10 Şubat 2021 Çarşamba

Bir Sözelci ve Bir Sayısalcı Bara Gitmiş

Avukat bir ailenin çocuğu olmama rağmen, idol haline getirdiğim dayılarımın mühendis, mimar olmaları beni mühendis olmaya yönlendirdi. Evet, sayısal konuları daha kolay kavrıyordum ama açık konuşalım sözel konuları hiç zevkli hale getirmeyen bir eğitim sistemimiz var. Sayısal şeylerdeki ezberler çok daha az ve sözel sadece ezber üzerine kurulu, çok harika eğitim hayatımızda. Bu da doğal olarak beni daha fazla somut şeyler üzerine yoğunlaşmaya, düşünmeye ve mesleki kariyerimi bu yönde inşa etmeye karar verdim. 

Yazmak hep yaptığım bir şeydi. Tam olarak, çocuğunun sanat ve edebiyata yönelmesini istemeyen ailelerin dediğini yaptım ve mühendis olup hobi olarak yazdım.
Bu arada ailem kesinlikle bana böyle bir dayatmada bulunmadı. Babam zaten ne olursam olayım ama evde yanında olayım kafasındaydı. Annem ne istersem yapmakta özgür olduğumu neredeyse kafama çekiçle vurarak yerleştirmeye çalıştı. Anneannem, daha eski bir jenerasyon olarak, mühendis ve doktor olmanın prestij getireceği fikrinde idi ve prestij Dominantlar Kraliçesi için oldukça önemliydi. Dayım mühendis olmanın hayatı yorumlamak için son derece önemli olduğunu düşünüyordu. İstediğin noktada mesleğini değiştirebilirsin ve mühendislik okumak sana yaptığın her işte yardımcı olacaktır, demişti.

Görünen o ki dayım bahsi kazandı.

Aslında lisedeki Bayan Kene psikiyatrist olmak istiyordu. Ama yetersiz öz güveni ve aslında yeteri kadar da istememesinden kaynaklı olarak puanının iyi bir üniversitedeki tıbba yetmeyeceğini anladığı zaman bu isteğini bırakıp mühendis olmaya karar verdi. Bu konuda Bir Zamanlar Sıkıntılı Bey'den çok farklıyız. O istediği mesleği öğrenmek adına başka bir şehirdeki başka bir üniversiteye gitti. Ben Samsun Tıp Fakültesine psikiyatrist olmak için gitmezdim. Ama o veteriner olmak için gitti. 

Her neyse, kariyerim için her zaman güvenli adım atmanın daha mantıklı olduğunu düşündüm. Ama şimdi daha derine indikçe bunun tamamen hayata dair korkaklığımdan kaynaklandığını görebiliyorum. Garanticiliğimin korkaklıktan ileri geldiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Zira mesleğimi hiçbir zaman kardeşimin benimsediği gibi benimsemedim. Ama yazmayı hep bir meslek olarak istedim.  

Mühendis olmaktan zevk aldığım zamanlar oldu. Kafamın çok daha hızlı çalıştığını hissediyor, kavradığımı görmek ve kavradığım şeyi ortaya koymak hoşuma gidiyordu. Somut şeyler üzerine kazandığım pratiklik, gerçekten dayımın ne kadar haklı olduğunu gösterdi. İnşaat mühendisliği dışında yaptığım işlerdeki başarımı ve teknik konulara olan hakimiyetimi tamamen mühendisliğe borçluyum.

Yalnız zamanla, bunun aynı zamanda bir dezavantaj yarattığını düşünmeye başladım. 

Etrafımda hiç sözel arkadaşımın olmaması, kantin muhabbetlerine çok daha soyut kavramlar üzerine düşünen tek bir elemanın olmaması bence büyük bir eksik. İnsan beyni aslında tek bir konuya yöneltilemeyecek kadar kabiliyetli. Aç ve açık. Ama üniversitede aldığınız seçmeli sosyal bilimler onu geliştirmek için yetersiz. Aldığım ve zevkle gittiğim bir dersin yapı statiği ve diğerinin de mitoloji olması aslında beynimin ikisinden de ne kadar zevk aldığını bana gösteriyor. Yine de yaşadığımız hayat, toplum ve eğitim sizi sadece tek bir alana yöneltmek üzerine kurulu. Öyle olunca bir mühendis olarak mezun olduğunuz zaman soyut kavramlardan baya uzaklaşmış oluyorsunuz. İş hayatında da sizin kadar uzak insanlarla beraber olmaya başladıkça o uzaklık gittikçe artıyor.

Bunun neden önemli olduğunu hayatımın son 3 senesine giren sözel insanların varlığı ile anladım. Teknik şeylerden anlamam hayatımı somut olarak kolaylaştırırken, soyut kavramlara uzaklığım insanları, toplumları ve özellikle de kendimi anlamamı çok daha zorlaştırmış. Mantıklı olanın "doğru" olduğu bilincine sıkı sıkıya tutunur hale geldiğimi soyut olarak analiz ederek karar vermenin "yanlış" olmadığını fark etmemle oldu. Karar mekanizmalarında doğru ya da yanlış bir yöntemin olmadığını gördüm. Doğru ve yanlış kararlar var ama yöntem yüzünden doğru ya da yanlış değiller. Yöntemi kullanış biçimimizin buna büyük bir etkisi var. Açıklayayım...

Bir karar verirken mantığım bana izlemem gereken yolu çok açık bir şekilde gösteriyor. Ve ben ona o kadar güveniyorum ki bu kararın sonuçlarının ben de ne gibi etkileri olacağını analiz etmeden uyguluyorum. Sonuç, mantığımın kabul ettiği ve duygularımın rahat olmadığı bir bocalamaya düşüyorum. Bunu geriye atıyorum, atıyorum, atıyorum ve bir anda mantığımı susturacak kadar hırçın bir şekilde bağıran duygularımla mantığıma hiç uymayan ama duygularımın ihtiyacı olan bir boşalma yaşıyorum. Bunun tam tersini kendini, hayatı ve toplumu analiz etmek üzerine yoğunlaşan biri için de kurabiliriz. Soyut kavramların önemine yoğunlaşmaktan somutun pratikliğinden gittikçe uzaklaşmaları, daha karmaşık bir hayatın içine çekilmeleri bence gayet olası. Tabii ki bir sözel olmadığım, soyut kavramlara üzerine yeni yeni düşünüp, yeni yeni tartışmalar içine girdiğim için değerlendirmem çeşitli anlamsızlıklar içerebilir. Burada sözelci arkadaşlarımın beni aydınlatmasını isterim.

Hayat benim için çok düz, üstüne uzun süre düşünülecek kavramların olmadığı bir yerdi. Ama insanın kendi varlığının öyle olmaması nedeniyle hep bir çatışma içindeydim. Bence etrafımdaki pek çok sayısalcı arkadaşımda aynı çatışmanın içinde. Bu çatışmanın nedenlerini de hep somut olarak tanımlamaya çalışıyor, somut değişiklikler yaparak huzur bulmaya çalışıyoruz. Bizi rahat ettiren ya da huzur eden şeylerin soyut kavramlar olabileceği ihtimaline verdiğimiz katsayı çok düşük. Eğer o katsayıyı büyütürsek problem bizim anlama kapasitemizden uzaklaşacak ve çözümünü bilmediğimiz bir denklemle baş başa kalacağız. O yüzden mühendislerin çok sevdiği "sabunlamayı" kendimizde de uyguladığımızı düşünüyorum. Değerleri işimize gelecek şekilde eksiltiyor ya da arttırıyoruz. Mantığımıza uyacak hale getirdikten sonra "İşte problem bu ve çözümü de bu şekilde!" diyerek rahatlıyoruz. Tekniğin özümüzü baskılamasını sağlıyor ve gittikçe daha fazla uzaklaşıyoruz. Sözelcileri ise kocaman bir yumağın içine dolanmış kedi gibi hayal ediyorum. Kavramlar, anlamlar ve algılar düğümü içerisinde yolunu kaybedip, makas kullanma seçeneğini hiç değerlendirmiyorlar. Kesip, çözüp sonra tekrar bağlayabilirsin. Evet, eskisi gibi olmayacaktır ama işini görür. That's the mühendis kafası!!

Ben varolduğumuz dünyayı her iki kavramı da göz önünde bulundurarak algılamaya çalışırsak daha kaliteli ve huzurlu ilerleyeceğimizi düşünüyorum. Herkesin bir terapisti ve hem "sözelci" hem de "sayısalcı" bir çevresi olursa dünya sanki daha güzel bir yer olabilir. 

Bu da benim "sayısalcı" kafayla hayatı ve insanı yorumlamam, idare edin artık...

2 yorum:

  1. çoğuna katılıyorum. ama bunca mühendislik öğrenimim boyunca, özellikle öğrencilik döneminde şuna çok rastladım: "aslında sanatsal bir şeyler yapmak istiyordum, ailem bastırınca mühendis oldum." hakeza sanatsal kulüpler de bir hayli kalabalıktı. bana kalırsa mühendisin iyisi, sanattan, "sözel" mevzulardan iyi anlayan ya da bunları göz önünde bulunduranlardan çıkıyor. çünkü iş, tamamen insanın hayatını kolaylaştıran, güvene alan, aynı zamanda koşullara uygun, insana dair çözümleri üretmekten geçiyor. bu koşullara ekonomi de, psikoloji de dahil. yine sayısalcılar özelinde mühendislerin işinin çoğu ekip işi, yine "sözel" mevzulara hakimiyet gerekiyor bence. keşke eğitim hayatımızda daha fazla iletişim dersi olsaydı, keşke psikoloji dersi görseydik, daha sözel derslerimiz de olsaydı. seve seve 1 sene daha fazla okurdum gibime geliyor.
    ancak şuna da katılmıyorum: sayısalcıların illa mantıklı olması gibi bir durum yok bence. bu ne ırkçılık kene hanım!!1! dayına katılıyorum, mühendislik eğitimi biraz hayata dair sorun çözme eklentisi sağladı ama yapı olarak daha "sözelci" bir insanı temelden daha "sayısalcı", daha "analitik" yaptığına inanmıyorum. daha duygusal, daha empatik olan, ne bileyim tarih kitabını bir "how to" kitabına tercih eden bir mühendis, sırf mesleği mühendis olduğu için,
    aldığım dersler boşa gitmesin diye duygularını bastırma ihtiyacı hissetmemeli.
    sal kendini kene hanım, her şey de mantıklı olmayıversin, her şeyin de bir sebebi ve buna bağlı sonucu olmayıversin. bazı şeyleri de açıklayamayalım. arada düğüm olalım, o düğümü kesip atmak yerine biraz dik dik bakalım bir bk varmışçasına.
    öperim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Benim hangi dediğim kısımda ırkçılık var ben anlamadım :) "ancak şuna da katılmıyorum: sayısalcıların illa mantıklı olması gibi bir durum yok bence. bu ne ırkçılık kene hanım!!1! dayına katılıyorum, mühendislik eğitimi biraz hayata dair sorun çözme eklentisi sağladı ama yapı olarak daha "sözelci" bir insanı temelden daha "sayısalcı", daha "analitik" yaptığına inanmıyorum. daha duygusal, daha empatik olan, ne bileyim tarih kitabını bir "how to" kitabına tercih eden bir mühendis, sırf mesleği mühendis olduğu için,
      aldığım dersler boşa gitmesin diye duygularını bastırma ihtiyacı hissetmemeli." kısmını hiç anlamadım :) Neye karşı çıkıyorsun ve benim hangi dediğime karşı çıkıyorsun? Hayatta tabii ki her şeyin bir sebebi olmalı ve buna bağlı sonuçları olmalı. Düğüm olmamız da bir sebep sonuç ilişkisinin ürünü o düğüme karşı alacağımız tavır da, ben sadece o tavrın sayısal düşünmeye alışmış, odaklanmış insanlar ile sözel düşünmeye alışmış ve odaklanmış insanların farklı olmasının tamamen bulunduğu ortamın ve eğitimin tek tip (sayısal/sözel) olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

      Sil