Bayan Kene'nin bildiği dünya yok oluyor bir anlığına. Evren'i görüyor Bayan Kene. Ufacık bir pencereden bütün bir evreni görüyor o an. Görüş açısında hiç kayan yıldız yok ama biliyor ki kayıyorlar, doğuyorlar ve ölüyorlar. Biliyor ki dönmeye devam ediyorlar. Hiç bitmeyeccek bir gösteri. Muazzam bir gösteri. 

Kulağına bir sürtünme sesinin gelmesi ile irkiliyor Bayan Kene. Dünyaya geri dönüyor. Az önceki gerginlik önce zihnini sonra da bütün bedenini ele geçiriyor. 

"Korkma." diyor Deniz. "Dalgalarımın taşlarla oyunu sadece.". Minik dalgalarla davet ediyor Bayan Kene'yi tekrar uzanması için. "Bak, dinle..."

Normal şartlar altında Bayan Kene artık denizden çıkması gerektiğini düşünürdü. Gece ilerliyor, hava soğuyor ve Deniz konuşuyor. Ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, yumuşak pikenin altında üşümüyor ve Deniz konuşuyor. 

Tekrar bırakıyor kendini Dünyanın En Rahat Yatağı'na. Karşısındaki yıldızlı gökyüzü, kulakları suyun içinde, dikkatle dinliyor. 

Bir dalga kaldırıyor vücudunu, ilerliyor ve o zaman duyuyor Bayan Kene dalganın taşlarla oyununu. Kıyıya vuran dalgaları kovalayan taşların sürtünme sesleri... Muazzam gösteri için muazzam müziği duyuyor. Ve bildiği dünya uzaklaşıyor ondan. Tekrar ufak penceresinden Evren'i izliyor, kulağında Deniz'in şarkısı ile. İki farklı boyutta var olduğunu düşünüyor. Vücudunun yarısı havadan daha yoğun bir boyutun içinde, güvende, sakin ve rahat. Kulağına çalan ninni ile uykuya hazır. Diğer yarısı ise dingin, meraklı ve hareketli. Her an yakalamaya hazır. 

"Çıkalım mı artık?" diyor Bay Nerd, Bayan Kene'yi nerelerden çağırdının farkında olmadan. "Üşüyeceğiz."

Suyun içinde doğruluyor Bayan Kene. Deniz ile gökyüzü birleşiyor. Ufak penceresi kapanıyor, şarkı kesiliyor ve ufak dünyasına geri dönüyor. Normal şartlar altında bu üzer Bayan Kene'yi. İzlediği harika gösterinin bitmesi ve kendi minik gerçekliğine dönmek içini burkar. Ama şu anda normal şartlar altında değil. Kafası güzel, gece uzun ve ufak dünyasında milyonlarca pencere var. 

Yavaş yavaş denizin kadife örtüsünün altından çıkarak muhabbetin koyulaştığı arkadaşlarına doğru gidiyor Bayan Kene. 

"Ee, nasıldı deniz?"

"Harikaydı." diyor Bayan Kene.

"Üşümedin mi?"

Az önceyi düşünüyor. Gülümsüyor. 

"Yoo, hiç üşümedim." diyor ve havlusuna sarınıyor. 

18 Eylül 2020 Cuma

Kış Uykusu

"Virtue signalling" kavramının tam olarak ne olduğu hakkında çeşitli yazılar okudum, uzmanlardan tutun, ufak çevrelere hitap eden Youtuber'lara kadar pek çok insanın videosunu izledim. Böylece kelimelere dökecek kadar içime sinmese de gördüğüm zaman "A ha!" diyebileceğim bir fikre sahip oldum. Ve sonra karşıma Kış Uykusu çıktı.

2014 yapımı Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceylan'a Altın Palmiye'yi kazandıran, tabiri caiz ise dev bir oyuncu kadrosuna sahip bir film. Tee Dalyan Sinema Kulübü'nün seyrek ama verimli toplantılarını yaptığımız dönemde Nuri Bilge Ceylan aklıma gelmiş ve dünya çapında dikkatleri çekmiş bir filmin yönetmenine gereken ilgi ve alakayı göstermediğimi fark ederek, son dönem filmlerini indirmiştim. Kış Uykusu da bu filmler arasındaydı ve uykusu gelen Bay Nerd'i tatlı bir uykuya daldıracak beni de oyalayacak bir film olarak geçen gece izlemeye karar verdim. 

Sonuç, 3saat16dk'lık film bittikten sonra Bay Nerd ile derin bir "virtue signalling" tartışmasına girerek ancak gece 2 buçuğa doğru uykuya dalabildik. Yani işler hiç planladığım gibi gitmedi.

Film, Kapadokya'da bir otel işleten, zengin bir ailenin (Kapadokya'daki pek çok, eski, kayadan oyulma  evlerin sahibi olacak kadar da köklü) sanatçı oğlu Aydın'ın etrafında dönüyor. Eminim Haluk Bilginer sernayoyu eline alıp okuduğunda " E ama bu benim!.." demiştir (Zenginliğini bilemeceğim ama sanatçı kimliğini çok tanıdık bulmuştur kesin). Hatta bu O'nu hem mutlu hem de gıcık etmiştir. 

Aydın, ailesinin otelini ablası Necla ve karısı Nihal ile beraber işletmektedir. Ama izledikçe, hatta belki de ilk 20 dakikasından sonra görüyorsunuz ki işletme dediğiniz şey başka bir şey, bu entellektüel, modern, çağdaş insanların yaptıkları başka bir şey. 

Kış Uykusu, içinde çok farklı karakterleri barındırması açısından ve her karakterin sahip oldukları derinlik açısından çok zengin bir film, bence. Tek bir karakterin etrafında döndüğü söylenebilir ama diğer karakterler, basit olaylar ve diyaloglar ile filmin içerisine çok güzel yerleştirilmiş. Ve diğer karakterlerden kastım da Necla ve Nihal değil. İmam, Aydın'ın has adamı Hidayet, köy öğretmeni Levent ve Çiftlik sahibi Suavi. Gerçekten bu kadar farklı karakterleri bu kadar güzel resmederek, herhangi bir kahraman ya da kötü adam yaratmadan "erdem" üzerine bir film çekmek büyük bir başarı. 

Gelelim "virtue signalling" ile olan ilişkisine. Bence film buram buram "virtue signalling" kokuyor (kavramı doğru anladığımı varsayıyorum)! O kadar farklı şekillerde, o kadar farklı söylemlerle ve o kadar farklı konularda karşımıza çıkarıyor ki aslında içinde yaşadığımız toplumda buna her an maruz kaldığımızı ve üstüne üstlük bizim de her fırsat bulduğumuzda bunu yaptığımızı gözler önüne seriyor. Ben zannetmiyorum ki bu filmi izleyen bir insan diyologlardaki cümleler içinde bir tane bile kendisinin sarf etmediği bir cümle bulsun! Bu kadar da iddialıyım! "Bunları duydum" u geçtim, "Lanet olsun, bunları söyledim." diyeceğiniz şeyler olduğuna eminim. İyi kalpliğimizi, bilgimizi ya da tecrübemizi kanıtlamak, "ne kadar X" bir insan olduğumuzu göstermek için yaptıklarımıza/yapmadıklarımıza dikkat çekip karşımızdaki üzerinde üstünlük sağlamak o kadar çok yaptığımız bir şey olmuş ki artık üstüne düşünmüyoruz. Sadece dışarıdan fikir olarak yatkın olduğumuz bir konuda bu küstahlığı fark edebiliyoruz. 

Neyse, fark edebildiğimize göre belki hala umut vardır... 

Kış Uykusu gerçek bir sınıflar arası "virtue signalling" filmi. Entel sınıfın cahil kesime, düşünürün sanatçıya, yaşlının gence, zenginin fakire... Siz sınıf seçin ben size filmden uygun diyaloğu bulayım. 

Gelelim eksilerine... Çok uzun... Özellikle filmin son sahnesi bence çok gereksiz. Üstüne düşündüğümüz zaman başka gereksiz sahneler de bulduk Bay Nerd'le. Zaten o zamana kadar tanıtılan (çok başarılı bir şekilde tanıtılan) karakterlerin aynı özelliklerini başka sahneler ile anlatılması fazla geldi. Ama filmin geneline baktığımızda da o ekstra sahnelerin başka karakterler için işe yaradığını da görüyoruz. Bu konuda biraz Bay Nerdi ile çatıştık. Bunun haricinde bahsedebileceğim başka tek bir eksiği yok filmin.

Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini bir iki sahne ile hemen tanıyabilirsiniz. Üzerine çok düşünüldüğü belli olan bir manzara sahnesi, detay kusan dekorlar gibi. Bu filmi izlerken diğer filmlerinde dikkat etmediğim bir şeyi fark ettim. O kadar az müzik kullanmış ki... Sadece üç sahnede müzik vardı koca 3 saatlik filmde. Çok ilginç geldi. Keza arkaya müzik konulacak sahneler de baya vardı. Tercih etmemiş ve cidden dikkat çekici olmuş. Bir sonraki filmini izlerken buna da dikkat edeceğim. Acaba bu da yönetmenin bir imzası mı? 

Ayırca... Kapadokya'da vahşi atların olduğunu bilmiyordum!! Bunu öğrendiğimde yaşadığım mutluluğu anlatamam. Bir de, ben bu köy evinde ısınmak için neler yapıyorum, o insanlar o kayadan oyulmuş evlerde nasıl ısınıyor?! Sıcaklardan bunalmış insanlara da Kış Uykusu'nu tavsiye edeceğim. Serinleme vaadi ile böyle bir film izleyerek çok daha fazlasını kazanbilirler. 

13 Eylül 2020 Pazar

The Angel's Share

Bu aralar film açısından sıkıntılı bir dönemdeyim. 

Üzerine konuşulacak, tartışılacak, düşünecek bir film bulamadım sanki. İzlenecekler listesinde filmler var ama hiçbiri şu ara elimin gideceği kadar çekici gelmiyor, biraz önce saydığım açılardan. 

Mary Shelly'i hala izlemedim. Onun için de doğru moda girmeyi bekliyorum. Bu aralar "kadın" kosusu etrafında bir sürü şey okudum, izledim ve evet, sıkıldım. Zira biraz daha kendimi bu konuya kaptırırsam evde Bay Nerd'e karşı tarihsel süreçte ilerlemiş olan cinsiyet eşitsizliğinin yarattığı nefreti kusabilirim. Ki çok anlamsız olur bu. O yüzden bir süre "kadın" konusuna ara verdim.

İşte bu zamanda tatlı bir Ken Loach filmi gecemizi şenlendirdi. 

The Angel's Share, basit bir ingiliz serserisinin etrafında gelişen olayları anlatan 2012 yapımı bir film. O yüzden sinir bozucu ingiliz apaçi tavırlarını bolca görmeye hazır olun. Ama zaten çok havalı, burnu büyük ve şatafatlı ingilizleri izlemek istiyorsanız Ken Loach filmlerini seçmemeniz lazım. 

Açılış sahnesi bile sizde ingilizlere karşı yoğun bir antipati uyandırabilir. Biraz dayanın, zira sonrasında kamu alanında işledikleri suçları duyduğunuz sanıklarla işler ilginç bir hal almaya başlayacak. İsminin nereden geldiği de filmde anlatılıyor ve çok hoş ufak bir hikaye. 

Oyuncu doğallığı, mekan doğallığı filmde en çok hoşuma giden şeyler oldu. Herkesin kapasitesi belli ve herkes kapasitesine göre davranıyor. Bence sinema sektöründe bu çok zor bulunan bir özellik. Kıyafetlerin, makyajın, "güzelliğin" ve "karizma"nın para ettiği dönemde Ken Loach'ın hala bunlardan uzak kalarak keyifli filmler yapıyor olması beni mutlu ediyor. Aramızda hala özüne sadık kalan insanlar varmış gibi. Özellikle ufak bir hasta odası sahnesi vardı ki... "Ellerim titriyor." Doğallığı insanın içini ısıtıyor. Samimi geliyor.

Filmde bazı saçmalıklar size "yok artık" dedirtebilir ama bence aslında o sadece bize göre " yok artık". Bence ingiliz kültüründe ve özellikle filmde konu olan hayatlarda o saçmalıklar gayet sıradan olay ve hareketler olabilir. Belki de yönetmenin istediği de bu tepkidir. 

Doğal insanı ve sıradan hikayaleri anlatan filmleri ile Ken Loach, aslında sıradan olanı da bilmediğimizi ve aslında sıradan olanın da anlatılacak bir hikaye olduğunu gösteriyor.

Listeye bir sonraki Ken Loach filmini de attım, Sorry We Missed You.

Eylül! Kendine Gel!

Eylül ayına girmemizle ortasına ulaşmamız arasını sanki ışık hızıyla aldık. 

Kendimi Eylül ayına fena şartlamışım. Bu yazın sıcaklarından o kadar bunaldım ki Eylül sanki serinliğin habercisi olacaktı benim için. Muhtemelen bu konuda yaşadığım hayal kırıklığı sebebi ile sanki zamanda ışık hızıyla yol almışız gibi geliyor bana. Zira Eylül ortasına doğru ilerlerken evde cıbıl bir şekilde oturmuş, vantilatörü son seviyede çalıştırmış vaziyette yazı yazmaya çalışıyorum. Çalışıyorum, diyorum çünkü resmen sıcak yüzünden odaklanma problemi yaşıyorum. 

Bunun sebebi yanımdaki taze kahvenin de sıcaklığı olabilir ama kahveye laf yok. Kahve güzel.

Ne diyorlar, "hararet alır." mı? Yoksa onu sadece çay için mi kullanıyoruz? Çok saçma, kahvenin çaydan eksiği yok fazlası var, müdürüm çok afedersin. 

Bay Nerd, bu sıcaklarda kahveyi soğuk içmeyi tercih ediyor. Ben O'nun kadar sabırlı değilim. Zira sıcak kahvenin içine buz atıyor ve bekliyor... Bekliyor... Bekliyor... Bu arada ben dumanlar tüten kahvemin yarısını içmiş oluyorum. Yani, hiç bana göre değil.

Neyse, ne diyorduk? Evet, Eylül ayı ve ışık hızıyla ilerleyişimiz...

Eylül ayına kadar bu hızda ilerlemiyordu zaman, bence. Çünkü koca bir yazı bekleyerek geçirdiğimizi düşünüyorum. Sokağa çıkma yasağını bekleyerek, yasağın kaldırılmasını bekleyerek, dükkanların açılmasını bekleyerek, müşteri gelmesini bekleyerek, tatile gitmeyi bekleyerek...

Sanki bu sene diğer senelere nazaran daha çok bekledik. Daha doğrusu benim hayatım beklemedeydi, belki. O yüzden de zaman çok yavaş aktı. Ama bu akış içimi karartmadı ya da beni daraltmadı. Verimli geçtiğine ve hala da verimli olduğuna inanıyorum. Önümde hala çeşitli kaykay numaralarını becerme, Yılbaşına oyuncak örme ve hatta oyuncakları satabileceğim bir platform açma gibi uğraşlar var. Daha yeni bir koli kitap geldi, ve bir önceki kitap siparişinde hala okmadıklarım var! Yani biraz daha bekleme moduna geçmek benim için sıkıntı olmayacak gibi hissediyorum. Yani, zaman biraz daha yavaş aksa sanki daha iyi olur, diyorum. Ama kime diyorum... 

Eylül ayı şimdilik son sürat ilerlemesine devam ediyor. Örgü açısından yoğun, kitap açısından dolu, kaykay açısından da acılı bir şekilde yolu yarıladım ve bir süre daha böyle devam edecek gibi gözüküyor. Bence sorun yok.

Sorun ne biliyor musunuz? Sıcak! Eylül ayının hemen, şimdi, kendine bir çeki düzen vermesi lazım. Sonbaharın hafif serinliğini sadece akşamları değil, gündüzleri de hissetmemiz lazım. Artık elektrik faturasının azalmaya başlaması lazım! Nasıl ışık hızıyla Eylül'ün ortasına geldiysek aynı hız ile de Eylül'ün serinlemesi lazım!

22 Ağustos 2020 Cumartesi

Wadjda - Suudi Arabistan'dan Esintiler

 Başarılı insanların gerçekten başarılı olduklarını karşınıza farklı zamanlarda çıktıklarında anlayabilirsiniz bence. Gerçekten işinde iyi olan insanlarla yollarınız bambaşka şekillerde kesişebilir. Bir film izlersiniz, beğenirsiniz sonra senaryosunun bir kitaba ait olduğunu görürsünüz. Kitabı araştırırsınız bir de bakmışsınız ki çok beğendiğiniz bir romanın yazarıymış aynı zamanda. Bir müzik dinlersiniz, içinize işler, kime ait olduğuna bakarsınız, sonra sanatçının başka eserlerine de bakarsınız. Daha önceden deli gibi dinlediğiniz bir parçanın da ona ait olduğunu görürsünüz. 

Bir gün feminist filmleri hakkında bir araştırma yapmak istersiniz. İnternetteki engin liste denizinde ortak bir filme rastlarsınız, izlersiniz, beğenirsiniz ve yönetmeni hakkında daha fazla bilgi almak istersiniz. Sonra bir bakmışsınız ki o yönetmen aslında nicedir etraftan duyup, oradan buradan okuyup merak ettiğiniz, izlemek istediğini başka bir filmin de yönetmeniymiş. Böyle durumlarda o kişinin gerçekten işinde başarılı olduğunu anlıyorum işte. 

Tam olarak Wadjda'da başıma gelen buydu. Bir akşam izleyecek nitelikli bir şey arayışında Netflix'de gezinirken gördüğüm ve merak ettiğim bir filmi, dün yaptığım "feminist filmler" taramasında buldum. Güzel bir rastlantı, diye düşündüm. Buna bir taşla iki kuş vurmak denmez de, ne denir? Akşamına izleyecek, kolay ulaşabildiğim, hem nitelik hem de konu açısından beni tatmin edecek bir film buluvermiştim.

2012 yapımı Wadjda bir Suudi Arabistan filmi. Yönetmeni Suudi Arabistan'dan çıkan ilk kadın yönetmen imiş, 2013'e kadar. Wadjda, Haifaa al-Mansour adındaki 74 doğumlu yönetmenin ilk uzun metraj filmi. 5 senelik bir uğraş sonucunda filmin tamamını Suudi Arabistan'da çekebilmiş kadın. Buraya kadar sahip olduğumuz bilgiler ışığında kadının gösterdiği çabayı rahatlıkla görebiliriz. Takdire şayan. 

Gelelim filme... Suudi Arabsitan'da yaşayan Wadjda adındaki bir kızın bisiklete binmek gibi bize basit gelen bir zevke ulaşmaya çalışmasını anlatıyor. Biraz biyografik biraz da yönetmenin kuzeninin hayatından esinlenen film, içinde ağır dram öğelerini barındırmadan, düz ve sade bir şekilde genç bir kızın, anne-medrese-arkadaş-eşitlik-özgürlük kavramları ile ilişkisini anlatıyor. Özellikle filmin drama boğulmamış olması, herhangi bir propagandayı izleyicinin gözüne sokmaması ve sıradan bir ailenin sıradan bir yaşamanını anlatması başlıca beğenme sebeplerim. Zaten filmi beğendikten sonra yönetmen hakkında araştırma yapmak istedim ve yukarıdaki bilgilere ulaştım. Ayrıca ilk oyunculuk denemesini bu film ile yapan başroldeki Waad Mohammed dünya tatlısı bir kız ve işin altından bence güzel kalkmış. Farklı bir kültüre sahip insanların sıradan hayatlarında nelerle uğraştıklarını görmek istiyorsanız Wadjda'yı tavsiye ederim. 

Kadın yönetmen olması ve hatta Suudi Arabistan'dan çıkan ilk kadın yönetmen olması ile merakımı uyandıran Haifaa al-Mansour'un Wadjda'sı aynı zamanda Oscar'a aday olan ilk Suudi Arabistan filmi. Oscar'ı bir otorite olarak gördüğümden değil ama bu kadar geniş kitlelere hitap eden bir organizasyon olması açısından Wadjda'nın elde ettiği başarı bence muazzam. Neyse, yönetmenin başka filmlerine de göz gezdireyim derken, çok ama çok uzun zamandır her karşıma çıktığımda "Ya ben bu filmi mutlaka izlemeliyim." dediğim Mary Shelley (2017) filminin de Haifaa al-Mansour tarafından yönetildiğini gördüm. Wadjda'yı bilmeden, yönetmenden haberim olmadan, başka duyduğum insanlar ve kaynaklardan ilgimi çeken Mary Shelley filminin aynı yönetmene ait olması bana kadının işinde gerçekten başarılı olduğunun kanıtı gibi geldi. Tabii ki ben yetkili merci hatta yetkisiz bir merci bile değilim, sadece kime ait olduklarından haberdar olmadığım, beğendiğim eserlerin tek bir kişiden çıkmış olması, kişinin işini gerçekten iyi yaptığının göstergesi bence. Gerçek başarı tanımlamasını buna göre yapıyorum.

Mary Shelley'i de izleyeyim artık ya! Karşıma bu kadar çıkıp hala izlememiş olmak büyük bir utanç haline geldi.

Son bir not; sakın ama sakın IMDB'nin En iyi 25 Femisint Film listesine bakmayın. Kahramanı kadın olan, büyük gişe yapmış filmler listesinden ibaret. Feminist film anlayışlarında çok büyük bir sorun olduğunu düşünüyorum. Spesifik film arayışındaysanız Google'da spsesifik aramalar yapmanızı tavsiye ederim.

20 Ağustos 2020 Perşembe

Tuhaf İnsanlar 1

Saatler akşama doğru ilerlerken, hava hafiften karamaya başlarken Bayan Kene ritmik bir şekilde pedal çevirerek evine doğru gidiyor. İş yapmış olmanın verdiği mutluluk ve bununla birlikte gelen yorgunluk ile yavaş yavaş, asfalt yolun tadını çıkararak ilerliyor. Günün sıcağı geçmiş, akşamın serinliği arkasından hafif hafif eserken ilerliyor. 

Bayan Kene evine dönen sokağın tabelasını görüyor. Evine ulaşıyor olmak onu her daim heyecanlandırmıştı. Dikkatini tekrar yola veriyor ve karşıdan gelmekte olan bir yaya grubunu görüyor. İki çocukla beraber ilerleyen iki kadın. Biri önden çocukları tutarak ilerliyor, öteki arkada kalmış çantasının içinde hararetli bir arayış içinde. Karşılaştıkları o kısa anda Bayan Kene gözünün ucuyla çantadan düşen bir şey görüyor. Bayan Hararet farketmemiş olacak ki yoluna devam ediyor. 

Bayan Kene frene basıyor;

"Hanımefendi bir şey düşürdünüz." diyor.

Bayan Hararet bir cevap veriyor ama ne yavaşlıyor ne de Bayan Kene'ye bakıyor. Herhalde dediğim anlaşılmadı, diye düşünüyor Bayan Kene ve bisikletinden inerken tekrar söylüyor. Yaşanan kısa muhabbet Çocuklu Hanım'ın ilgisini çekiyor. Bayan Kene'yi anlamış olacak ki yürümeye devam eden Bayan Hararet'e dönüp "Bir şey düşürdün." diyor. 

Bayan Hararet o zaman dönüp arkasına ve Bayan Kene'ye bakma ihtiyacı duyuyor.

"Boş paket." diyor. 

Bayan Kene anlamıyor. "Nasıl?"

Bayan Hararet istifini bozmuyor ve tekrar ediyor. 

"Ben attım, boş paket. Çöp, Çöp." diyor. 

Bu açıklama Çocuklu Hanım için yeterli olacak ki ilgisini kaybediyor ve önüne dönerek yürümeye, peşinden de çocukları sürüklemeye devam ediyor. Bayan Hararet ise Bayan Kene'ye son bir bakış atıyor. Ne yapacağını merak eder bir hali var. 

Bayan Kene aldığı cevap karşısında şaşkın, yolun ortasında durmuş Bayan Hararete bakıyor. Yüzünü buruşturuyor, bisikletin ayaklığını indiriyor ve yerdeki pakete doğru gidiyor. Bayan Hararet daha fazlasını görmesine gerek olmadığına karar veriyor ve önüne dönüp hızlı adımlarla uzaklaşıyor. 

Bayan Kene, eğiliyor, siyah sigara paketini alıyor. Avucunda paketi buruştururken Bayan Hararet'in suratını kendi elleriyle buruşturduğunu hayal ediyor. "Yere atma işte." diyor kendi kendine.

İçinde kızgınlığını ve ondan da öte haklılığını dışa vurmuş olmamanın siniri, yüzünde maruz kaldığı pişkinliğin kızarıklığı ve elinde bir yabancının attığı çöp ile küfrede küfrede bisikletine biniyor Bayan Kene. Saf öfke az önce içini dolduran mutluluk hissinin yerini alıyor çok hızlı bir şekilde. Kendisini evine ulaştıran yolda daha sert ve keskin hareketlerle ilerlerken Bayan Hararet'ten çok kendine sinirlendiğini farkediyor. 

"Yanlış yapanı uyarmazsan böyle kendini yersin." diye düşünüyor. Tez zamanda bunu değiştirmesi gerektiğini anlıyor. Yoksa yiye yiye geriye Bayan Kene'den bir şey kalmayacağı çok açık...

RadyoBeyin, Dürüst Radyoculuk!

Şimdi sadece çevrenin sevip beğendiği şeyleri paylaşmak RadyoBeyin'in dürüstlük anlayışına çok ters! Hepimiz insanız, hepimizin beynine kazınmış, ne kadar istesek de ritmi bizi kıskıvrak saran lanet şarkıların akılda kalan bölümleri ile geçirdiği günler olmuştur. RadyoBeyin bu günleri görmezden gelse kendi varoluş amacına aykırı hareket etmiş olur!

O nedenle Hanson'dan gelsin MMMBop! MTV'nin 90'larda pompaladığı, 3zibidi ergenin gördüğüm, duyduğum tek şarkısı... 

Son zamanlarda kaykayın çeşitli yan etkilerine maruz kalıyor olabilirim. Ayak başparmağımdaki ağrının yanında bir de beynimde yankılanan bu şarkı kötü yan etkilerden olabilir. Ama dediğimiz gibi RadyoBeyin, gerçek, dürüst radyoculuk anlayışına sadık kalıyor ve "havalı" gözükmeyen şeylerin bahsini etmemeyi doğru bulmuyor. Bir nevi "embrace yourself" tavrına sahip bir oluşum. 

O nedenle RadyoBeyin'de herkese bir yer var!