Bir şekilde, 15 ayın sonunda hayatımı bir rutine oturttum. Hoş, sadece iki haftadır günlerim aynı şekilde geçiyor ve belki de "rutin" demek için bir az erken ama hayatımı bir rutine oturttuğum düşüncesi kendimi iyi hissettiriyor. O yüzden biraz erkenci davranacağım ve "rutin" olarak tanımlayacağım.
Ve çok büyük ihtimal, bu yazıyı yayınladıktan iki üç gün sonra hayatım tamamen farklı bir yola girecek ve rutinimden geriye hiçbir şey kalmayacak. Genelde böyle oluyor. Ne zaman bir şeyden artistik bir şekilde bahsetsem ilerleyen tarihlerde bahsettiğim şey neyse tamamen yerle bir oluyor. Ama ben bahsetmekten vazgeçmiyorum. Acaba içten içe bozulmasını istediğim için mi?!
Yok yok, bu sefer o kadar derin kanallarda gezinmeyeceğiz. Basit bir yazı yazacağız. Basit rutinimizden bahsedeceğiz ve bununla gurur duyacağız.
Sabahları 9 buçuk civarında kalkıyorum. Yeterli derecede bir kahvaltı, kahve ve iki bölüm dizi izleyerek güne başlıyorum. Sabah dizim Workin' Moms. Bu sabah ki bölüme kadar gayet eğlenceli bir şekilde gidiyordu ki 2.sezon finali biraz tatsız sürprizlerle bitti ve 3.sezonun ilk bölümü de yine tadımı kaçıran bir kapanış yaptı. Ama onun haricinde gayet kahvaltıya uygun bir dizi.
Her neyse... Kahvaltıdan sonra evden çıkıyor, babamı alıp kafeye geliyorum. Buradan sonrası gayet sıradan geçiyor. Haftaiçi ise biraz yazı yazarak, haftsonu ise Bay Nerd'e ellerimle bir mektup yazarak müşteri bekliyorum. Müşteri bekleyerek saatleri sayıyorum ve saat 6'ya geldiğinde büyük bir hızla kafeyi kapatıyorum. İnsanın kendi işi de olsa mesai saati bitti mi içini bambaşka bir heyecan dolduruyor! Ya da belki de ben öyle bir esnafım.
Sonra gün iki şekilde ilerliyor, ya annemlerde yemek yeme ve akşam 9 gibi eve geçiş ya da direk eve geçiş ve yemek işini kendim halletmek. Ama her iki türlü de geceye bir film ya da bir bölüm dizi sığdırıp sonra bir saat bilgisayar oyunu oynayıp sonra da yatağa geçiyorum. Yatakta da ruh halime bağlı olarak, eğer biraz tanıdık bir insan sesi duymak istiyorsam uyumadan önce Bay Nerd'ün bir videosunu açıyorum.
Tabii ki böyle bir manyaklık yapmıyorum! O kadar uçmadım. Ama takip ettiğim bir kanalı açıyor ve aşina olduğum seslerini dinleyerek uyuyorum. Eğer sessizlik hoşuma gittiyse o gece biraz kitap okuyorum. Genellikle 12-1 arası uykuya dalıyorum.
Evet, günlerim gerçekten iki haftadır aynen bu şekilde geçiyor. Aslında geçen perşembe günü Beyaz Fonlu Uzman'a bundan biraz şikayet ettim, içimdeki Mr. Hyde'in çıkmak için duvarları tırmalamaya başladığından bahsettim. Ama bir yandan da o çıkmadığı için gerçekten garip bir huzur hakim hayatıma ve zihnime. ASadece bir noktada çıkacakmış gibi hissediyorum ve bu da beni inanılmaz geriyor. Resmen "Önümüzdeki bir ayı kazasız belasız atlatayım." diye geçiriyorum içimden.
Bunu başarmak için de filmlere sardım. Dün de eve erken geldiğim bir akşamdı. Yemek yerken bir bölüm dizi izledim ve hemen akabinde Mubi'den bir film patlattım.
İstanbul'a ziyaretlerim sırasında sinemaya gittiğim dönemde karşıma çıkan Drive My Car filmi, dün gün içinde yaptığım film araştırmasında da karşıma çıktı. Film Mubi Top 1000 film listesindeydi ve 2021 yapımı bir film olarak bu listeye girmiş olması ilgimi çekti. Çünkü listede Persona, Three Colors gibi eski filmler de vardı. Ben de Drive My Car'ı biraz daha araştırmaya karar verdim ve filmin Murakami'nin kısa öykülerden oluşan Men Without Women kitabındaki bir hikayenin uyarlaması olduğunu öğrendim.
Murakimi ile de çok farklı yerlerde karşılaşıyoruz. Mesela Patti Smith'in M Treni'nde kendisinden baya bahsedilmesi ile ilgimi çekmişti. Sonra Flu Tv'de Olmaz Öyle Saçma Müzik videosunda tam bir jazz nerdü olmasından bahsedildi. Ve şimdi de farklı yerlerde ve zamanlarda çıkan bir filmin hikayesinin ona ait olduğunu öğreniyordum. Böylece akşamın filmi seçilmiş oldu.
Drive My Car, tiyatro oyuncusu bir adamı ve senarist olan karısını anlatarak başlıyor. Birbirini seven ama bir yandan da mesafeli bir ilişkileri var. Garip bir tedirginlik var aralarında. 20 yılı aşkın süredir beraber olmalarına rağmen bir yabancılık. Film ilerledikçe bunun nedenleri, etkileri ve oyuncunun hayatının nasıl değiştiğini izliyoruz. Film yavaş akıyor ve 3 saat uzunluğunda. Ama buna rağmen bir şekilde sizi tutuyor. Sanki ne zaman kırılacağını bekler gibi izliyorsunuz. Adam ne zaman kırılacak, şöforü olan kız ne zaman kırılacak, genç oyuncu ne zaman kırılacak... Hepsi de kırılıyor ve aslında beklediğinize ulaşıyorsunuz. O açıdan filmi tatmin edici bulduğumu söyleyebilirim.
Ama ilginçtir ilk defa bir japon filmini izlerken "Acaba batı sinemasında bu nasıl olurdu?" diye aklımdan geçirdim. Çünkü bazen karakter arasındaki o kültürel soğukluk sizi deli edebiliyor. Ama sonra çok da bir şey değişmeyeceğini de düşündüm. Nuri Bilge Ceylan filmi neyse Drive My Car'da oydu. Gerçekten aynı ayardaydı.
Drive My Car, çok uzun zamanda kurulan bir düzeni, bozmaktan korkmak ama bir yandan da hali hazırda zaten bozulmuş olduğunu görmezden gelmek üzerine bence. Sorunu görmezden gelmek başka bir şekilde her şeyi alt üst ediyor ama buna rağmen hala bozuk olduğunu inatla görmezden gelmeye devam ediyoruz. Sanki bunu asla itiraf etmezsek korktuğumuz asla gerçekleşmeyecekmiş gibi. Ama zaten gerçekleşmiş ki bu haldeyiz! Kendimizi garip bir illüzyonun içine hapsediyoruz. Evet, bunun çok basit bir sebebi var, kendimizi korumaya çalışıyoruz ama bir yandan da aslında kendimize çok daha derin bir yara açıyoruz. İleride yaşadığımız problemleri irdelediğimizde dönüp bu zamanlara bakmamızı gerektiren türden yaralar.
İnsan aslında fiziksel olarak hayatta kalma konusunda çok başarılı olup psikolojik açılardan çok güçsüz bir varlık.
Bu da film sonrası yaptığım son artistik çıkarım.
Ama film izlemek bana bu saçma sapan çıkarımlardan daha fazlasını katıyor. Mesela film sayesinde Murakami'nin Men Without Women kitabını öğrendim ve okumaya karar verdim. Ayrıca Anton Çehov'un Vanya Dayı oyununu öğrendim ve onu da merak ettim. Genel olarak Anton Çehov'u merak ettim çünkü filmde de onun metinleri hakkında çok artistik laflar vardı! Biraz internet araştırması yapacağım ve bir Çehov oyunu okuyacağım. Bugün kafede müşteri beklerken yapacaklarım arasında bu var.
Böyle şeyler yapınca televizyon karşısında geçirdiğim 3 saati boşuna geçirmemişim gibi geliyor ve mutlu oluyorum. Yine kendine bir şey kattın Bayan Kene, diyorum. Kendimi pohpohluyorum. Ha bu arada, korece işaret dilinde "pohpohlamak" kelimesinin nasıl gösterildiğini öğrendim!
Beynim gerçek bir çöplük ve bununla inanılmaz bir gurur duyuyorum!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder