1 Ağustos 2022 Pazartesi

Film Çarklarını Zorlamanın Zamanın Geldi

Birkaç gündür iyi bir film arayışı içindeydim. Bu durum, bu aralar sık yaşadığım bir şey değil, zira kendimi asla film izleyecek kadar odak sahibi hissedemedim. Film izlemektense kendimi 20 dakikalık dizi ve aniemelerle oyaladım. Ama bir noktada film izleme işine geri dönmek de istiyordum. Kolları sıvadım ve Netflix'de film arayışına giriştim. 

Farklı platformları da deneyebilirdim ama sadece Netflix'i karıştıracak kadar enerjim olduğunu hissediyordum.

 

Elimin gittiği ilk film Chaos Walking adında bir bilimkurgu oldu. Uzak bir gezegende kolonileşme evresinde olan bir insan topluluğunu anlatıyordu. Konu ilginçti ama bundan da önemlisi Tom Holland oynuyordu. Ve ben Tom Holland'ı baya iyi buluyordum. The Devil All The Time filmini de Netflix'de bulmuştum ve baya beğenmiştim. O nedenle Chaos Walking'e de bir şans vermeye karar verdim. 

Fazla uzatmaya gerek yok, pişman oldum. Pek dandik çıktı. Aslında fikir güzeldi ama senaryoda ciddi boşluklar vardı. Bazı şeyleri açıklama gereği duymamışlardı ama aslında açıklanması işleri çok daha eğlenceli bir hale getirebilirdi. O akşam televizyonu hayal kırıklığı ile kapadım. 

Ertesi gün iyi film arayışıma devam etmeye karar verdim. Bu sefer uzun zamandır izlemek istediğim ama kendisine rastladığım zamanlarda asla izlemek için uygun modda olmadığım The Lost Daughter filmini açtım. Olivia Colman, oyunculuğunu çok farklı film ve dizilerde oynayarak kanıtlamış harika bir kadındı ve bu filmde oynaması da filmi izlemek için yeterli bir sebepti. Bunun yanında Maggie Gyllenhaal'un fimi yönetmiş olması da işleri ilginç hale getiriyordu. İlk film yönetmenliği idi. Film iyi başladı, Olivia Colman, gerçekten iyiydi ama bu filmin de senaryosunu eksik buldum. Karakterlerin birbirleri ile ilişkilerine bir anlam veremedim. Çocuk sahibi olduktan sonra bunalıma giren bir kadının orta yaşı geçtikten sonra, kendi başına çıktığı bir tatili anlatırken kadını, kadının geçmişini, bunalımını, tanıştığı başka bir annenin kızı ile ilişkisinden yola çıkarak izliyoruz. Ama beni çok içine çekemedi. Anlam veremediğim hareketler ve diyaloglar vardı. 

Tabii uzun zamandır bu tip filmler izlemediğim için beynimin gerilemiş olması da bir ihtimal. Kafamı çalıştıracak, üzerine düşüneceğim filmler izlemeyeli baya oldu. Beynimdeki çarkların örümcek ağları ile kaplandığını düşününce anlam veremiyor oluşumun benden kaynaklanıyor olması çok büyük ihtimal. Filmi birileri ile konuşmak da isterdim, bana göremediklerimi göstermesi için ama etrafımda izleyen kimse olmadığı için bunu da yapamadım. Çok sevgili Roger Ebert'in sitesine bakıp film hakkındaki yorumları okuyabilirdim ama elim ona da gitmedi. Anlaşılan o ki biraz daha salak kalmayı istiyordum. Bunu da fark edince daha üstelememeye karar verdim.

Bir sonraki gece bir film denemesi daha yaptım. Bu sefer salaklaşan zihnimi biraz açacak bir bilimkurgu seçtim. Spiderhead adındaki filmi seçmemin sebebi de senaryosunu Deadpool'un seneryosunu yazan elemanın yazmış olmasıydı. Deadpool'u çok ama çok sevmiştim. Salaklaşmış zihnim için gayet iyi bir tercih olabilirdi. Ayrıca Chris Hemsworth oynuyordu. Senaryo kötü olsa bile güzel bir adamı izlemek beni eğlendirebilirdi. 

Bunu da fazla uzatmaya gerek yok, zerre eğlenmedim. Chaos Walking'den daha da kötü çıktı hatta! Bunun konusu da çok dandikti. Neresinden tutsan olmayacak cinsten bir filmdi. Bittiğinde baya söylendim. Netflix'e, filme ve kendime tabii ki. Yani tamam, salaklaşmış olabilirdim ama bu kadar da salaklaşmamıştım! Bunu görmek de bir yandan mutlu etti beni. Hala ortalama bir film tercihim olduğunu gördüm. 

Ve böylece dün geceye geldik. Bu sefer de Irresistable adında bir filmi açtım. Bu filmi listeye eklememdeki ilk sebep Steve Carell'in oynuyor olmasıydı. Bu zamana kadar Steve Carell'in izlediğim hiçbir filminden pişman olmamıştım. 

Buraya bir parantez açmak isterim ki (ama açmadım!) 40 Year Old Virgin filmini izlemememim sebebi de pişman olmak istemememden kaynaklanıyor.

Neyse, film demokrat partinin strateji uzmanı olan Steve Carell'in, ufak bir Wisconsin kasabasında belediye başkanlığını demokrat partiye üye yaptığı bir gaziye kazandırma çabasını anlatıyor. İtiraf etmeliyim, son günlerde izlediğim filmler arasında en iyi senaryoya sahip film bu çıktı! Şaşırtıcı bir sonu olmasının yanında, ABD'deki saçma seçim kampanyalarını, arkasındaki saçma sapan oyunları anlatıyordu. Irresistable beni hem güldürdü hem de bilmediğim bir şey öğretmiş oldu. İzlerken gerçekten keyif aldım. 4 günlük film maratonumun sonunda beğendiğim bir filme ulaşmış olmak beni mutlu etti.

Arka arkaya film izlemek bendeki film izleme dürtüsünü harekete geçirdi diyebiliriz. Mesela bu akşam da eve gidince bir film izlemek istiyorum. Netflix'de listeye attığım son bir film kaldı. Metal Lords. Başka insanlardan da bu filmi duyduğum için biraz umutluyum. Sonra da biraz Mubi'yi karıştıracağım. Ağ bağlamış çarklarımın çalışmasını biraz daha zorlayacak bir film bulabilirim. Yeşim Ustaoğlu'nun bir filmi var Mubi'de, izlemediğim, onu izlemek iyi olabilir. Dün izlediğim Flu Tv videosunda da yönetmenin ismine rastladım ve bunu bir işaret olarak algıladım. 

Bu zamana kadar aldığım işaretleri takip etmekten de pişman olmadım. Ya da olduysam bile hatırlamıyorum. Bu da demektir ki pişman olmadıklarım daha fazla. O yüzden takip etmeye devam edeceğim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder