Bu sefer bir gemideyim. Ama böyle mürettebatı az bir gemi. Sanki bir av gemisi. Şu mevsim mevsim çıkıp balık avlayanlardan. Büyük balıklar olmalı ama, çünkü gemi de büyük.
Büyük bir yemekhanesi var mesela. Duvarları şu savaş gemileri grisinden. Ama kesinlikle bir savaş gemisi değil.
Neyse, gemimizde küçük kayıklarda var. Onlardan biriyle, mürettebattan biri açılmış. Spesifik biri değil benim için. İş arkadaşım sadece.
Kayığı geri dönmüyor ama. Biz gemiden uzakta buluyoruz onu. Ölü buluyoruz onu. Kan revan içinde. Birinin öldürdüğünü söylüyorlar. Aslında bu gemide dönen bir dedikodu. Resmi bir açıklama olmaz böyle yerlerde, bilirsiniz. Ben baya biliyor olmalıyım ki, bu dedikodunun aslında doğru olduğunu ve içimizden birinin onu öldürdüğünü farkındayım.
İşte o, duvarları savaş gemisi grisi yemekhanedeyiz. Demir masalar var bir kaç tane. Aslında düşününce, o masaların yerine tek bir büyük masa olması böyle bir gemi için daha uygun olabilirdi, ama bizimkisi öyle değil işte. Ya iki kişi ya da tek kişi oturulmuş masalara. Benim karşımda da biri oturuyor. Yüzünü çok net hatırlamıyorum. Sakin sakin yemeğini yiyor. Ben yanımızda oturan, tek başına yiyen diğer birine bakıyorum. Sanırım ondan şüpheleniyorum. Ve sanırım bunu karşımdakine söylüyorum. Yemeğini yemeğe devam ediyor. Sonra kafasını kaldırıp bana bakıyor. Gözlerinin çok korkunç olduğunu hatırlıyorum. "Sence o mu öldürdü?" diyor. Ve ben, yanlış kişiyle oturmuş yemek yediğimi anlıyorum. Yanlış kişiyle konuştuğumu anlıyorum.
Zaten böyle şeyleri paylaşmamayı öğrenemedim bit türlü. İnsanın söylediklerinin illa ki kendi g.tüne gireceğini hiçbir zaman öğrenemedim.
Bir de belli ki doğru kişilerle konuşmayı da öğrenememişim. Neyse ki uyanmasını biliyorum.
27 Ekim 2010 Çarşamba
12 Ekim 2010 Salı
Süper Kahraman
Belinin ağrısı dayanılmazdı ama okuldan çıkarken kafasına koymuştu. Hatta Beşiktaş'a inmesinin nedeni de buydu. Bayan Kene okuldan çıktığı anda motora binmeden önce denize nazır bir tane yakmak istemişti. Ve işte buradaydı.
Büfeden alınmış taptaze bir paket ile kalabalığın içinde kendine tenha bir yer buluyor. Bir tane sigara çıkarıp, s.kik çakmağından olabildiğince verim almak adına ellerinin arasına gömülüp yakıyor. Verdiği nefes ile dumanın yanında pek çok şeyi üfleyip uzaklaştırıyor kendisinden. Ya da en azından öyle düşünüyor. Öyle olduğunun hayalini kuruyor. Hemen ardından ikinci nefesini alıyor. Çünkü hala içinde çeşitli artıkların kaldığına inanıyor. Onları da üfledikten sonra daha rahat. Ya da en azından öyle umuyor.
İlerleyen ateşin ardında bıraktığı küllerden kurtarıyor sigarasını. Uçuşan külleri dikkatle izliyor. Sanki nereye gittikleri önemliymişçesine. Ama aslında s.kinde değil. Sadece izlemek istiyor. Kendisiyle alakalı olmayan herhangi birşeyi izlemek istiyor. Tıpkı önünden akıp geçen insanları izlediği gibi.
Genç bir kadın hızlı adımlarla önündeki simitçinin yanına geliyor.
"İlk siftahımı yaptım Osman Abi, bozsana şu elliliği."
Adının Osman Abi olduğu anlaşılan simitçi yanındaki çocukla muhabbetini kesiyor, kadına dönüyor. "Bende de yok be, kızım." diyor. Simitçinin yanındaki çocuk muhtemelen 12, 13 yaşlarında. Suratında hayran bir gülümsemeyle kadını izliyor. Ürkekçe kolunu uzatıyor, elini kadının omzuna atıyor. Cesaret edebildiği kadar ufak bir sıkma hareketi yapıyor. Kadın çocuğa dönüyor, gülümsüyor, "Bir koşu bozuversene şunu." diyor. Kendisine duyulan hayranlıktan faydalanıyor.
Bayan Kene en çok o ürkekçe kol atışı seviyor. Gülümsüyor. Çocuk'un parayı alışını ve bozdurmak için hevesle koşusunu görmeyi bekliyor ki sahneyle arasına güneş gözlüklü biri giriyor.
"Merhaba bir şey sorabilir miyiz?" Muhtemelen Bayan Kene'den bir iki yaş küçük çocuk. Yanında da muhtemelen çocuktan bir iki yaş küçük bir kız var. Bayan Kene yer tarifi vermek için hazırlanıyor.
"Evet?"
"Teşekkürler." diyor çocuk. Durum anlaşılıyor. Ya greenpeace ya da bir başka gönüllü örgütün üyesi vızıldamaya gelmiş. Bayan Kene sigarasından bir nefes daha çekiyor ve dinlemeye koyuluyor.
Güneş gözlüklü çocuk görme engellilerden bahsediyor, kız arkadaşıyla bu işi burs almak adına yaptıklarından ve Bayan Kene, gazetelerinden alırsa kendilerine çok yardımcı olacağından bahsediyor. Bayan Kene ise türlü düşünceler içerisinde çocuğu dinliyormuş gibi yapıyor.
"İyi misiniz?"
İşte bu pek beklenmedik bir soru, diye düşünüyor Bayan Kene. Görme engellilerle bu sorunun ne alakası var. "Efendim?" diyor.
"Eliniz neden titriyor?" diye soruyor çocuk. Bayan Kene bakışlarını sigarayı tutan eline çeviriyor. Parmaklarının arasındaki sigara isterik hareketlerle hafif hafif dans ediyor. Gülüyor. "Bilmiyorum." diyor.
"İyi misiniz?" diye soruyor çocuk tekrar.
"Evet, evet, yok bir şeyim." diyor Bayan Kene.
"Kavga mı ettiniz birisiyle? Siniriniz mi bozuk?"
Bayan Kene çocuğun yavaş yavaş sinirini bozulduğunu düşünüyor. Daha fazla sormaya devam ederse ilk defa birisiyle kavga edecek. "Yok, hayır iyiyim ben, olur böyle." diyor. Gerçekten oluyor böyle arada. "Evet, ne diyordunuz?" diye çocuğun tekrar konuya dönmesini sağlıyor.
"Eğer gazetemizden alırsanız seviniriz." diyor çocuk. Gözlerinin hareketi siyah gözlüklerin arkasından gözükmeyebilir ama kafa hareketi ele veriyor çocuğu. Bir Bayan Kene'nin yüzüne bir eline bakıyor.
"Ne kadar?" diye soruyor Bayan Kene. En azından hal hatır sordu, diye düşünüyor. Cebindeki bozuk paralarda ağırlık yapmaya başlamıştı.
"En az üç lira ama içinizden ne kadar vermek gelirse." diyor.
Bayan Kene gülümsüyor. İçimden üç liradan bir kuruş fazla vermek gelmiyor, yavrum, diye düşünüyor. Elini cebine atıyor. Bozuk paraları şıngırdatıyor ve "Bende en fazla üç lira verebilirim." diyor.
Çocuk uğradığı hayal kırıklığını boynunu hafifçe bükerek gösteriyor. Bayan Kene'nin parayı çıkartışını izliyor. Avcundaki bozukluklardan üç tane bir lirayı toplarken nasıl debelendiğini izliyor. "İyisiniz, değil mi?" diye soruyor.
Üçüncü defa mı ama .mına koyıyım, diye isyan ediyor Bayan Kene. Ama isyanı dudaklarına bir gülümseme olarak yansıyor ve uzatıyor.
"Buyrun."
Çocuk parayı alıyor. "Teşekkürler." diyor, Bayan Kene'ye gazeteyi uzatıyor.
Bir maceranın daha sonuna geldiğini düşünüyor Bayan Kene, uzaklaşan çifti izlerken. Ama çocuk son bir atak daha yapıyor.
"Hiç ayağınızı sallar mısınız?" diyor ve gösteriyor. Ayağının ucuyla seri hareketlerle yeri dövüyor.
Bayan Kene hem soruya hem de izlediği gösteriye inanmaz bir vaziyette bir süre çocuğun yeri döven conversini izliyor.
"Hayır." diyor Bayan Kene. Şaşkın ifadeyle bu sefer çocuğun suratına bakıyor.
"Ben çok sallarım." diyor çocuk.
Ahh, öyle mi .mına koduğum, bende merak ediyordum süpriz yumurtadan çıkmış sümsük herifin teki ayağını sallıyor mu sallamıyor mu demek istiyor Bayan Kene ama demiyor. Dudakları gülümseme amaçlı inceliyor. Ama kesinlikle isteksizce.
"Doktor kalp sorunu, dedi." diyor. "Sizde bir kontrol ettirin."
Çizgi filmin asil kahramanı günü kurtarmanın ardından çizgi filmin konseptine uyarak çocuklara önemli bir ders veriyor. "Eğer elleriniz titriyorsa, eğer ayağını sallıyorsanız -işte aynen böyle!-, doktorunuza başvurun çocuklar! Sonra herşey için çok geç olabilir ve ben bile sizi kurtaramam..." Suratında hayranlık uyandırıcı bir gülümseme ile olmayan pelerini savurup, türlü kahramanlıkla kaldırdığı kız arkadaşını yanına olarak ufuğa doğru yol alıyor... Gözden kayboluyor...
Bayan Kene bir elinde parmakları arasına sıkıştırdığı yarısına kadar içilmiş sigarası, diğer elinde görme engelliler için aldığı gazete uzaklaşan çifti izliyor. Bu neydi şimdi anasını satıyım, diye düşünüyor. Süper duyarlı bir kahraman mı yoksa en güçlü silahı duyarlılık olan kötü adam mı?
Bayan Kene kötü adam olduğuna karar veriyor. Çünkü bu seride sadece tek bir kahraman var o da kendisi. Bayan Kene! Gerçek saçmalıkların içinde hayatta kalmaya, sıkıcı gerçekliklere azıcık animasyon katmaya çalışanların dostu ve yardımcısı Bayan Kene!
S.ktiğimin pezevengi, diye geçiriyor içinden Bayan Kene. Bitmek üzere olan sigarasından son bir nefes alıp izmariti atıyor. Tükürürcesine dumanı üflüyor ve aksi istikametteki ufka doğru yol alıyor. Motorlara doğru.
Bu gün uçmayacağım, diyor. Zira belim çok ağrıyor.
Perde akbil sesleriyle iniyor.
Büfeden alınmış taptaze bir paket ile kalabalığın içinde kendine tenha bir yer buluyor. Bir tane sigara çıkarıp, s.kik çakmağından olabildiğince verim almak adına ellerinin arasına gömülüp yakıyor. Verdiği nefes ile dumanın yanında pek çok şeyi üfleyip uzaklaştırıyor kendisinden. Ya da en azından öyle düşünüyor. Öyle olduğunun hayalini kuruyor. Hemen ardından ikinci nefesini alıyor. Çünkü hala içinde çeşitli artıkların kaldığına inanıyor. Onları da üfledikten sonra daha rahat. Ya da en azından öyle umuyor.
İlerleyen ateşin ardında bıraktığı küllerden kurtarıyor sigarasını. Uçuşan külleri dikkatle izliyor. Sanki nereye gittikleri önemliymişçesine. Ama aslında s.kinde değil. Sadece izlemek istiyor. Kendisiyle alakalı olmayan herhangi birşeyi izlemek istiyor. Tıpkı önünden akıp geçen insanları izlediği gibi.
Genç bir kadın hızlı adımlarla önündeki simitçinin yanına geliyor.
"İlk siftahımı yaptım Osman Abi, bozsana şu elliliği."
Adının Osman Abi olduğu anlaşılan simitçi yanındaki çocukla muhabbetini kesiyor, kadına dönüyor. "Bende de yok be, kızım." diyor. Simitçinin yanındaki çocuk muhtemelen 12, 13 yaşlarında. Suratında hayran bir gülümsemeyle kadını izliyor. Ürkekçe kolunu uzatıyor, elini kadının omzuna atıyor. Cesaret edebildiği kadar ufak bir sıkma hareketi yapıyor. Kadın çocuğa dönüyor, gülümsüyor, "Bir koşu bozuversene şunu." diyor. Kendisine duyulan hayranlıktan faydalanıyor.
Bayan Kene en çok o ürkekçe kol atışı seviyor. Gülümsüyor. Çocuk'un parayı alışını ve bozdurmak için hevesle koşusunu görmeyi bekliyor ki sahneyle arasına güneş gözlüklü biri giriyor.
"Merhaba bir şey sorabilir miyiz?" Muhtemelen Bayan Kene'den bir iki yaş küçük çocuk. Yanında da muhtemelen çocuktan bir iki yaş küçük bir kız var. Bayan Kene yer tarifi vermek için hazırlanıyor.
"Evet?"
"Teşekkürler." diyor çocuk. Durum anlaşılıyor. Ya greenpeace ya da bir başka gönüllü örgütün üyesi vızıldamaya gelmiş. Bayan Kene sigarasından bir nefes daha çekiyor ve dinlemeye koyuluyor.
Güneş gözlüklü çocuk görme engellilerden bahsediyor, kız arkadaşıyla bu işi burs almak adına yaptıklarından ve Bayan Kene, gazetelerinden alırsa kendilerine çok yardımcı olacağından bahsediyor. Bayan Kene ise türlü düşünceler içerisinde çocuğu dinliyormuş gibi yapıyor.
"İyi misiniz?"
İşte bu pek beklenmedik bir soru, diye düşünüyor Bayan Kene. Görme engellilerle bu sorunun ne alakası var. "Efendim?" diyor.
"Eliniz neden titriyor?" diye soruyor çocuk. Bayan Kene bakışlarını sigarayı tutan eline çeviriyor. Parmaklarının arasındaki sigara isterik hareketlerle hafif hafif dans ediyor. Gülüyor. "Bilmiyorum." diyor.
"İyi misiniz?" diye soruyor çocuk tekrar.
"Evet, evet, yok bir şeyim." diyor Bayan Kene.
"Kavga mı ettiniz birisiyle? Siniriniz mi bozuk?"
Bayan Kene çocuğun yavaş yavaş sinirini bozulduğunu düşünüyor. Daha fazla sormaya devam ederse ilk defa birisiyle kavga edecek. "Yok, hayır iyiyim ben, olur böyle." diyor. Gerçekten oluyor böyle arada. "Evet, ne diyordunuz?" diye çocuğun tekrar konuya dönmesini sağlıyor.
"Eğer gazetemizden alırsanız seviniriz." diyor çocuk. Gözlerinin hareketi siyah gözlüklerin arkasından gözükmeyebilir ama kafa hareketi ele veriyor çocuğu. Bir Bayan Kene'nin yüzüne bir eline bakıyor.
"Ne kadar?" diye soruyor Bayan Kene. En azından hal hatır sordu, diye düşünüyor. Cebindeki bozuk paralarda ağırlık yapmaya başlamıştı.
"En az üç lira ama içinizden ne kadar vermek gelirse." diyor.
Bayan Kene gülümsüyor. İçimden üç liradan bir kuruş fazla vermek gelmiyor, yavrum, diye düşünüyor. Elini cebine atıyor. Bozuk paraları şıngırdatıyor ve "Bende en fazla üç lira verebilirim." diyor.
Çocuk uğradığı hayal kırıklığını boynunu hafifçe bükerek gösteriyor. Bayan Kene'nin parayı çıkartışını izliyor. Avcundaki bozukluklardan üç tane bir lirayı toplarken nasıl debelendiğini izliyor. "İyisiniz, değil mi?" diye soruyor.
Üçüncü defa mı ama .mına koyıyım, diye isyan ediyor Bayan Kene. Ama isyanı dudaklarına bir gülümseme olarak yansıyor ve uzatıyor.
"Buyrun."
Çocuk parayı alıyor. "Teşekkürler." diyor, Bayan Kene'ye gazeteyi uzatıyor.
Bir maceranın daha sonuna geldiğini düşünüyor Bayan Kene, uzaklaşan çifti izlerken. Ama çocuk son bir atak daha yapıyor.
"Hiç ayağınızı sallar mısınız?" diyor ve gösteriyor. Ayağının ucuyla seri hareketlerle yeri dövüyor.
Bayan Kene hem soruya hem de izlediği gösteriye inanmaz bir vaziyette bir süre çocuğun yeri döven conversini izliyor.
"Hayır." diyor Bayan Kene. Şaşkın ifadeyle bu sefer çocuğun suratına bakıyor.
"Ben çok sallarım." diyor çocuk.
Ahh, öyle mi .mına koduğum, bende merak ediyordum süpriz yumurtadan çıkmış sümsük herifin teki ayağını sallıyor mu sallamıyor mu demek istiyor Bayan Kene ama demiyor. Dudakları gülümseme amaçlı inceliyor. Ama kesinlikle isteksizce.
"Doktor kalp sorunu, dedi." diyor. "Sizde bir kontrol ettirin."
Çizgi filmin asil kahramanı günü kurtarmanın ardından çizgi filmin konseptine uyarak çocuklara önemli bir ders veriyor. "Eğer elleriniz titriyorsa, eğer ayağını sallıyorsanız -işte aynen böyle!-, doktorunuza başvurun çocuklar! Sonra herşey için çok geç olabilir ve ben bile sizi kurtaramam..." Suratında hayranlık uyandırıcı bir gülümseme ile olmayan pelerini savurup, türlü kahramanlıkla kaldırdığı kız arkadaşını yanına olarak ufuğa doğru yol alıyor... Gözden kayboluyor...
Bayan Kene bir elinde parmakları arasına sıkıştırdığı yarısına kadar içilmiş sigarası, diğer elinde görme engelliler için aldığı gazete uzaklaşan çifti izliyor. Bu neydi şimdi anasını satıyım, diye düşünüyor. Süper duyarlı bir kahraman mı yoksa en güçlü silahı duyarlılık olan kötü adam mı?
Bayan Kene kötü adam olduğuna karar veriyor. Çünkü bu seride sadece tek bir kahraman var o da kendisi. Bayan Kene! Gerçek saçmalıkların içinde hayatta kalmaya, sıkıcı gerçekliklere azıcık animasyon katmaya çalışanların dostu ve yardımcısı Bayan Kene!
S.ktiğimin pezevengi, diye geçiriyor içinden Bayan Kene. Bitmek üzere olan sigarasından son bir nefes alıp izmariti atıyor. Tükürürcesine dumanı üflüyor ve aksi istikametteki ufka doğru yol alıyor. Motorlara doğru.
Bu gün uçmayacağım, diyor. Zira belim çok ağrıyor.
Perde akbil sesleriyle iniyor.
24 Eylül 2010 Cuma
Filmekimi
Tam zamanında geldi yemin ederim. Kararmış salonlarda, uzak insanların uzak hayatlarındaki türlü türlü konulara tanık olmanın tam zamanı. 8 ekimde başlıyormuş. Biletleri 2 ekimde satışa çıkıyormuş. Kafa dağıtmanın en şahane yöntemi, yemin ederim. Güzel filmler de buldum. Şanslıyım, tam beğenmeye başladığım insanların filmleri var. Gael Garcia'nın, Philip Seymour ve hatta Patti Smith'in yer aldığı bir filmde var. Yapımcılığını David Lynch'in yaptığı bir film de var. Charlotte Gainsbourg'un oynadığı var.
Bu arada Cannes'da Eşcinsel Palmiye öldülü verildiğini biliyor muydunuz? Ben nasıl verildiği konusunu düşünmek istedim. Sonra vazgeçtim. Neyse... filme gidip gitmemek konusunda kararsızım.
Film araştırmalarım daha bitmedi. Daha 2 ekime de çok var. En azından ona çok var. Şöyle güzelinden film listesi yapacağım. Gidip hemen alacağım kitapçığından, o takvimi bir güzel dolduruacağım. Sonra bak, o salondan, bu salona koştururken ne kadar huzurlu olacağım.
Bu arada Cannes'da Eşcinsel Palmiye öldülü verildiğini biliyor muydunuz? Ben nasıl verildiği konusunu düşünmek istedim. Sonra vazgeçtim. Neyse... filme gidip gitmemek konusunda kararsızım.
Film araştırmalarım daha bitmedi. Daha 2 ekime de çok var. En azından ona çok var. Şöyle güzelinden film listesi yapacağım. Gidip hemen alacağım kitapçığından, o takvimi bir güzel dolduruacağım. Sonra bak, o salondan, bu salona koştururken ne kadar huzurlu olacağım.
20 Eylül 2010 Pazartesi
The Science of Sleep
Rüyalarımın saçmalık dozunda pik yaptığı bu günlerde "The Science of Sleep" filmini izlemek çok yerinde bir hareket oldu!
Ciddiyim! Rüyalar, rüyaların malzemeleri ve gerçeklikle aralarındaki tuhaf paralellik...
Son zamanlarda bu kadar eğlenceli, gerçekçi ama aynı zamanda absurd bir film izlememiştim. Gail Garcia ve Charlotte Gainsbourg' a saygı duydum. Ama en çok da yönetmene, Michel Gondry'e. Kullandıkları malzemelere ve Garcia'nın beyin stüdyosuna bayıldım. Bende öyle bir şeyler yapabilmek, yaratabilmek isterdim. Hani "ilham verici" derler ya, işte o bu film için çok doğru bir anlatım olur.
Bu arada Gail Garcia'ya aşık olduğumu da belirtmek isterim. Çok güzel ağlıyor.
Film sürrealist filmler listesinde yer alıyor. Zaten yönetmenin bir diğer filmi olan "Eternal Sunshine of The Spotless Mind" da listede.
Ama kesinlikle bu filmi daha çok beğendim. Hatta en sevdiğim filmler listemde ilk 10 a kesin girer. Imdb'den 7.4 almış.
Mutlu uyuyacağım kesin.
Ciddiyim! Rüyalar, rüyaların malzemeleri ve gerçeklikle aralarındaki tuhaf paralellik...
Son zamanlarda bu kadar eğlenceli, gerçekçi ama aynı zamanda absurd bir film izlememiştim. Gail Garcia ve Charlotte Gainsbourg' a saygı duydum. Ama en çok da yönetmene, Michel Gondry'e. Kullandıkları malzemelere ve Garcia'nın beyin stüdyosuna bayıldım. Bende öyle bir şeyler yapabilmek, yaratabilmek isterdim. Hani "ilham verici" derler ya, işte o bu film için çok doğru bir anlatım olur.
Bu arada Gail Garcia'ya aşık olduğumu da belirtmek isterim. Çok güzel ağlıyor.
Film sürrealist filmler listesinde yer alıyor. Zaten yönetmenin bir diğer filmi olan "Eternal Sunshine of The Spotless Mind" da listede.
Ama kesinlikle bu filmi daha çok beğendim. Hatta en sevdiğim filmler listemde ilk 10 a kesin girer. Imdb'den 7.4 almış.
Mutlu uyuyacağım kesin.
15 Eylül 2010 Çarşamba
Soom
Biraz önce izledim. Kim Ki-duk'un izlediğim beşinci filmi (evet, bunu artistlik olsun diye belirtiyim dedim. Ama aynı zamanda önemli bir ayrıntı).
Açıkçası, adamın filmlerini beğeniyorum. Kullandığı müziklerden tut, görüntülerine kadar. Tamam, az diyalog olması bazen insanı sıkabiliyor ama bence, anlamsız diyaloglar olmasından daha iyi. Aptal salak, her duygunun gereksiz yere sözlerle anlatılmasında herhangi bir mana göremiyorum. Daha rahat izlenmesi için bir yol bence. Bir yandan yemek hazırlarken ya da ne biliyim, internette gezinirken izleyebileceğiniz bir film değil. İzlerken her noktasına dikkat ettiğinizde tatmin olacağınız türden bir film. Yani şimdiye kadar izlediklerim öyleydi (Şimdi de, buraya kadar yaptığım artistliklerin üstünü kapatıyorum ama bu da önemli bir ayrıntı... bence...).
Soom'da, hatunun söylediği her şarkıyı sevdim. Özellikle yaz mevsimini anlatan favorim. Hatunun söyleyişini, söyledikten sonraki utanışını ve her şarkıdan sonra hayatına dair bazı şeyleri paylaşmasını sevdim. Ne kadar saçma gözükse de bazen, bazen neyi neden istediğini bilemesen de sadece istersin. Bir şekilde çeker seni. Filmde olan buydu. Onları ayıran gardiyana rağmen, öpüşmek için birbirlerini çekiyorlardı.
Odun olabilirim ama sanırım bu tip ilişkileri seviyorum. Saçma kaprisler, iltifatlar, yalanlar ya da aptal dokunuşları sevmiyorum.
Hatunun kocasını sevdim. Belki filmdeki tek sevilmeyecek karakter odur. Ama ben sevdim. İlk başta merakını, cesaretini sonra kızgınlığını ve sonunda kabullenişini sevdim. Son olduğu için mi kabul etti, yoksa artık kaybettiğini anladığını için mi, bilmiyorum. Ama elindekine tutunup, gerisini umursamadığı için sevdim. Sonunda karısıyla şarkı söylediği için sevdim.
Uzak doğu filmlerinin bende tuhaf bir etkisi oluyor. Ağlamaklı oluyorum. Tam olarak bunu hissediyorum. Biraz yalnız, biraz da uzak hissediyorum. Belki müzikleridir, belki o müziklerle beraber gördüğün manzaralardır. Ya da sadece, yan yana yatan, dokunmayan, konuşmayan vücutlardır. Neden bilmiyorum, ama bittiklerinde ağlamaklı oluyorum.
Son olarak, son artistliğimi de alenen yapıyıyım diyorum. Bence, kesinlikle uzak doğu filmlerinde şu şiirsellik denilen şeyden var. Hakkaten var. En azından benim şiirsellik tanımımı karşıladığını düşünüyorum.
Açıkçası, adamın filmlerini beğeniyorum. Kullandığı müziklerden tut, görüntülerine kadar. Tamam, az diyalog olması bazen insanı sıkabiliyor ama bence, anlamsız diyaloglar olmasından daha iyi. Aptal salak, her duygunun gereksiz yere sözlerle anlatılmasında herhangi bir mana göremiyorum. Daha rahat izlenmesi için bir yol bence. Bir yandan yemek hazırlarken ya da ne biliyim, internette gezinirken izleyebileceğiniz bir film değil. İzlerken her noktasına dikkat ettiğinizde tatmin olacağınız türden bir film. Yani şimdiye kadar izlediklerim öyleydi (Şimdi de, buraya kadar yaptığım artistliklerin üstünü kapatıyorum ama bu da önemli bir ayrıntı... bence...).
Soom'da, hatunun söylediği her şarkıyı sevdim. Özellikle yaz mevsimini anlatan favorim. Hatunun söyleyişini, söyledikten sonraki utanışını ve her şarkıdan sonra hayatına dair bazı şeyleri paylaşmasını sevdim. Ne kadar saçma gözükse de bazen, bazen neyi neden istediğini bilemesen de sadece istersin. Bir şekilde çeker seni. Filmde olan buydu. Onları ayıran gardiyana rağmen, öpüşmek için birbirlerini çekiyorlardı.
Odun olabilirim ama sanırım bu tip ilişkileri seviyorum. Saçma kaprisler, iltifatlar, yalanlar ya da aptal dokunuşları sevmiyorum.
Hatunun kocasını sevdim. Belki filmdeki tek sevilmeyecek karakter odur. Ama ben sevdim. İlk başta merakını, cesaretini sonra kızgınlığını ve sonunda kabullenişini sevdim. Son olduğu için mi kabul etti, yoksa artık kaybettiğini anladığını için mi, bilmiyorum. Ama elindekine tutunup, gerisini umursamadığı için sevdim. Sonunda karısıyla şarkı söylediği için sevdim.
Uzak doğu filmlerinin bende tuhaf bir etkisi oluyor. Ağlamaklı oluyorum. Tam olarak bunu hissediyorum. Biraz yalnız, biraz da uzak hissediyorum. Belki müzikleridir, belki o müziklerle beraber gördüğün manzaralardır. Ya da sadece, yan yana yatan, dokunmayan, konuşmayan vücutlardır. Neden bilmiyorum, ama bittiklerinde ağlamaklı oluyorum.
Son olarak, son artistliğimi de alenen yapıyıyım diyorum. Bence, kesinlikle uzak doğu filmlerinde şu şiirsellik denilen şeyden var. Hakkaten var. En azından benim şiirsellik tanımımı karşıladığını düşünüyorum.
9 Eylül 2010 Perşembe
Taklit
Bayramın bir anlamı yok, diye düşünüyor Bayan Kene. En azından benim için bir anlamı yok.
Düşüncelerini tükenmez kaleminin git-gelleri ile somutlaştırıyor.
Hele de ilk günü, diye ekliyor, kesinlikle çekilmez. Sabah hazırlıkları, ilk gün gerginlikleri, iğrenç, akma çabası içerisinde olup akamıyor olmanın yarattığı sinirli trafikle boğuşma saatleri... Bayan Kene bütün bu işkencevari ritüellerin, zaten ayda bir iki kere yapılan sülale toplantılarına bir yenisi eklemek için değmeyeceğine inanıyor.
"Ailecek toplanmak mı?! Daha geçen hafta görüşmedik mi?"
"Ama bu bayram!.."
Uuu, beybi...
Bayan Kene evden çıkmadan, eve kaçta döneceğini düşünüyor. Bayram gününün genel anlamını kaybedip, kendisi için anlamlanacağı zamanı tahmin ediyor.
Çünkü Bayan Kene için bayramın tek anlamı tatil. Biraz tatil, biraz uyku, biraz uzaklık... Sabahları yatağı geç terk edip, geceyi istediklerini yaparak kapamak. Haftasonuna denk gelmeyen bayramın tek özelliği bu, onun için.
Bayan Kene için bayramın ikinci günü de ayrı. Bu sefer de gereksiz komşu ziyaretleri. Evde pijamalarınla oturamamanın yarattığı memnuniyetsizlik ve oturduğun süre zarfı boyunca da çevreye verilen huzursuzluk. Odaya çekilip hiç çıkmamanın ne kadar güzel olacağı düşüncesi güzel bir rüya.
Ama, diye düşünüyor Bayan Kene, bu bayramın ayrı bir b.ktanlığı var.
İpe sapa gelmez senaryoların sonucu hissedilen huzursuzluk ve korku. Sorulan sorulara alınan cevaplarda ki tatminsizlik ve bu tatminsizliğin getirdiği asabiyet. Yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Bayan Kene, yanındaki koltuğa uzanmış Bayan Mavi'ye bakıyor. Baş ağrısı tutmuş kadın, bir yandan akan burnunu siliyor. Bayramın bütün b.ktanlığını yaşıyor. En çok da yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Saat 4'e geliyor. Sabaha karşı 4.
Aslında Bayan Kene biliyor. Korkulacak bir şey olmadığını biliyor. Kuruntulardan daha öte olmayacaklarını biliyor. Çünkü onlar, dram filmlerinin giriş gelişme sonuçlarının sahneleri. Bayan Kene'nin bu gibi filmlerle işi olmaz. Seyreder ama içinde bulunmaz. Ona ait hiçbir şahıs da bu filmlerin içinde rol almaz. Bunun bilincinde. Ama korkaklığı, bazen Bayan Kene'nin süper gücü olan Mantık'ını etkileyen bir kriptonit haline geliyor. Neyseki ara sıra. Neyseki çok düşünen bir insan değil.
Bayan Kene'nin anı kırıntıları arasında bir isim kafasına takılıyor. Taklitçi yengeç. Çılgın Korsan Jack'in bir bölümünde gördüğünü hatırlıyor. Ne çizgi film ne de taklitçi yengeçin o bölümdeki rolü Bayan Kene'ye onu hatırlatan. "Taklitçi" kelimesi kilit olan.
Defterini kapamaya hazırlanırken Bayan Kene bütün bunlara sebep olan insana teşekkürlerini sunması gerektiğini düşünüyor. Bu satırların kurgusu kesinlikle ona ait değil. Karakterler, mekanlar ve olaylar Bayan Kene'nin çarpıtılmış gerçeklerinin farklı bir yansıması ama anlatım kesinlikle ona ait değil. Kilit kelime durumu çok güzel anlatıyor. Anlatım tamamen bir "taklit". Bayan Kene de tamamen bir "taklikçi". Ama hem yazması hem de okuması zevkli, diye kendini bir şekilde teselli ediyor. Ya da "teselli etmek"nin yerine daha iyi bir kelime buluncaya kadar idare ediyor.
Bu gecenin son notu da bunu Doktor Civan'a verip vermemek oluyor. Vermeye karar verirse bir iki açıklama anlamında not düşmesi gerekir. Ayrıca yazdıklarını vermenin de Doktor Civan'la ilişkisine pek yapıcı bir etki yaptığını da düşünmüyor. Bazen Bayan Kene, onu korkuttuğunu bile düşünüyor. Ya da hayal kırıklığına uğrattığını. Bunu nasıl yaptığından emin değil ama işte Mantık'ının s.çtığı diğer bir anda bu.
Hadi git yat, diyor Bayan Kene. Bu kadar yazdığın yeter. Özgün de değiller zaten, diyor. Bu gereksiz eleştirinin bir anlamı yok aslında. Zira yazdıklarından zevk alıyor. Yazmaktan zevk alıyor. Bayan Kene içten içe iyi bir taklitçi olduğuna da inanmakta ama bunu asla sesli söyleyemiyor. Taklitçi olmaktan korktuğu için değil. İyi bir taklitçi olamamaktan korktuğu için. Ama seviyor. En azından gerçekten içinden gelerek yaptığı tek şeyin bu olduğunu biliyor.
Bayan Kene kapanışı güzel yaptığına inanarak defterini kapıyor.
Düşüncelerini tükenmez kaleminin git-gelleri ile somutlaştırıyor.
Hele de ilk günü, diye ekliyor, kesinlikle çekilmez. Sabah hazırlıkları, ilk gün gerginlikleri, iğrenç, akma çabası içerisinde olup akamıyor olmanın yarattığı sinirli trafikle boğuşma saatleri... Bayan Kene bütün bu işkencevari ritüellerin, zaten ayda bir iki kere yapılan sülale toplantılarına bir yenisi eklemek için değmeyeceğine inanıyor.
"Ailecek toplanmak mı?! Daha geçen hafta görüşmedik mi?"
"Ama bu bayram!.."
Uuu, beybi...
Bayan Kene evden çıkmadan, eve kaçta döneceğini düşünüyor. Bayram gününün genel anlamını kaybedip, kendisi için anlamlanacağı zamanı tahmin ediyor.
Çünkü Bayan Kene için bayramın tek anlamı tatil. Biraz tatil, biraz uyku, biraz uzaklık... Sabahları yatağı geç terk edip, geceyi istediklerini yaparak kapamak. Haftasonuna denk gelmeyen bayramın tek özelliği bu, onun için.
Bayan Kene için bayramın ikinci günü de ayrı. Bu sefer de gereksiz komşu ziyaretleri. Evde pijamalarınla oturamamanın yarattığı memnuniyetsizlik ve oturduğun süre zarfı boyunca da çevreye verilen huzursuzluk. Odaya çekilip hiç çıkmamanın ne kadar güzel olacağı düşüncesi güzel bir rüya.
Ama, diye düşünüyor Bayan Kene, bu bayramın ayrı bir b.ktanlığı var.
İpe sapa gelmez senaryoların sonucu hissedilen huzursuzluk ve korku. Sorulan sorulara alınan cevaplarda ki tatminsizlik ve bu tatminsizliğin getirdiği asabiyet. Yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Bayan Kene, yanındaki koltuğa uzanmış Bayan Mavi'ye bakıyor. Baş ağrısı tutmuş kadın, bir yandan akan burnunu siliyor. Bayramın bütün b.ktanlığını yaşıyor. En çok da yorgunluk, bıkkınlık ve sinir.
Saat 4'e geliyor. Sabaha karşı 4.
Aslında Bayan Kene biliyor. Korkulacak bir şey olmadığını biliyor. Kuruntulardan daha öte olmayacaklarını biliyor. Çünkü onlar, dram filmlerinin giriş gelişme sonuçlarının sahneleri. Bayan Kene'nin bu gibi filmlerle işi olmaz. Seyreder ama içinde bulunmaz. Ona ait hiçbir şahıs da bu filmlerin içinde rol almaz. Bunun bilincinde. Ama korkaklığı, bazen Bayan Kene'nin süper gücü olan Mantık'ını etkileyen bir kriptonit haline geliyor. Neyseki ara sıra. Neyseki çok düşünen bir insan değil.
Bayan Kene'nin anı kırıntıları arasında bir isim kafasına takılıyor. Taklitçi yengeç. Çılgın Korsan Jack'in bir bölümünde gördüğünü hatırlıyor. Ne çizgi film ne de taklitçi yengeçin o bölümdeki rolü Bayan Kene'ye onu hatırlatan. "Taklitçi" kelimesi kilit olan.
Defterini kapamaya hazırlanırken Bayan Kene bütün bunlara sebep olan insana teşekkürlerini sunması gerektiğini düşünüyor. Bu satırların kurgusu kesinlikle ona ait değil. Karakterler, mekanlar ve olaylar Bayan Kene'nin çarpıtılmış gerçeklerinin farklı bir yansıması ama anlatım kesinlikle ona ait değil. Kilit kelime durumu çok güzel anlatıyor. Anlatım tamamen bir "taklit". Bayan Kene de tamamen bir "taklikçi". Ama hem yazması hem de okuması zevkli, diye kendini bir şekilde teselli ediyor. Ya da "teselli etmek"nin yerine daha iyi bir kelime buluncaya kadar idare ediyor.
Bu gecenin son notu da bunu Doktor Civan'a verip vermemek oluyor. Vermeye karar verirse bir iki açıklama anlamında not düşmesi gerekir. Ayrıca yazdıklarını vermenin de Doktor Civan'la ilişkisine pek yapıcı bir etki yaptığını da düşünmüyor. Bazen Bayan Kene, onu korkuttuğunu bile düşünüyor. Ya da hayal kırıklığına uğrattığını. Bunu nasıl yaptığından emin değil ama işte Mantık'ının s.çtığı diğer bir anda bu.
Hadi git yat, diyor Bayan Kene. Bu kadar yazdığın yeter. Özgün de değiller zaten, diyor. Bu gereksiz eleştirinin bir anlamı yok aslında. Zira yazdıklarından zevk alıyor. Yazmaktan zevk alıyor. Bayan Kene içten içe iyi bir taklitçi olduğuna da inanmakta ama bunu asla sesli söyleyemiyor. Taklitçi olmaktan korktuğu için değil. İyi bir taklitçi olamamaktan korktuğu için. Ama seviyor. En azından gerçekten içinden gelerek yaptığı tek şeyin bu olduğunu biliyor.
Bayan Kene kapanışı güzel yaptığına inanarak defterini kapıyor.
24 Ağustos 2010 Salı
Freaks
Sonunda bunu da izledim. Listede izlemediğim bir ya da iki film kaldı. Onları da izlerim bir ara.
Gelelim Freaks'e...
Kendimi bir şekilde kötü hissediyorum. Ama bu Eraserhead'i izledikten sonra beynimin tecavüze uğradığını hissetmem gibi bir şey değil. Kendimi "kötü" hissediyorum.
Film gerçekten isminden anlaşılacağı gibi, sirkte Freak Show denilen bölümde çalışan insanları anlatıyor. Ama film başlamadan önce sizi, insanın suratına tokadı yapıştıran bir yazı ile karşılıyor. Onu okuduktan sonra bir an izlememeyi düşündüm mesela. Neyse, bu düşünceden vazgeçtim ve izledim. Bunun sonucu olarak da o çizgi filmlerde, komiklik olsun diye çizilmiş insanların gerçekten nasıl varolduklarını gördüm. Kötü hissetmemin sebebi de bu oldu. O insanın suratına çarpan yazıya rağmen izlerken rahatsız olduğumu farkedince kendimi kötü hissettim. Filmden değil de, kendimden rahatsız oldum diyebilirim.
1932 yapımı bir filmmiş. Ve bence, güzel bir konusu var. İzlemesi zor hakikaten. Bilmiyorum. Sadece kendimi kötü hissediyorum. Sanırım bol kanlı, kesmeli, biçmeli korku filmlerime dönsem daha iyi hissedeceğim.
Kendi rahatsız edici film listemi yapsam Eraserhead'in ilk sırayı alacağından emindim. Ama ikinci sıraya kimi koyacağımı bilmiyordum. Freaks'i koyabilirim. Eraserhead beynimi kirletti, Freaks ise kendimi kirli hissettirdi. Listenin geri kalanı için düşünmem lazım.
Şu an bu hissettiklerim dışında diğer bir sorun da, salonu üç gecekelebeği ile paylaşıyor olmam. Diken üstünde olmanın ne demek olduğunu bu gibi zamanlarda çok iyi anlıyorum. Ama kalbim bu strese dayanamıyor. Yatsam iyi olacak.
Gelelim Freaks'e...
Kendimi bir şekilde kötü hissediyorum. Ama bu Eraserhead'i izledikten sonra beynimin tecavüze uğradığını hissetmem gibi bir şey değil. Kendimi "kötü" hissediyorum.
Film gerçekten isminden anlaşılacağı gibi, sirkte Freak Show denilen bölümde çalışan insanları anlatıyor. Ama film başlamadan önce sizi, insanın suratına tokadı yapıştıran bir yazı ile karşılıyor. Onu okuduktan sonra bir an izlememeyi düşündüm mesela. Neyse, bu düşünceden vazgeçtim ve izledim. Bunun sonucu olarak da o çizgi filmlerde, komiklik olsun diye çizilmiş insanların gerçekten nasıl varolduklarını gördüm. Kötü hissetmemin sebebi de bu oldu. O insanın suratına çarpan yazıya rağmen izlerken rahatsız olduğumu farkedince kendimi kötü hissettim. Filmden değil de, kendimden rahatsız oldum diyebilirim.
1932 yapımı bir filmmiş. Ve bence, güzel bir konusu var. İzlemesi zor hakikaten. Bilmiyorum. Sadece kendimi kötü hissediyorum. Sanırım bol kanlı, kesmeli, biçmeli korku filmlerime dönsem daha iyi hissedeceğim.
Kendi rahatsız edici film listemi yapsam Eraserhead'in ilk sırayı alacağından emindim. Ama ikinci sıraya kimi koyacağımı bilmiyordum. Freaks'i koyabilirim. Eraserhead beynimi kirletti, Freaks ise kendimi kirli hissettirdi. Listenin geri kalanı için düşünmem lazım.
Şu an bu hissettiklerim dışında diğer bir sorun da, salonu üç gecekelebeği ile paylaşıyor olmam. Diken üstünde olmanın ne demek olduğunu bu gibi zamanlarda çok iyi anlıyorum. Ama kalbim bu strese dayanamıyor. Yatsam iyi olacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)