İstanbul'un benim için iki güzelliği var. Bunlardan bir tanesi, yolculuğun amacı, Bay Nerd'ü görmek. Bir diğeri ise sinemaya gidebilmek. Gerçekten İstanbul'da yapılacak tek güzel, mantıklı ve beni mutlu eden şey sinemaya gitmek.
Son gidişimde bunun bana ne kadar iyi geldiğini biraz daha anladım.
Cuma günü Bay Nerd'le görüşten çıktım. Kafamda hali ve tavrı ile ilgili çeşitli sorunlar ve bu sorunları nasıl çözebileceğim konusunda düşünceler dönüp duruyordu. Bir yandan da güzel bir görüşme olmuştu aslında. Sanki her şey normalmiş gibi muhabbet edebilmiştik bir an. O bir an... Mükemmeldi...
Neyse, cezaevinden amcamlara olan yolculuk uzundu. Ben de bu süreçte neye ihtiyacım olduğunu düşünecek fırsatı buldum. İçki içmek istemiyordum. Hem pahalıydı hem de İstanbul'a gelmeden önce baya içtiğim bir gece geçirmiştim. Birileri ile buluşmayı da istemiyordum. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Ama gidip bir yere otursam, güzel bir yemek yesem ve gelene geçene baksam kendimle fazla başbaşa kalacak ve kafamda dönüp duran sorunlar ile boğuşacaktım. Kafamı kendimden de uzaklaştırmam lazımdı. Yürüyüş yapmak, sokaklarda gezinmek de iyi bir çözüm değildi zira hava çok sıcaktı. Yapılacak en ama en mantıklı şey film izlemekti! Herhangi bir yere otursam ve bir bira içsem bir bilete vereceğim paradan daha fazlasını verecektim. Ayrıca etrafımı kaplayan karanlık ve tek bir ekranda olup bitene yoğunlaşmak kendi düşüncelerimi gayet güzel susturacak, beni hem kendimden hem de başkalarından uzak tutacaktı.
Minibüsten inip metroya binerken film opsiyonlarımı gözden geçirdim. Amcamlara yakın bir AVM'de büyük bir sinema salonu vardı ve pek çok seçeneğe sahipti. Bu seçeneklerden biri dandik afişi ile dikkatimi çekti. "Nope" isminde bir gerilim filmi idi ve yönetmeni Jordan Peele idi. İsim tanıdık geliyordu ama çıkaramıyordum. Konusunu okumaya başladığımda bu yönetmenin aynı zamanda "Get Out" ve "Us" filmlerinin yönetmeni olduğunu gördüm! Başka bir filme bakmama gerek yoktu. O filme gidecektim. Karar vermiş olmanın, içime sinen bir karar vermiş olmanın verdiği büyük mutluluk ile AVM'ye gittim. Filmimi izledim ve Bay Nerd'e anlatacağım, üstüne düşüneceğim ve Bay Nerd çıktıktan sonra oturup beraber izleyeceğimiz bir film bulmuş olmanın verdiği sevinç ile salondan çıktım.
Film "Get Out" ve "Us" kadar iyi değildi. Onlar kadar korkutucu değildi ama farklı bir yerlere dokunduğu hissinden de kurtulamıyordum. Sanki yüzeydeki bir şeyi izlemiştim ve daha derine inebilirdim. Bu nedenle Bay Nerd ile beraber izlemem gerekiyordu. Bunu bir yere not ettim.
Ertesi gün, beklenmedik bir şekilde boşa çıktım ve amaçsız bir şekilde amcamlarda oturdum kaldım. Ama oturup kalmaya devam edemezdim çünkü aslında onlarla muhabbet etmek istemiyordum. Haftasonu idi, arayacak arkaşlarım vardı ama onlarla da muhabbet etmek istemiyordum. Mantar Terbiyecisi Hanım evde Bayan Commandante için hazırlık yapıyordu ve onlara da katılmak istemiyordum. Yalnız başıma kalmaya devam etmek istiyordum. Tekrar film salonlarına göz attım ve bu sefer de Kadıköy Sineması'nda bir film buldum. "C'mon C'mon" ismindeki bu film Joaquin Phoenix'in oynadığı bir film idi. Konuya pek dikkat etmeden yönetmenine baktım ama bir yere varamadım. Bu sefer karşıma filmin görüntü yönetmeninin Marriage Story ve The Favourite'in görüntü yönetmeni olduğu çıktı. Biraz zorlama bir işaretti ama şansımı denemeye karar verdim ve evden çıktım.
Kadıköy sıcak olmasına rağmen kendimi iyi hissetmemi sağladı. Bahariye Caddesi'nde sinema salonuna doğru yürürken kalabalıktan şikayetçi idim ama çok da rahatsız etmiyordu. Sanki alışkın olduğum bir kalabalık gibi geliyordu. Her ne kadar öyle olmasa da! Sanırım bunda filme gidecek olmanın da etkisi vardı. Filmin başlama saatini beklerken Bay Nerd'e kitaplar seçtim. Özellikle okumasını istediğim iki kitabı bulunca inanılmaz sevindim ve sinema salonuna hoplaya zıplaya gittim. Tabii aldığım kitaplar elimde baya bir ağırlık yaptığından hoplama ve zıplama hareketim daha çok dengede kalmaya çalışan bir ip cambazı gibi görünmeme sebep oluyordu ama mühim değildi. Dünya ve insanlar benden çok ama çok uzaktı!
Haftasonu olduğu için sinema salonu kalabalık idi. Hatta bir ara önümde bıcır bıcır konuşan çifte uyuzluk yapmak bile geçti içimden ama kendimi tuttum. Onlardan daha yaşlıydım, bu çok açıktı ama o kadar da yaşlı değildim!
Film beklediğimden çok daha iyi çıktı! Dayı-yeğen, yetişkin-çocuk, ana-oğul konuları etrafında dönen, yetişkinlerden çok çocukları ve çocukların yetişkinler üzerindeki etkilerini dinlediğim bir film idi ve baya hoşuma gitti. Kendimi çocukların beyninden geçenleri biraz daha anlamaya yaklaşmış hissettim. Sinema salonundan şansımı doğru filmle değerlendirmiş olarak çıktım.
Böylece canımı sıkan, yoran bir İstanbul yolculuğunu gayet verimli geçirdiğimi düşünerek Dalyan'a döndüm. Döndüğüm akşam Bay Nerd'e filmleri anlattığım bir mektup yazdım. "Nope" filminden daha çok bahsettim ve özellikle bazı sahneleri anlattım ki şimdiden üzerine biraz kafa yorsun. Belki böylece izlediği zaman biraz daha derine inebilir.
Ya da belki de hiç derine inilecek bir film değildir... Ama eğer öyleyse film cidden çok anlamsız demektir! Ve bunu kabul edemem!
Bay Nerd gelsin,filmin anlamlı olup olmadığını göreceğiz.
"Nope"dan emin değilim ama Bay Nerd gelince hayatımda diğer pek çok şeyin çok daha anlamlı olacağını biliyorum.
İstanbul bana pek çok korkunç şeyi hatırlatıyor ve hissettiriyor. Gerçekten gitmekten, vakit geçirmekten nefret ediyorum. Dalyan'a tek başıma dönüyor olmaktan ne kadar nefret ediyorsam, İstanbul'a gitmekten de o kadar nefret ediyorum. Ama en azından orada kendimi tam manası ile oyalayacak bir şey buldum.
Buna da şükür!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder